– Nasılsın?
– Memleket kadar iyiyim.
– Ya sen ağabey, sen nasılsın?
Güven Ağabeyin artık dünyalık hiçbir şeyi kalmamıştı. Belki çok şeye yahut her şeye ihtiyacı vardı. Ancak ben sadece bir teki için sorabildim. Bir şey lazım mı ağabey?
Alelacele bir tavırla ve de acıyla, virane olmuş gönlünün perdesini araladı:
“Bir an önce bana bayrak bulun, gerisi hiç önemli değil. Şuraya dikeceğim, şu çadırların en üstüne (*) ‘Tedbirde kusur eylemedim, gerçi ne çâre.’ (1) Ama yürekli ol, yürekli” dedi. “Yitirme imanını. Unutma umudun imanın kadardır. Kestiysen umudunu, demek ki sırtını O’na dönmüşsündür. Tövbe de yeniden başla.”
Güven ağabeyin yanına varırken niyetim iki kelam eyleriz, çok dinler, az konuşur dağlanmış yüreğini bir nebze de olsa soğuturum diyeydi. Hesapta hazırlıklıydım. Teselli edecek cümlelerimi cebime koyup gitmiştim. Onun tevekkülü karşısında ezildim. Kim teselliye muhtaçtı?
Selam eyledik, ayrıldık.
Yardımların toplandığı okulun bahçesine vardım. İt sürüleri süt bebelerini ağlatmasın diye her iki bacağını mayına bırakan ama kalbine hiç halel getirtmeyen Saffet yorulmuş bir masanın üstünde oturuyordu. Protez bacakları o kadar uzun saatler ayakta kalma konforu sağlamıyor olacak ki yanına, masanın üstüne yatırmıştı. (*) Saffet kardeşim sen buraya kadar nasıl geldin, kim çağırdı seni?
Kardeş dedi, Neşet Usta’yı hiç mi duymadın: “Gönülden gönüle yol gizli gizli.” Gönlün ayağa ihtiyacı mı olur! O gizli yoldan uçtum geldim. Hz. Ömer’den öğrendim “İyi dost, iyi günde çağrıldığında, kötü günde ise çağrılmadan gelendir.” Kimin uzvu eksikti?
Ar ettim. Selam eyledik, ayrıldık.
İçim dopdoluydu. Saffet’in söylediği gönül var ya işte onun gökyüzü de varsa o gökyüzünde sadece kara bulutlar vardı. Gözümün yaşını bünyede barındıracak yer arıyorum ama nafile. Kirpiğime asılı damlayı yüreğimin parmak uçlarında itinayla gezdirip duruyordum. Aman ha sakın düşmeyesin, taşmayasın diye tembihlemiştim. Kamile Ana kolumdan tuttu. Rükûya varmış iskeletine inat içindeki yiğitliği elif misali kalem gibi, dimdik ayakta, çakı desen az kalır…
“Evlat” dedi, “bu yalan dünyada bizden gayri herkesin gideceği bir Türkiye’si var. En çaresiz biziz. Çünkü bizim gidebileceğimiz bir başka Türkiye’miz yok. Asla ellerini bırakmamalıyız. Bak Lüleburgazlı Roman gençler ülkenin ta öbür uçundan çıkıp gelmiş. Gördün mü? Aslında sorusuna bir cevap aramıyordu. Noktayı bırak virgülsüz kaldığı yerden devam etti: İçlerinden biri hem elindeki battaniyeyi dağıtıyor hem de bağırıyor. ‘Biz hepimiz kardeşiz. Siz ısınmadan bize buradan gitmek haram olsun’ diye.” (*)
Eyvallah ana dedim. Tutamadım, taşıyamadım daha, ne kadar ağırmış gözyaşı, yağdım artık.
Selam eyledik, ayrıldık.
Az ötede sokağın başında, bu coğrafyaya uzak ellerden geldiği yüzünün plakasından okunan birkaç adam gördüm. Güçlerinin yettiği kadarını kardeşlik hakkındır deyip paylaşmaya gelmişler. Küçük küçük yanlarına yanaştım. Bir çocuk, belki altı belki yedi yaşında kucağını açmış hakkına düşecek olanı bekliyor. Bir iki konserve ve üç dört ekmek bıraktılar. Yok, dedi çocuk:
– Abi ekmeğe ihtiyacımız yok. Bugün yetecek kadar var. Olmayanlar alsın. (*)
Dondu kaldı hayat ya da yandı, kavruldu ve kül oldu. Uzak ellerden koşup gelen adamlardan birinin boğazındaki düğüm boyunu aştı. Çatallanan sesiyle;
– Evlat senin adın nedir?
– Asım benim adım.
– Neslin daim olsun Asım, dedi. Başını okşadı ve “Bu masumu seven elimi onun hatırı için yakma Rabbim” diye dua etti. Uzak ellerden gelen adam Asım’ın gani gönlüne bir armağan olarak kucağına bir kutu da çikolata bıraktı. Ve arkadaşına “Biz ne yapıyoruz, nasıl yetiştiriyoruz da bozuyoruz bu çocukların fıtratlarını!” dedi. Göz göze geldik.
Selam eyledik, ayrıldık.
Dumanı tepesinden çıkıyordu. Hani deyim olanı değil ciddi ciddi başında ulu dağlar misali duman tütüyordu. Bir can emaresine kavuşmak ümidiyle girdiği enkazın altından saatler sonra çıkmış, bir taşın üstünde üç yudumda su içerken yanına vardım.
– Hiç canınızı düşünmüyor musunuz? Korku nedir bilmez misiniz? dedim. Yekten cevabını verdi. Sanki bu sorunun geleceğini biliyor gibiydi. Cesaret, gözü peklik elbet vardı ama onda gördüğüm daha çok teslimiyet zırhı giymiş bir babayiğitlikti.
– Yok. Bizim canımız yok şu an da abi. Bizim canımız Türkiye. (*)
– Eyvallah kardeş, dedim.
Yerine sığmayan deli taylar, avuca alınmayan kor ateşler gibiydi. Bir an önce toprağın altına geri dönmeye çalışıyordu. İki dirhem daha soluklansın diye bu kez
– Hiç mi yorulmadınız?” dedim. Sert bir bakış bıraktı. Belki de incinmişti bu sualden.
– Bak abi ‘bütün yorgunluğumuz kendi içimize giden yolu yürüyememekten kaynaklanıyor.’ (2) Biz şimdi o yolun kapısını bulmuş gibiyiz. Yorulmaktan azade bir güçle yürüyoruz. Ne olur oyalama beni, çok işim var. Tutma kolumdan kanadımdan…
Selam eyledik, ayrıldık. O zaten çoktan gitmişti.
Dünyadaki insanlar üç kısıma ayrılır derler ve ayın hilal halindeki gibi yaşarlarmış. Hilalin bir ucunda veliler, diğer ucunda deliler ve ortasında kalan o büyük yerde diğer insanlar bulunurmuş. Hilalin uçlarından bir diğerine geçmek kolaydır. Bir çırpıda, bir uzun adımda hooop der diğerine erişirsin. Bu sebeple delilerle velileri karıştırmak, tanıyamamak, tanımlayamamak olağan durumlardır. Veli ucunda duran bir deliye, şüphesiz delidir bu diye baktığın bir veliye rast gelmemek ne mümkün. O sebeple yargılarımız bizi yanıltır derler. Böyle işte azizim.
Karşı yıkıntının üstünde bir zat oturuyor. Ne dediği anlaşılmasa da dudaklarının kıpırtısından kendisiyle sohbet ettiği belli oluyor. Belli ki aklı kendisine yeteri kadar yâr olmamış ya da işte o da hilalin bir ucundan diğerine geçmiş. Bilemedim, bilemeyiz de zaten. Selam verdim. Hakikattir ki selamımı ta kalû belâda almıştı. Göz kapakları örtülüydü. Oturdum yanına. Mürşidinden aldığı zikrin peşi sıra gider gibi, nefis dediğin serkeş at, ona gem vurmak ister gibi, riyâzet yoluna düşmüş çileye talip gibi, derdine meftun âşıklar gibi bizden gayri bir âlemin eri olarak mırıldanıyordu. Ne dediğini anlamıyordum ama tesbîh tesbîh üstüne yürüdüğü aşikârdı. Merakıma yenildim. Duymak istedim. Eğildim üstüne doğru. Sanki o seslenmiş gibi:
– Efendim, dedim. Gözlerini kocaman açtı. İçi görünecekti neredeyse. Nasıl oluyorsa etrafımı çepeçevre saran yüksek bir sesle ama asla bağırmadan:
– “Evinde ailesiyle güven içerisinde oturan kimse, Allah Teâlâ’ya ve lütfuna, denizde bir tahta parçası üzerinde olan kimseden daha az muhtaç değildir. Daha az muhtaç değildir. Daha az muhtaç değildir…” (3) Bu sözü ardı ardına söylemeye devam ederken ayağa kalktı ve benden uzaklaştı. O yürüyüp gittikçe söz daha bir yaklaşıp kalbimin duvarlarına çarpa çarpa içimi kapladı. Oturduğu taşa doğru döndüm.
Selam eyledik. Ayrıldık.
Biz sarhoş olduğumuzda henüz üzüm yaratılmamıştı. (4) Kendime geldim ki Ökten dedenin dükkânının yakınlarındayım. “Yoksa o makam da mı yıkıldı?” diye içime korka korka sordum o soruyu. Şükür korktuğum olmamıştı. Ancak eskiden etrafında ne varsa artık onlar yoktu.
– Her şey yerle yeksan olmuş. Senin dükkân nasıl ayakta?
Mushaf’tan başını kaldırdı.
– Nasip evlat, nasip, dedi usulca.
– Aklım ermiyor Ökten dede. Bana bir şey söyle ne olur? Göğsümü genişlet.
– Evlat ‘Her zorluğun sonunda bir kolaylık, her kolaylığı takip eden bir zorluk vardır. Şimdi bir zorluktan geçiyoruz. Ümit ediyoruz, niyaz ediyoruz, diliyoruz, temenni ediyoruz, nasıl söyleyeyim yalvarıyoruz ki inşallah bir büyük ve güzel kolaylık gelsin’ (5)
Yine gam yükünün kervanı geldi (6) ve güneş dağların ardına doğru çekildi. İmtihanlar coğrafyasıydı burası. Ama biliriz ki Hüzün Senesi’nin ardına düşen muştular da bizimdir.
Telefonuma bir video düştü. Azerbaycan televizyonundaki hanım spiker cümle yaralarımıza merhem olması niyazıyla gözyaşı döküp bize sesleniyordu “Gönül ister ki Türkün ayağına neyin ki taş, çıngıl bile değmesin ama geçecek, bu da geçecek.”
İçimde dua niyetine bir marş devriye atmaya başladı. Ses etmedim. Kuytularımda gezsin, ümidimin kırılmış sokak aydınlatmalarını tamir etsin, yeniden aydınlansın istedim.
“Gergin uykulardan, kör gecelerden
Bir sabah gelecek, kardan aydınlık:
Sonra düğüm düğüm bilmecelerden
Bir sabah gelecek, kardan aydınlık.” (7)
Evelallah gelecek o kardan aydınlık. Nereden mi biliyorum?
Çünkü bu ülke hiç abdestsiz emzirilmemiştir.
Mehmet Şerifoğlu
(*) 06.02.2023 tarihinde ülkemizde yaşanan deprem sonrasında yaşanan gerçeklerden alıntılanmıştır.
(1) Berdar olalı zülfüne yar fikrü hayalim eserinden
(2) Sadettin Ökten-Kemal Sayar; Âleme Bir Yâr İçin Âh Etmeye Geldik kitabından
(3) İbn Kudame
(4) İbn Farıd
(5) Sadettin Ökten- Mymecra Youtube sayfasındaki konuşmasından
(6) Derleyen: Muzaffer Sarısözen – Kaynak Kişi: Nuri Üstünses – Yöre: Sivas-Divriği
(7) Abdurrahim Karakoç
- NEŞET ERTAŞ… - 11.10.2023
- GÜNÜN YÜZÜ SESSİZCE SOLDU - 21.06.2023
- KALBİM SERSERİ MAYIN, DOKUN BANA AĞLAYACAĞIM - 07.03.2023
- BİR SABAH GELECEK KARDAN AYDINLIK - 28.02.2023
