MISRALARIN NOTALARIN KANADINDA BAYRAM GEZMESİ

Her ne kadar günümüzde, üzerine turizm şalı örtüp, anlamından uzaklaşsa da dini bayramlar, ulusumuzun manevî bütünlük ve beraberliğini, kardeşliğini gösteren sevinç ve mutluluk günleri… Herkes yakınlarının, sevdiklerinin ziyaretine gitmekte, armağanlar alıp vermekte, kırgınlık ve kızgınlıklarını unutmakla, yoksulları sevindirmekle yarışmakta.

Çocuklara, akrabaya cömert, sevgi ve saygıyla davranmakla, İslâm’ın temelindeki, iyiliksever ve koruyucu nitelikleri kişiliğinde canlandırmakta…  Abdürrahim Karakoç’un mısralarında olduğu gibi:

“Ana, bu bayram mı? . Aman çok ayıp
Çocukken gördüğüm bayramlar hani?
Mübarek elleri öpüp, koklayıp
Yüzüme sürdüğüm bayramlar hani?
 
Hani ya o özlem, hani ya o tad?
Ne dışım kaygusuz, ne içim rahat
Haftalar öncesi her gün, her saat
Babamdan sorduğum bayramlar hani?
 
Nur yağan geceler, gündüzler nerde?
Neşe paylaştığım öksüzler nerde?
Dost yollar, dost evler, dost yüzler nerde?
Huzura erdiğim bayramlar hani?
 
Kar çiçeğim solmuş kar yatağında
Can verir ırmağın dar yatağında
Arife gecesi yer yatağında
Üstüme serdiğim bayramlar hani?
 
Bayram demek takvimdeki yazı mı?
Bayram hasret, bayram ağrı, sızı mı?
Açıp yüreğimi, yumup gözümü
Özüne girdiğim bayramlar hani?
 
Bayram af günüdür, barış günüdür
Bayramlar rahmete giriş günüdür
Bayram, Hak menzile varış günüdür
Gönlümü verdiğim bayramlar hani?

“Hani” sorusunu birbirimize sormadan edemiyoruz.

Herkesin her dönemde yaşadığı bayramlar güzeldir. Ama nostaljinin dayanılmaz çekiciliği karşısında “O günler” edebiyatı yapmaktan geri durmuyoruz. Sanki çocuklarımız, 60 yıl sonra, beğenmediğimiz bugünü aramayacaklar, “Nerede o günler?” demeyecekler.

Törelerimizde bayram, yalnız eş dost, hısım ve akraba ziyaret günleri değil. Tebrikler yollamak, ziyafetler çekmek de bu bayramın güzelliklerinden. Bunlarla birlikte dargınların barışmaları, kinlerin unutulması, verebilen elin, alabilecek ele uzanması da törelerimizin bir parçası.

Necip Fazıl’ın şu iki dizesi de içimdeki bayram coşkusunu hüzne dönüştürüyor:

“Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var;
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var”

Bir hüzün yumağı da Cahit Sıtkı Tarancı’dan… Tarancı’nın yerine kendinizi veya yakın bir zamanda kaybettiklerinizi koyabilirsiniz.

              “Korkarım felekte bir gün
                 Bir bayram yemeğinde.
                 Anam, babam gibi kardeşlerim de,
                 En güzel dalgınlığında ömrün.
                 Beni gurbette sanıp
                 Keşke gelseydi bu bayram
                 Diyecekler.
                 Ve birdenbire yürekler,
                 Aynı acıyla yanıp
                 Hepsinin gözleri yaşaracak.
                 Öldüğümü hatırlayarak.”
       
Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı okurken, bayramların milli ve dini duygularını birlikte yaşar, o heybetli Mabet’in gölgesinde ruhumuz zaman tüneline kapılır ve uzaklara gider:

                 “Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede
                 Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de
 
                 Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
                 Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
 
                 Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
                 Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.
 
                 Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
                 Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
 
                 Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
                 Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu…
 
                 Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
                 O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
 
                 Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
                 Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
 
                 Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
                 Giriyor, birbiri ardınca, ilâhi yapıya.
 
                 Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
                 Bu saatlerde Süleymaniye târîh oluyor.
                 ……..”         

Bayramlar geliyor, bayramlar geçiyor. Günümüzde dostluğumuzu, ekmeğimizi, sımsıcak duygularla paylaşabiliyor muyuz? Acımızı, yalnızlığımızı, küskünlüğümüzü bir yana bırakıp barış ve hoşgörü içinde yaşamanın güzelliğine erebildiğimiz söylenebilir mi? Tavan arasında unutulmuş şiirlerimde mi kaldı o güzellikler?

Bayramlardır kutlu günler, / Özlemle anılır dünler, / Şimdi dargınlar küskünler / Barışmanın zamanıdır.

“Anıl bir tatlı sözünle, / Bakın hoşgörü gözünle, / Arınıp kendi özünle / Duruşmanın zamanıdır.

Yolunu uğratma sapa, / İyilikler olmaz heba, / Kardeş, bacı, ana, baba; / Sarışmanın zamanıdır.

Kulak verin bu arzuma, / Sevginiz benzesin kuma, / Çıkar ummadan topluma, / Karışmanın zamanıdır. 

Başa kakma satır satır, / İğneyi kendine batır / Kaynaşıp herkesle hatır, / Soruşmanın zamanıdır.

Kimseler çekmesin çile, / Güzellikler doğsun dile, / Sevgi ile, saygı ile / Yarışmanın zamanıdır.”

Çorum Alaca’da, Süleyman Morgülüm’den Mehmet Özçbek’in derlediği türkü de benzer şeyler söylüyor:

                “Şu mübarek günde küsmek olur mu
                 Uzat ellerini bayramlaşalım
                 Tanrı selamını kesmek olur mu
                 Uzat ellerini bayramlaşalım

                 Eller al giyinmiş gider bayrama
                 Şu gurbet ellerde girdim yaslara
                 Selam olsun sıladaki dostlara
                 Uzat ellerini bayramlaşalım

                 Morgülüm de al güllere yakışır
                 Yavrularım yollarıma bakışır
                 Bayram gelir küsülüler barışır
                 Uzat ellerini bayramlaşalım”

Milli bayramlar, yılın belli günlerinde gelmesine rağmen, dini bayramlar her yılın aynı günlerinde gelmezler. Hicrî takvim esası üzerine kurulmuş olduklarından her yıl bir önceki yıldan 10 gün önce gelirler.

Fıtır bayramı da dediğimiz Ramazan Bayramı, Arap aylarından Şevval ayının ilk üç günü…. Ramazan boyunca oruç tutanlar, oruçlarına son verirler. Ziyaretlerde şeker ikram etmek gelenek haline geldiği için fıtır bayramına şeker bayramı demişiz.

Bayram sevincini bu Azeri türkü ne güzel anlatır:

                “Bayram gelip elime elimize
                 Name düşüp dilime dilimize
 
                 Gönlüm gülür elim gülür gülür gözel civan
                 Çalar tarı çalar sazı gülür eller gülü
 
                 Her yan gül çiçeh gül çiçeh
                 Elvan gül çiçeh gül çiçeh

Bayram gibi yaşanmayan bayramları, yazarlarımız, şairlerimiz, âşıklarımız taşlamışlar. Arif Nihat Asya şöyle yazmış:

Evler var ki bayram önlerinden geçerken ayaklarının ucuna basar, başını öne eğer ve parmaklarını dudaklarına götürerek “Sus!” işareti yapar.

Öyle evler vardır ki bayram gece yatısına gelse kuru tahtada yatar. Öyle acılar vardır ki “Bugün bayram” diyen takvimler onlar için yalancıdır.

Öyle kapılar vardır ki içerden “kim o?” diye sorulduğunda bayram adını söylemeye utanır.

Öyle kimseler vardır ki el sıkmaya gelen bayram ellerini, avucunda günlerce tutsa ısıtamaz.

Öyle kapılar vardır ki bayramdır deyip tokmağına elini uzatsan elin yanar.

Öyle bayramlar olur ki tokmak, hıncını davuldan almaktadır ve biz “Bayram davulu çalınıyor” deriz. Öte yandan bayramlar vardır ki gerçekten bayramdır.

“Bayram, bayram ola, günahımız af ola” diye yakardığımız günlerin içindeyiz. Artık, çocukça bir duygunun en çok kabul gördüğü, neşenin masumiyetle büyüdüğü mutluluk günlerindeyiz. Bu günlerde gönüller, coşkuyla sevgiyle, sevinçle saygıyla buluşacak, kaynaşacak.

Bayramlar deyimlerimizde atasözlerimizde yerini almış. Kendisine söylenen sözleri anlamadığı gibi sürekli yanlış yorumda yapanlara “Ben diyorum bayram haftası, o anlar mangal tahtası” derler.  Çok gezenlere, “Bayram pabucu”na benzetirler. Atalarımız, her şeyin zamanında, gereksinim duyulduğunda değerli olacağını vurgulamak için “Bayramdan sonra kınayı başına çal” demişler.     

Bayramlar; ailece yaşadığımız, mahallece kutladığımız, toplum olarak anlayıp kavradığımız, birbirimizi gördüğümüz, andığımız, selamladığımız, kaynaştığımız, sevindiğimiz günler. 

Erzurum yöresinden Raci Alkır’dan alınan Alvarlı Muhammed Lütfî Efe’nin bir ilahisi var:

                 “Can bula cânânını
                 Bayram o bayram ola
                 Kul bula sultanını
                 Bayram o bayram ola.
 
                 Mevlâ bizi afvede
                 Gör ne güzel ıyd olur
                 Cürm ü hatalar gide
                 Bayram o bayram olur
 
                 Hüzn-ü keder def ola
                 Dilde hicap ref ola
                 Cümle günah af ola
                 Bayram o bayram ola.
 
                 Lütfi ya lütfü kerim
                 Erişe rahmü-rahim
                 Bermurad ede fehim
                 Bayram o bayram ola.

Bayram sevinci, ortak değerimiz, birlik ve beraberliğin göstergesi. Hüzünleri, dertleri paylaşarak azaltıyoruz bayramlarda. Umutlarımızı geleceğimizin inşaatına harç yapıyoruz.  Bayramlar “Ben”i, “biz” yapıyor.

Bayram, tatlanma, ikram ve lezzetlerle donanma zamanı. Sofraların sevinçle sarmaş dolaş olduğu, büyüklerin başköşede oturduğu, ellerinin öpüldüğü, saygı sevgi günleri.

Hele çocuklar… Bir mendil, bir çorap, türlü türlü şekerler ve de harçlık toplama anları. Her ne kadar çocuklar eskisi kadar bu alışkanlığı yaşayamasa da yine özlenen tablo.

Özlemin ne olduğunu gurbete düşünce sevdiklerinizden ayrı bir bayrama ulaşınca anlarsınız. Ezim ezim ezilir yüreğiniz. Türkü olur dilinizde, kan damlar yüreğinizde. Yaşlılar, mahkûmlar, hastalar, gurbette mahzunlaşanlar ve sıkıntıda olanları teselli etme günleridir bayram…

Dostluğu, sevgiyi ve geleceği… Aşımızı, ekmeğimizi, soframızı… Hüznümüzü, acımızı, yalnızlığımızı paylaştığımız; birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik ve dostluğumuzu en sıcak şekilde hissedeceğimiz bayram gibi bayramlara ulaşalım…

Bayramı kutlu, yüreği umutlu, umutları atlı, sevdaları kanatlı, mutluluğu katlı, sofraları tatlı, mekânları tahtlı, ömürleri bahtlı, yuvaları bereketli olsun diliyoruz.

Ahmet ÖZDEMİR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir