Yürüyorum. Durmaksızın yürüyorum. Zamandan bağımsız, hedefsiz, endişesiz…
Yürümek, yürürken terlemek iyi geliyor. Zira günlerdir biriktirdiğim düşüncelerim de, içimi zonklatan duygularım da bedenimle birlikte kımıl kımıl terliyor. Daha çabuk biçim alıyorlar, daha düzenli hiza kapıyorlar. Söz söze ulanıyor.
Bir başıma yürümeyi seviyorum. Bir de; harlı güneşin, bazen kaskatı ayazın veya çiseleyen yağmurun dostluğu sessizliğin melodisine karışıyor, artık değme keyfine. O vakit yalnız yürüyüşler sarhoş geceler gibi sarıyor insanı.
Buz kesilmiş ellerim, Sapına kıvrılmış buğday başağı gibi yüklü yüzüm ve alabildiğince sükût… Art arda şehrin caddelerini aşıyorum.
Cengizhan Orakçı’nın dizeleri dudağımın ucunda geziniyor.
“Bütün sesleri silkeledim başımın üstünde uzun sükût
Uzun suskunluk mevsimi kaç bahar kaç kış sayan yok”
Aklımın almadığı, zihnimin kendisinde tutamadığı ne kadar sipariş söz varsa bir bir yollarda düşürüyorum. İyi ki ceplerim delik. Hatırlıyorum, biri, şehirler pahalı ve kirli diye yazmıştı. Acaba bundan mı, biz yürüyenler mi kirletiyoruz bu devasa şehirleri?
“Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde, şu dünyanın ıssızlığı” diye iç geçiren Yaşar Kemal’in bir yandan da kuru kalabalıklarda yürüdüğünü ve bu yürüyüşlerde romanlarını oluşturduğunu hatırlıyorum.
Bülent Oran senaryo yazacağı zaman gürültülü ortamları seçermiş. Meselâ fabrikada yazarmış. O da sokakların tantanasına ve uğultusuna çıkar, mütemadiyen yürürmüş. Oralardan beslenirmiş.
Hürriyet gazetesinden Doğan Hızlan anlatmıştı. Kemal Tahir bir gün doktora gidiyor. Doktor ilaç yerine ona kahvaltıdan ve öğle yemeğinden sonra ne kadar yürüyeceğini yazan bir reçete veriyor. Kemal Tahir reçeteyi çantasına koyarken, doktor bir an, “Onu bana verir misin Kemal Abi” diyor ve reçeteyi yırtıp atıyor. “Ben bir reçete yazdığım için yerimden kalkamıyorum, sen yüzlerce sayfa roman yazıyorsun, nasıl kalkıp da yürüyeceksin” diye hayıflanıyor.
Sanıyorum, Doğan Hızlan’ın anlattığı Doktor, Kemal Tahir’in hapishane voltalarını ve o meşhur iç yürüyüşlerini unutmuş olmalıdır.
Niçe(Friedrich Nietzche) de iyi bir yürüyüşçüdür. Hatta uzun uzun yürüyüşlere çıkmak hayatının bir parçasıdır ve enerjisini harekete geçirir. Öyle ki, Gezgin ve Gölgesi adlı kitabını yürürken yazmıştır. Ona göre ayakların kulakları vardır, işitirler. “Evet, elimizle yazarız ama iyi yazmak için ayakların kulak kesmesi gerekir” der.
Fransız şair Arthur Rimband’ı ‘Rüzgâr tabanlı adam’ diye tesmiye etmişler. Hayatı boyunca yürümüş, bıkıp usanmadan, tutkuyla… Ülkeler arası dolanan bu adam kendisini tarif ederken nasıl yumuşak ve sıcak bir dil kullanır, “Sadece bir yayayım ben” der. Sarı sonbahar tonları arasında günlerce süren yürüyüşlerinde iç evini göklere taşır, yıldızların hafif hafif hışırdadığını duyar ve “Ah Tanrım ne muhteşem aşklar düşledim” diye dili çağrışır. Şairin yürüyüşü de böyle olur, dedirtir…
Yürümenin Felsefesi adlı bir çalışma var başucumda. Kolektif Kitap’tan çıkan F.Gros’un bu eserini Albina Ulutaşlı Türkçemize kazandırdı. Bir yılda hemen yedi baskı yaptı ve bendeki 2018 tarihini taşıyor. Fırsat buldukça göz atıyorum. Bazen geç saatlerde içine gömülüp gittiğim oluyor. Felsefe kitaplarına zaten düşkünüm ama bu biraz daha öteye taşıyor beni.
Kimler yok ki?
Tagore’un, o eşsiz mısralarının izleğine dökülen yalnız yürüyüşleri…
Gandi’nin, Hindistan ve Londra’daki kararlı ve korkusuz adımları… İradesini ve özdisiplinini güçlendiren ışıl ışıl yürüyüşleri…
Kant’ın hergün düzenli kat ettiği yol daha sonraları “Filozofun yolu” diye adlandırılır.
Düş gezgini Fransız Nerval, gizemli bir ezgi eşliğinde gece yürürken bir yıldızın büyüdüğünü, ayın çoğaldığını görür.
İlginçtir, Rousseau’nun çalışma odası kırlarmış. Oralara varmak için tozlu yollara düşer, düşüne düşüne yürür, tatlı kuruntuları yol arkadaşı yaparmış.
Çılgın yürüyüşler ve yollarda yıpranan hayatlar…
Ne gam, zaten hayat dediğimiz inceden ince bir yolculuk değil midir?
“Bir vakit Musa genç arkadaşına demişti ki: Dinlenmeyeceğim, tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim.” (Kehf,60)
Eh dünya işte! Benim gibi üç beş sokak arşınlamayı büyük bir marifet sayan da var, Hz. Musa gibi senelerce yürümeyi göze alan da…
Ne yapayım cürmüm bu, ben de kolumun kalktığı kadar oynarım. Küçük küçük yürüyüşlerin adamı olurum.
Ama şehir seni sana koymuyor ki… Şöyle ağız tadıyla yürünmüyor ki…
Etrafımda eskilerin ‘heyula’ diye tabir ettikleri türden birbirine sırt vermiş, birbirine kilitlenmiş apartmanlar yükseliyor. İnadına el ele yukarılara doğru bir tırmanış… Başını kaldırmayı gör, korku veriyorlar, ürkütüyorlar insanı. Dev misali üstümüze üstümüze geliyorlar. Sokakları ve caddeleri de bir tuhaf. Günde kaç kıyamet kopuyor acaba bu caddelerde? İrkiliyorum. Düşüncelerim pörsüyor.
Göklere meydan okuma modası var epeydir. Dertleri, gökyüzünü insana dar etmek, nefessiz bırakmak… İnsan unutur, Âd kavminin başına gelenleri de unutur.
Hiç boş bırakmaya kalmıyor, çok değil bir ay sonra geçtiğimiz yerleri tanıyamıyoruz. Kutu kutu yükseliyor yeni yapılar, şakulden kaçmış balkonlar, ışıltılı camlar, tabelâlar… Vıcık vıcık kibir akıyor. Sokakların bile ruhu değişiyor üç günde. Ve ne tez gözümüzü alıştırıyorlar, âdeta kanıksıyoruz, mecbur bırakılıyoruz. Hele de İstanbul’da 10-15 yıl içinde oluşturulan o kübik adalar… Estetik, imla ve vezin yoksunu azgın beton bloklar… Aynaya düşmüş bir top güneşe bakar gibi o şaşaalı adaları da kenardan seyredebiliyoruz. Zaten herkesi sokmuyorlar aralarına.
Her gün nefes aldırmadan beyinlere çakılan reklamlar, onca cila, süs ve onca çirkinlik. Ahmak süslendikçe daha çirkinleşirmiş, bilirler herhâlde ama…
Tramvaylar, otobüsler, trenler dopdolu. Kendini içeri atan meydan savaşı kazanmış edasıyla göğsünü şişiriyor. Alt geçit-üst geçitlerden, kavşaklardan, ip kadar incelmiş kaldırımlardan insan seli akıyor. Korkuyorum deniz taşacak. O reklamlar, cilalar, süsler herkesi İstanbul’a çağırıyor. İstanbul’dan kaçanlarla, İstanbul’a kaçanların hercümerci… Atalarımız ne güzel demiş; kurt bunalınca köye iner, kul bunalınca dağa çıkarmış.
Neyse, herkesin yâri kendine şirin…
Benim diyeceğim başka.
Barbar Kentler, Dost Şehirler, Mutlu Ev, Apartmana Hayır adlı kitapların yazarı mimar Semih Akşeker’le zihnim meşgul bu sıralar.
“Bir ev, bina ancak doğadan çalınarak yapılır. Her bina bir doğa yitimidir” cümlelerinin sahibi Akşeker’e bugün için artık çok uçtan konuşuyor diyebilirsiniz belki ama bakınız ‘apartman’ hakkında da şunları söylüyor:
“Batılı sanayiciler işçilerini hemen fabrika yakınlarında mutfağı ve tuvaleti ortak kullanılan çok katlı apartmanlarda oturtmalarının üretimi ucuza çıkaracağını hesap etmişler ve bu apartman tarzını başlatmışlar. Apartmanda ikamet ilk çıkışı itibariyle gayrı insani idi ve hep böyle devam etmiştir.”
İster istemez gözümüz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o muhteşem eseri “Beş Şehir”e kayıyor. Tanpınar’ın bu kitabını ta 1940’larda yazdığını düşünürsek konu daha da dikkati calip bir hâl alıyor. Diyor ki Tanpınar: “Bugünün mahallesi artık eskiden olduğu gibi her uzvu birbirine bağlı yaşayan topluluk değildir; sadece belediye teşkilâtının bir cüzü olarak mevcuttur. Zaten mahallenin yerini yavaş yavaş alt kattaki üsttekinden habersiz, ölümüne, dirimine kayıtsız, küçük bir Babil gibi her penceresinden ayrı bir radyo merkezinin nağmesi taşan apartman aldı.”
Geçmiş ola, demin dediğim gibi apartmanı topluca kanıksadık. Daha ondan kaçamayız, mülk edindik.
Fakat Mimar Semih Akşeker içimizi acıtacak başka bir şeyi daha gözümüze tutuyor, “Çağdaş Türk mimarlığı yoktur” diye hayıflanıyor. Devamında da, “Az sayıda başarılı mimari örnekleri dışarda tutarsak ülkemizde genel anlamda mimarlık da yoktur. Sadece inşaatlar vardır.”
Aldık mı başımıza yeni bir dert? Artık, düşünmeye aman vermeyen tip tip insanların geçerken omuz vurmalarına, motosikletli kuryelerin şöyle bir dokunup gazlamalarına alıştık. Yaşantımıza çoktan girdiler. Şimdi asıl beceri inşaatların arasından kaçıp kurtulabilmek.
“Cetlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu.” (Tanpınar)
Ruhsuz inşaatlar!
Yürümenin keyfi kalmadı. Yürürken düşünmeyi, gök boncuk dizer gibi söz dizmeyi ve günü anlamlandırmayı ruhsuz inşaatlara gömdük böylece.
Atina, Venedik, İstanbul gezilerini kitaplaştıran Amerikalı seyyah John Freely, 1970’lerin başında İstanbul’un, insanı kalbinden yakaladığını yazmıştı. Acaba şimdi gelip görse ne der? Şehri solumaya, doya doya ciğerlerine çekmeye nefesi yeter mi? Ne kadar ünsiyet duyabilir?
Yahya Kemal, Bebek’te bir yokuşu çıkarken yorulmuş. Bakkal dükkânı önündeki bir sandalyeye oturmuş. Yahya Kemal’i gören bakkal hemen çıkıp sormuş:
-Bir şey mi alacaksınız?
-Evet… Biraz nefes alacağım.
Ah, bari bize de sandalye kadar nefes alacak yer bıraksalar!
Derler ki, aynı Yahya Kemal, Kar Musikileri şiirini Varşova Büyükelçisi iken yazmış. Kederli bir kış gecesinde yurdundan çok uzaklarda Tamburi Cemil Bey’in hüseyni peşrevini ve sazından çıkan büyülü sesleri dinlerken hayali onu Varşova’dan alıp İstanbul’a, Kanlıca koyuna getirmiş ve Kar Musikileri şiiri böylece doğmuş.
Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu
…
Zihnim bu şehirden bu devirden çok uzakta
Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta
Birdenbire mesudum işitmek hevesiyle
Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle
Hâlâ cumbalı odaların perdelerini delip dışarılara dökülüyor mu dersiniz, eski plakların o efsunlu nağmeleri? Ya da Bekir Sıtkı Erdoğan’ın şu şiirini içli içli terennüm eden diller yaşıyor mudur?
Şu çeşme benim çeşmem, şu tas benim tasım
Şu evin içinden gelen ses, benim sesim
Her şeyde ben varım, her şeyde masum masum
Parmak uçlarıma dokunur çocukluğum.
Esasında bir soruyu en erken sormalıydık: Bugün büyük şehirlerde doğup büyüyen çocuklar, şehirleriyle ne kadar akrabalık kurabiliyorlar? Hani, günün sonunda herkes yaşadığı yere benzeyecek ya…
İskender Pala, İstanbulcunun Sandığı’nda yazmıştı: “İnsanında zarafet yoksa şehir yontulmamış bir kabalıktan öte nedir ki?”
Topluca buraya mı geldik?
Şehir mi insanı, insan mı şehri ayarttı?
Gerçi, derler ki, ne kadar susturulursa susturulsun İstanbul gene konuşur ve gene doyumsuz hazlar barındırır.
Hıncal Uluç, 6 Ekim 2019 tarihli gazetedeki köşesinde bir okuyucusunun mektubunu yayımlamıştı. Kesip saklamıştım. Bununla yazımı bağlamak istiyorum.
“Eski İspanyol haritacıların sevgilileri:
-Ne olur harita çizerken benim için de bir ada çiz, derlermiş. İspanyol haritacısı da sevgilisi için gerçekte olmayan bir ada çizermiş. Eski İspanyol haritalarında böyle sevgiliye armağan adacıklar olurmuş. Kristof Kolomb bir deniz seferinde, haritadan anlayan bir İspanyol’a gemide suların azaldığını, haritada görülen şu adacıkta içme suyu bulunup bulunmadığını sorunca İspanyol gülümsemiş.
-Efendim, o adanın var olduğunu sanmıyorum. Onu çizen haritacı sevgilisine çizmiştir, demiş de gerçek ortaya çıkmış.
Akşit Göktürk’ün ‘Edebiyatta Ada’ yapıtını okuduğumda çok gülmüştüm. Sevgilisinden haritada bir ada isteyen İspanyol kadın da o adayı armağan eden İspanyol haritacısı da ne güzel bir şey yapmışlar.
İngiliz Kralı Edward da sevdiği kadına bir ‘krallık’ armağan etmiştir de nice kadını heyecandan titretmiştir. Mrs. Simpson için krallığından vazgeçmesi zamanının ‘Leyla-Mecnun’ öyküsünü yaşatmıştır.
Çizecek haritası olmayanlar, vazgeçecek krallığı olmayanlar ne yapsın?
Bütün bunlar sembol değil mi?
Haftalardır görmediğimiz bir dosta bir kart göndermek aklımızdan bile geçmez. Aynı kentteyiz, nasıl olsa yakınız diye düşünürüz. Oysa değilizdir.
İnsan insanı kaybediyor. Ve bulamıyor. Aynı kentte olsa da, aynı semtte olsa da, aynı evde olsa da…
Bir haritaya bir ada çizip de ‘Bu senin adan’ demeyi unutuyoruz. Oysa herkesin bir adası olabilir. Denizler öyle büyük ki. Duyguları unutuyoruz. Düşünceleri, sevgiyi, sözleri, dokunuşları, davranışları, dostluğu unutuyoruz…”
Hıncal Uluç’un yazısını iyi ki saklamışım, şimdi bana da iyi geldi.
Demem o ki, gökleri delmek için demirden ve betondan kuleler dikiyoruz ama insanın içine doğru inmeyi bilmiyoruz. Üstüne püfür püfür insan kokusu sinmiş, toprak gibi nefes alıp veren mekânı ve eşyayı öteliyoruz. Yürümeyi, yürürken düşünüp akletmeyi ve Ahseni takvim üzere (en güzel biçimde) yaratılmış varlığı yazık ki ıskalıyoruz.
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
