KISA FİLMLER, DERİN HİKAYELER: YÖNETMEN AHMET TOĞAÇ

Sine-Aile programında, her yaştan katılımcının ilgiyle takip ettiği “Genç Yönetmenlerin Kadrajından Aile” başlıklı panelimizde, “Aç Açına” filmiyle Ahmet Toğaç’ı “Kısa Filmler, Derin Hikâyeler” bölümünde konuk ediyoruz:

Elif Türe Atam: Merhaba, sizi daha yakından tanımak ve hikâyenize ortak olmak istedik. “Aç Açına” filmi büyük bir ilgiyle izlendi. Filminizin ortaya çıkış sürecini bizlerle paylaşır mısınız?

Ahmet Toğaç: Çocuklar hakkında bir kısa film yapmak istiyordum. Aradığım hikâyeyi kendi kardeşimle olan ilişkimi düşünerek keşfetmeye başladım. Tam olarak otobiyografik olduğunu söyleyemem ama babamı kaybettiğim yıllarda hissettiğim duyguları hatırlayarak yeni bir aile kurguladım. Böylelikle hikâye genç bir kız olan Selma’nın, babasının doğum günü için annesi ve küçük kardeşiyle birlikte evde pizza yapıp ardından lunaparka gitme hayali etrafında şekillendi. Ailecek keyifle geçmesi beklenen bu doğum günü, babanın etrafta olmaması yüzünden zehir olmaya başlayacaktır.

E.T.A.: Film çekim süreçlerinde sizi en çok zorlayan faktörler neler oluyor?

A.T.: Beklediğim zorluk, oyuncu olarak çocuklarla çalışmaktı; ancak hiç de öyle olmadı. Ece Bağcı ve Ömer Gökay Şanlıer, ikisi de filmi ve beni çok iyi anladıkları için birlikte çalışmaya kolayca ikna olduk. Bu karşılıklı anlaşma tüm çalışma süreçlerimize yayıldı. Buna rağmen mekânlarımız, özellikle de lunapark, oldukça kontrolsüz alanlar olduğu için çalışma şartlarımızı kimi zaman zorlaştırdı. Bunu aşmak adına mekânın tümüne yayılmak yerine, bu büyük alanın belirli bölümlerinde çalıştık. Yani lunapark bir yandan faaliyetine devam ederken biz sınırlı alanlarda çekimlerimizi sürdürdük.

E.T.A.: Sizce hikâyenin ortaya çıkış süreci mi yoksa set süreci mi daha yorucu?

A.T: İkisinin de yorucu ve rahatlatıcı kısımları var bence. Senaryo üzerine çalışmak, bir hikâye ile baş başa kalmak demek. Bu bir yandan hayal gücüne dayanıyor gibi görünse de yazdıklarınızın prodüksiyon koşullarını düşünmenin de önemli olduğunu düşünüyorum. Set ise benim için düşüncesi bile çoğu zaman yorucu bir şey. Buna rağmen setin başladığı ilk gün kendimi rahat hissediyordum. Başta yapımcı arkadaşım Eda Türkay olmak üzere birçok ekip başı ve oyuncuyla oldukça verimli bir ön hazırlık geçirmemizin bu rahatlığa vesile olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla rahatlama ve yorulma süreçleri birbiriyle etkileşim hâlinde olan durumlar bence.

E.T.A.: Filmlerinizle uzun süredir festival süreçlerinde yer alıyorsunuz. Bu süreçlerin sizin sinema yolculuğunuza katkısı nasıl oldu?

A.T.: Elbette; Türkiye’de ve muhtemelen dünyanın birçok yerinde kısa film yapan ve yapmaya çalışanlar için festivaller, birçok olumsuzluğuna rağmen vizyon kazandıran yerler. Benim için bu film açısından en büyük katkı, Avrupa’daki çocuk ve gençlik temalı film festivallerine bizzat katılmak oldu. Başta Amsterdam, Sofya Saraybosna ve Tiflis’te olmak üzere katıldığım festivaller; hem filmin hitap ettiği genç kitleyle ne gibi karşılaşmalar yaşadığını deneyimlememe sebep oldu hem de film endüstrisinin daha önce fark etmediğim bir kısmını tematik film festivalleri vesilesiyle tanımamı sağladı.

E.T.A: Şimdiye kadar çektiğiniz filmler arasında “Aslında bu olmadı” ya da “İçime tam sinmedi” dediğiniz bir işiniz oldu mu?

A.T.: Aslında bu her zaman yaşanabilecek bir durum. İki filmim var: Kulak Misafiri ve Aç Açına. İkisinden de aldığım sonuç beni tatmin ediyor. Elbette her iki filmin hikâyesinin ilk taslağı ile son çıktısı birebir aynı değil. Süreç içinde hep bir şeyler değişti. Bu değişimler arasında filmin nihai akıbeti için çıkarmak zorunda kaldığım sahneler ya da hayal ettiğimden farklı şekilde tamamladığımız sahneler oldu. Özellikle çıkardığım sahneler aklımda hep dönüp duruyor. “Acaba onları tutup başka sahneleri çıkarsaydım filmin duygusunda ne değişirdi?” diye düşünüyorum. Yine de bir filmin içine o filme dair hayal edilen her şeyi sığdırmak pek mümkün değil; özellikle de bu bir kısa filmse. O yüzden formatın getirdiği sınırlar içinde bir ifade alanı bulabilmek daha önemli diye düşünüyorum.

E.T.A: Sizce bir filmde, hikâyeden sonra en önemli unsur nedir?

A.T.: Hikâyeyi canlandıran her unsur bence önemli; filmden filme ise bu unsurların ağırlığı değişebilir. Örneğin Kulak Misafiri’nde ses dünyası çok önemliydi, Aç Açına’da ise görsel tasarım daha ön plandaydı. Ancak bu demek değildir ki diğer unsurlara daha az odaklandık. Sinema dilini oluşturan tüm unsurlara özen gösterilmeden hazırlanan bir filmin defolarını bence seyirci hemen fark edecektir. Kurgunun ise olası aksaklıkları bir şekilde gizlemeye yarayan bir unsur olmak gibi ilave bir görev yükü de var. Bütün bu unsurlar aslında hikâyedeki duyguyu ortaya çıkarmak için kullanıldığından en nihayetinde oyunculukla ilişkileniyor. Çünkü kurmaca bir filmde tüm bu ögelerin dengesi, duyguyu ortaya çıkaracak olan oyuncuda kesişiyor.

E.T.A: “Aç Açına” filminde izleyiciye yönelik özel bir gönderme ya da alt metin var mıydı?

A.T.: Görünenin ötesinde filmin işaret ettiği birkaç konu var. Fakat bunların bir alt metin veya gönderme olduğunu düşünmüyorum. Filmin süresi ve ana odağımız nedeniyle çok ön plana çıkmayan durumları birer işaret olarak ifade ettim. Filmin, seyirciyi duygusal olarak doğrudan yönlendiren bir kurgusu olmadığı için bu işaretler farklı kişilerin dikkatini çekebiliyor. Gözlemlediğim kadarıyla kimileri kardeşlerin aileden koparak bir isyan başlattığını düşünüyor, kimileri ise hikâyeyi nostaljiyle karışık bir aile hatırası gibi yorumluyor.

E.T.A: Filminiz birçok platformda ilgiyle izlendi ve çeşitli ödüller kazandı. Son olarak Sine-Aile programında izleyicilerle buluştu. Bu filminizin, önceki çalışmalarınızdan farkı nedir?

A.T.: Evet, teşekkürler. Biz de zaten bir festivalde tanışmıştık ve ardından beni Sine-Aile programına davet ettiniz. Aslında bu bile festivallerin verimliliğinin bir kanıtı bence. Daha önce yalnızca bir filmim olduğu için de karşılaştırmak zor. Buna rağmen bence Aç Açına, seyirciyle daha kolay bağ kurdu. Bu durumu hem hikâyenin taşıdığı temalarla hem de ilk filme kıyasla seyir zevki daha yüksek bir iş ortaya çıkmış olmasıyla ilişkilendiriyorum. En basit karşılaştırmayı şöyle yapabilirim: İlk filmim Kulak Misafiri’nde bir adamı eski bir ofiste ve evinin salonunda takip ediyorduk; oysa Aç Açına’da iki küçük kardeşi bir lunaparkta izliyoruz. İzleyici dikkatinin de bu doğrultuda değişeceği açık bence.

E.T.A: Genç sinemacılara, özellikle çekim öncesi ve çekim sonrası süreçler için ne gibi tavsiyeler verirsiniz?

A.T.: Senaryo geliştirme ve hazırlık aşaması bence çok kritik. İyi çalışılmış bir filmin sette karşılaşacağı krizler oldukça azalır. Dolayısıyla her aşamayı tekrar tekrar planlamak ve üzerinden geçmek, bence hayal edilen filmin hayata geçmesi için büyük önem taşıyor. Fakat saha ve set, her zaman değişiklikleri ve yeniden düzenlemeleri mecbur kılan bir yapıdadır. Bu yüzden çekim sonrası süreçte kişi, senaryoya veya kafasındaki ilk fikre olan tüm bağlılıklarını bir kenara bırakıp elindeki malzemeye zihin açıklığıyla odaklanabilmeli. Ancak bu şekilde artistik potansiyelin ortaya çıkabileceği görüşündeyim.

ETA: Son dönemdeki çalışmalarınız nasıl gidiyor? Önümüzdeki süreçte sizi hangi projelerde göreceğiz?

A.T.: Henüz üzerinde doğrudan çalıştığım bir film yok. Ancak bazı karakterler ve temalar hakkında notlar alıyorum. Aile bunlardan biri, fakat Aç Açına’ya göre oldukça farklı. Bir kara komedi yapmak istiyorum. Bir ölümün ardından bir ailenin bağlı olduğu geleneklerle yaşadığı çelişkileri anlatmak niyetindeyim. Yine bir kısa film olacak; ne zaman hazır olur emin değilim. Yönetmenlik dışında birden fazla filmin yapım ekibinde de yer aldım. Onlar tamamlandı, en kısa sürede seyirciyle buluşacaklarını umuyorum.

Vakit ayırdığınız ve bizleri değerli çalışmalarınızla buluşturduğunuz için teşekkür ederiz. Dergimiz adına, film üretim sürecinizde ve kariyer yolculuğunuzda her şeyin gönlünüzce ilerlemesini dileriz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir