OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK

“Ben kum tanesiyim ama
Çölün derdini taşıyorum”

(Mevlana İdris)

Ortalıkta sancılı bir kasım kokusu ki, demeyin gitsin. Hava bir açıyor, bir örtüyor yüzünü. Toplayıp koynuma doldursam diyorum sonbaharın şu birkaç parçalı güneşini. Kuş besler gibi besleyesim var onları…

Tam da güz havasına yaraşır bir gazete haberi önümde kımıl kımıl oynaşıyor: Türkiye’de 65 yaş üzeri nüfus 9 milyon 437 bine çıkmış ve yaşlı nüfusun toplam nüfustaki oranı yüzde 11’e yükselmiş. Gazete şikayetleniyor. Hele bak sen! Demek biz fazlalık olmuşuz, ihtiyaç dışı. Artık dengeyi bozuyoruz. Halbuki, biz Nazım’ın dediğince gölgeli bir bahçeye girer gibi usulca girmiştik ihtiyarlığa.

Yıllar önce bir dost mırıldanmıştı. O gün içim acısa da bir hakikatle yüzleşiyordum. Diyordu ki: “Yürüyen merdivenlerden hoşlanmayanlar, dolmakalemle yazanlar, koşmayı değil gezinmeyi yeğleyenler, klasik müziği popa tercih edenler, fotoğraflarını tab ettirenler, kuşluk vaktini sevenler… Bizim bu çağda yerimiz daralıyor git gide…”

Bu liste şimdi kim bilir ne kadar uzamıştır.

Hani yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardı… Elden ne gelir, dünyaya alıştık derken dünyanın cıscıbıldak acemisi kaldık.

Yoksa Mustafa Ruhi Şirin’in dediği mi oldu:

“Küstü toprak yeni çağda,

Yoruldu hava,

Eskidi su…”

Kızım, okusun diye verdiğim iki kitabı toparlamış gelip karşıma kuruldu. Altını çizdiği satırlar var, onları gösteriyor. Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider romanından bir cümleyi gözüme tutuyor. Yorum bekliyor.

“Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklarımızdır.”

Diğer kitap Hece Yayınlarından, Hande İkbal’in hikâyeleri. Adı yetiyor ama.

“Her Zaman Hep Geç Olacak”

Ne desem ki… Sadra şifa bir söz gelmiyor dilime. Sadece yoğun bir sığınma duygusu kaplıyor içimi. Yayımı uzaklara, çok uzaklara geriyorum.

Hadi itiraf edeyim, epeydir susuyorum. Gelmeyecek birini bekler gibi susuyorum. Bu dünyadan kovulmuş bir yalnız gibi… Susmanın, sessiz kalmanın, seçilmiş yalnızlığın keyfini çıkarıyorum belki de…

Söz Hz. İsa’ya izafe edilir, şöyle der: “İyilik üç yerde toplanır; bakmada, konuşmada, susmada…”

Susmada efendim, susmada…

Bazı kitaplar bilirim, üç beş senede bir, köşe yastığına gömülüp yeniden okunmalıdır. Meselâ Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları… Orada, Sessizliğin Şiiri başlıklı yazıda Abdülhak Şinasi, Şekspir’e de atıf yapar. Zira her ikisi de “tam sessizliğin” tatlı bir musiki makamı olduğunu düşünürler. Ne hoş, ben de eşikteyim, izin alırsam kapılarını tıklatacağı

Rilke, genç bir şaire yazmıştı, bir gün yalnız kalacaksın diyordu. O gün kalabalığın gürültüsü bitecek. O zaman gerçek sesini, iç sesini duyacaksın.

İnsanın bir adım kenara çıkıp kendi iç sesini dinlemesi… Ruhunun muhtaç olduğu sükûnete ulaşması…

“Kalb-i münib” kavramı Kur’ân’da geçiyor. Asiliği ve azgınlığı bırakan demek. Bir diğer manası da, sakin ve güzel yağan yağmur. Asude iklim…

Bu kadar takdim yeter. Nereye gideceği belli olmaz, sözün önünü tutmalıyım. Hem başka diyeceklerim var.

***

Kasımın ilk haftası. Malatya kitap fuarına gitmek üzere çantamı dizip koştum. Artık saatleri sayıyorum. Derken kapı çalındı. Davetsiz ve ağır misafir eşikte bekliyor. Evlat müjdeler gibi “kutlarım” dedi, “Nur topu gibi bir kalp krizin oldu, yeni yoldaşın…”

Vakıf Gureba hastanesinde gözümü açtım. Daracık anjiyo sedyesinde bir koyunun derisini yüzer gibi soydular beni. Muşambalarla çevrili odacıkta ve spot lambaların altında toplanan onca insanın bakışlarına çırılçıplak teslim oldum.

Bâkî’nin “Hatırından çıkmasın dünyaya üryan geldiğin” tembihini nicedir unutmuştum. Nicedir yüzüme gülen dünyanın ışıltılı rengine kanmıştım. Şimdi etsiz kemiksiz bir demirden ata binince…

Kasıktan damar yolu açtılar, sonda taktılar. Bazı işlemleri görüp takip edebiliyorum.

Doktor Cevahir Alioğlu’nun nefesi yüzüme doluyor:

-Bizim âleme hoş geldin!…

Doktoru ve yardımcılarını bir an sorgu melekleri sanıyorum.

-Bir şeye mi üzüldün?

-Yok yok, atım çok yorulmuştu, koşmaktan çatladı herhalde.

Gülüyorlar. Çizgilerin, gölge ve görüntülerin oynaştığı ekranı takip etsem de pek anlamıyorum. Sanki kalbimi ellerine geçirmişler, evirip çeviriyorlar. Korkuyorum, içindekiler etrafa saçılacak, sırlarım ifşa olacak…

Nurettin Topçu, fırsat buldukça öğrencisi Orhan Okay’a nasihat edermiş, “Aman Orhan kalbine sahip ol” diye. Bilmiyorum ki, şimdi ben kalbimi nasıl korurum bunlardan, gücüm mü yeter?

Başımdakiler endişeleniyor, telaşlanıyorlar. İşim zormuş. Sınırdaymışım…

Meğer insanda kilo döğen gölgesiymiş… Ölüm yaklaşınca gölge ansızın kaybolurmuş… Gölgemi yavaş yavaş yitirdiğimi hissediyorum. Geriye bütün varlık ve ağırlık olarak tek kalbim kalıyor. Medet ey Nazargâh-ı ilahi!

Gözlerimi yumsam da açsam da fark etmiyor, kıyısından uzun uzun trenler geçiyor. Ceylanlar koşuyor ürpererek…

Bedri Rahmi yanı başımda beliriyor:

“Karıncanın canı bir dirhem,

Filin canı bin okka,

Ama ikisinde de bir telaş, bir kıyamet

Ölüm kapıya gelince…”

İnsan fani… Dünya gelimli gidimli, bir ucu ölümlü…

“Bir bitmeyecek şevk verirken beste

Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir”

Değil mi, neyin sınırı yok ki? Her şey yolunda ve tabiatında giderken bir toz kıpırtısı, şimdi olduğu gibi incecik bir damarın anlık teklemesi…

Orhan Şaik Gökyay, ölümle arasındaki mesafenin bir ok atımı kaldığını söylemişti. Ne ok mesafesi, benimki ‘bi gıdım’ , belki daha az… Ölüm korkusu ölümden daha beter bir duyguymuş meğer.

Ölümünü cebinde taşıyanları görmüşlüğüm vardır. Kokuyu erken alanları… Göç davulunun sesini işitenleri, harıl harıl denklerini bağlayanları… Yazık ki, benim öyle bir hazırlığım olmadı.

Bizim Sucaattin Erdem, “Allah bize güzel ölüm nasip etsin” diye dua ederdi hep.

Geçtiğimiz baharda Muhsin Kızılkaya, hastalanıp yoğun bakıma alınan bir dostuna “Ortalık dağınık, toplamadan gitme” diye seslenmişti. Dışarıyı duyamıyorum, bana da seslenen var mı acaba? Bizimkiler kapıda bekleşiyorlardı. Dudaklarım kıpır kıpır, onlara mektuplar yazıyorum. Bugüne kadar hiç diyemediklerimi zarfların içine dolduruyorum. Fakat kelimelerim ne kadar hafifledi bilseniz; dilime hep köksüz, yorgun, beslenmemiş sözler akışıyor. Bir kuru yel gelse uçurur onları, mektuplarım sahiplerine ulaşmaz bile. Kimseye borcum olmadığını söyleyebilseydim bari… Ahmet Kutsi Tecer gibi vasiyet mi etseydim yoksa:

“Kapımı birkaç gün açık tut,

Eşyam bakakalsın diye arkamdan”

Ölümün gelip kapıyı çalmasının en güzel yanı insanın maskelerinden kurtulması olsa gerek. Kendi içine kıvrılıyor. Yalnız kendi gerçeğiyle, iç sesiyle, ruhunun muhtaç olduğu engin sükûnetle… Toprakla tohum nasıl baş başa kalır, öyle…

İnsanız işte, fıtrat değişmiyor, ben gene de gıpta ediyorum, keşke Gülten Akın kadar rahat olsaydım diyorum. Hayatın içini eşeleseydim. Sokağın, çarşının, pazarın adamı gibi ortalıkta çok görünseydim. Gülten Hanım bizimle şakalaşıyor herhalde:

“Bu güz öleceğim.
Bütün işlerimi bitirdim.
Derede yıkandım,
Cevize tırmandım,
Kuşları ürküttüm.”

Yok, ben rahat değilim, endişelerim var ve sorularımın ucu açık, sor sor bitmiyor.

Merak da ediyorum, acaba kendi cenaze törenime katılabilecek miyim? Şöyle bir kenardan etrafı seyretmeyi, olup biteni görmeyi nasıl istiyorum.

Nehirler özledikleri denize dökülürmüş diye bir söz var. Öyle mi olacak, yetişebilecek miyim menzile? Yoksa, yoksa İsfahan’daki Zayende ırmağı gibi denizime ulaşamadan çölün ortasında mı kaybolup gideceğim?

Anjiyo uzun sürüyor. Nerdeyse ellerimi ayaklarımı, bel fıtığımı, nefes darlığımı sedyenin üstünde unutup gidecekler. Umurlarında değil. Varsa da yoksa da kalbim. Kalbimle cebelleşmek yetiyor onlara.

Birden hatırladım, Sevginin Eşsiz Kışı kitabında İnci Aral, hastanede ölmek üzere olan bir hastayı konuşturuyordu. Biraz karşısındaki adamla, biraz kendi kendine… İnsanın faniliğini yüzüne çarpan diyaloglar… İç hesaplaşmalar, hayatı kendince anlamlandırmalar, sanatçı duyarlılıkları… Yakında öleceğini bilen ‘hasta’ dertleniyordu. Dünyayı kime bırakacaktı, bu kenti? Aradıklarını bulanlara mı, hiçbir zaman bulamayacaklara mı? Ne aradıklarını bilenlere mi, hiç bilemeyenlere mi, kime? Kentler zalimdi. Oturup kalktığı yerlerden, gezip dolaştığı yollardan, sokaklardan izi tez silinecekti. Duvarlarda kokusu kalmayacaktı, sesi boşlukta yok olacaktı. Ayak izlerinin üzerinden insanlar, arabalar geçecekti durmadan. Bütün bir geçmiş eriyip gidecek, yaşanmamışa dönecekti. Her şey boştu…

Yekindim, yerimden kalkmak istiyorum. Tutuyorlar. Kıpırdamak, kıvranmak yasak. Ama büyük itirazım var:

Hayır! İnsan başıboş olamaz. Asla ve kat’a, dünya “hiç” değil. Mesnevi’de işaret edildiği gibi, insan bir hamur teknesi boyundadır ama manâda gökyüzünden de büyüktür. Allah hayretimizi artırsın. Ruhun Dirilişi kitabında Sezai Karakoç, toprağa onca yakınken gökte nar bahçesi düzenleyen insanoğlundan söz ediyordu. Mümkün mü, İnsan nasıl tasasız, gayesiz, mesuliyetsiz olabilir? Bu dünyaya geldi, kemanını gıcırdatıp gitti öyle mi? Geriye de is kokan bir dünya bıraktı…

Hiç olmasa şu kadarını da söyleyeyim; bizler, bir yanı kırık gezenler, akıp giden zamanın bir aralığında Cahit Sıtkı’dan el almıştık:

“Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Ve neden sonra
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.”

Doktorun şenelmiş sesiyle irkildim. Bütün sorularımdan, endişelerimden, korkularımdan geri geldim bir anda.

-Hadi geçmiş olsun! İncecik damar, balonla ancak açabildik…

Demek sadağımda ok tükenmemiş, yayım hâlâ gerili. Dünyaya yeniden merhaba.

Sabah yoğun bakımda doktorlar, asistanlar, hemşireler mutat kontroldeler.

Cevahir Doktor Ardahanlı. Yöresinin, toprağının iklimini taşıyor yüzünde. Güleç, munis… Sohbeti ve latifeyi seviyor:

-Akşam anjiyoda sağ avcun sıkı sıkı yumuluydu, ne saklıyordun?

-Dinlersen anlatırım.

-Servisi bitirip geleyim.

Az sonra döndü. Muzipçe gülümsemesi hiç bitmiyor.

-Sevgili doktorum, benim tıpla, fizikle, bilgiyle başım hoştur. Ama bizimkiler gibi ben de evrenin hikâyelerden oluştuğuna kaniyim. O itibarla hikâyesiz bir topal adım bile atmam, nefes dahi alıp vermem. Şimdi size bir hikâye anlatmak istiyorum: “İpekli Mendil” hikâyesi 1934 yılında yayınlanmıştır. Sait Faik’in Bursa Erkek Lisesi’nde okurken ödev olarak yazdığı ilk hikâyedir. Olay Bursa’da geçer. 15 yaşındaki buğday tenli, turna bakışlı bir çocuğun sevgilisi vardır. Sevdiği nazlı kız ondan bir ipekli mendil ister ama parası yoktur. Hırsızlık yapmak zorundadır. Bir gece ipek fabrikasına girer. Mendili alıp kaçacağı sırada bekçiler görür. Acı acı düdükler, kovalamacalar sonunda tam yüksek duvarı aşacakken upuzun ve geniş yapraklı söğüt ağacından düşer. Herkes başına toplanır. Çocuğun ölmek üzere olduğu anlaşılır. Avcunda sıkı sıkı tuttuğu bir ipek mendil vardır…

İşte, sevgili doktorum benim de avcum gördüğünüz üzere yumulu bekliyordu akşam. Bir türlü uslanmayan ve yorulma bilmeyen hayallerim, idealim, dağ kadar kocaman sevdam o ipek mendil gibi avcumda hışırdıyordu. Onları ağyara bırakamazdım, sahibine teslim edecektim.

 
 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir