Sanki Yusuf’u attıkları kuyunun en derin yerinden başladı da yeryüzüne erişene kadar nefesini biriktirdi ve o nefesle körük gibi şişirdi ciğerini. Âhlarını kedi mırıltısı tonunda bir sesle tesbih tanesi dizer gibi ardı ardına eriyen zamanın ipine dizdi. Kaç gün, kaç kuşak geçti gözünün önünden bir çırpıda ama sayamadı. Say desen de bilmezdi sayıları, ümmiydi. İstemsizce yüzünü göğe çevirdi. Çocukken öğrendiklerimiz acaba zihnimizin en has odasında, en müstesnâ, en mûteber makamında mı kalıyor, diye düşündü. El kadardı, namaz dualarını öğrensin diye köydeki her çocuk gibi kapısına gittiği, dizinin dibine oturduğu Fehîm Emi’den duymuştu:
Evlat sevinince toprağa, üzülünce göğe bak. Çünkü yerde tevâzu, gökte ferahlık vardır. Oysa şimdiki çocuklar tevâzu kelimesinin manasından, büyükler ise ehemmiyetinden bihaber.
Göğe bakınca yüreğinin karartısı bir ton açıldı açılmasına ama duvarı yıkılmıştı bi kez barajın, tutamadı dudaklarının arasından kayıp giden kelimeleri:
Sebep, kapın kapansın…
Efendim dede, dedi torunu. Bir an için yan yana yürüdüklerini bile unutmuştu. Ah bu zihnimiz, azıcık çaptan düştük mü işi gücü bırakıp bizimle oynuyor.
– Yok Ali’m yok. Sana değildi. Eski defterlerin tozlu sayfaları açıldı. Zembereği boşalsın diye gönlümün, anılar merdiven dayadı yüreğimin burçlarına ama nafile… Bu eski sokaklar, şu ahşap evler nasıl tutunuyorsa, salmıyorlarsa kendilerini işte ben de direneceğim, dağılıp gitmeyeceğim, dedi.
Dökülmeye meyletmiş damlacıkları iki elinin tersiyle gözlerinin altına kalın bir çizgi çeker gibi bir çırpıda çekti aldı.
Ali, dünkü çocuk, körpe yürek, ne bilsin dedesinin yürek yangınını! Onun derdi varsa yoksa ucuz plastikten olan topunun patlamasından ibaret. Ancak çocuk işte hınzır olmayı en çok o biliyor:
– Ne oldu Kasar Dayı canın mı sıkıldı, dedi.
Bu soruyla sohbet iyiden iyiye demini almış oldu. Ali buradan sonrasını adı gibi ezbere biliyordu ve belki de o bildiğini duymak istiyordu. Haylazlık baba mirasıydı. Felek gelse vermezdi.
– Seni gidi cayi puşt seni, dedi keyifle Kasar Dayı. Bu tabir dede torun arasındaki bir sır, bir muhabbet anahtarıydı. İçinde her ne kadar yaramaz kelimeler de geçse o kadarı tuzu biberiydi. Bu ikilinin geçmiş günleri değilse de zihinleri yaşıttı işte.
Kasar Dede:
– Sakın babana söyleme sana böyle dediğimi yoksa bir daha ikimizi bir başına sokağa salmaz, diye de torunu Ali’yi tembihledi.
Gülmekten öteye geçen sesleri havada çarpışınca kocaman bir kahkaha balonu patladı. O sesin aksisedâsı saklambaç oynayan çocuklar misali kimselere görünmeden ilerledi. Sokağın başında bir başına, garip halde kalmış ahşap evden içeriye usulca sokuldu. Gidip ahşap evin en kimsesiz yerinden irice bir parçayı düşürdü.
Dede torun akşam ezanına yakalanmadan, müsaadeleri son bulmadan eve varmak için hızlandılar. Yine de zamana yetişemediler. Kara gecede yol alan kara karınca bilinmezliğiyle, kendisini ele vermeden yanıbaşlarından aktı geçti.
Günün yüzü sessizce soldu, lacivert bir akşama doğru aktı gitti, vakti gelen durmuyordu, gidiyordu.
Dede, çocukluk, sokaklar, ahşap evler…
Mehmet Şerifoğlu
- NEŞET ERTAŞ… - 11.10.2023
- GÜNÜN YÜZÜ SESSİZCE SOLDU - 21.06.2023
- KALBİM SERSERİ MAYIN, DOKUN BANA AĞLAYACAĞIM - 07.03.2023
- BİR SABAH GELECEK KARDAN AYDINLIK - 28.02.2023
