SESSİZ DEVRİM: ÇARIKTAN KARA LASTİĞE

“Kara” kelimesine genellikle olumsuz anlamlar yükleriz. Bu kelimeyle oluşan kara gün, kara bahtlı, kara toprak, kara cahil, karaçalı, kara yüz ifadeleri böyle düşünmemize etki eden terkiplerden bazıları. Bununla birlikte yine “kara” kelimesiyle oluşan fakat olumlu çağrışımlar yapan kimi terkipler de vardır: Kara gözlü, kara yağız, karadut, kara demlik gibi. Mesela “kara demlik” görünüş itibariyle simsiyah, zifir gibi bir demliktir. Lakin, zihinlerde apaydınlık görüntüler oluşturur. Bu ifadeyle arkadaşlıklar, sarsılmaz dostluklar, unutulmaz muhabbetler hatıra gelir. Kara lastik de böyledir. İçinde “kara” ibaresi vardır; lakin çağrışımı pozitif yöndedir. Özellikle bizim gibi köy hayatını tatmış olanların tatlı, hüzünlü pek çok hatırası vardır bu kara lastik ayakkabılarla ilgili.

Yaklaşık bir asırdır hayatımızda bulunan kara lastik ayakkabı; içine su çekmemesi, kolay temizlenmesi ve pratikliği sayesinde halkımız tarafından uzun yıllar boyunca tercih edilmiştir. Tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin yoğun olduğu kırsal bölgelerde, günümüzde dahi severek kullanılmaktadır. Özellikle ağaç hasadında ve zorlu arazi koşullarında üstün tutunma kabiliyeti sağlar. Ayrıca, buzlanmaya karşı etkili olması ve uygun fiyatı, onu vazgeçilmez kılmıştır. Petrol türevi olması nedeniyle sağlık açısından riskleri olsa da, sunduğu avantajlar sebebiyle kara lastik, kırsal yaşamın simgesi olmaya devam etmektedir.

Kara lastikten önce

Köylerde kara lastikten önce “çarık” denen ayakkabı giyilirmiş. Biz o günlere yetişemedik. Lakin bu çarıkların kimi evlerin duvarlarında asılı vaziyette olduğunu bizzat gördüm. Bir hatıra olarak saklandığını düşünüyorum. İyi ki saklamışlar. Şimdi bunlardan birkaç çift, İstanbul’da bulunan köy derneğimizin müzesinde sergidedir. İşlenmemiş sığır derisinden yapılan ve deliklerine geçirilen şeritle sıkıca bağlanan bu ayakkabı çeşidini dedelerimiz kendi imkânlarıyla imal edermiş. Her işte olduğu gibi bu işte de mahir olanlar bulunurmuş. Kasabalarda, şehirlerde yapılan çarıklar ise kimi işlemlerden geçirilerek daha incelikli, estetik ve dayanıklı olurmuş. Zira buralarda bu iş gelir getiren bir zanaat hâline gelmiş ve gelenekselleşmiş; zamanımızda dahi bu tarz ayakkabılar pek çok çeşidiyle ve yemeni ismiyle şehirlerde alıcı buluyor.

Çarıklı hayatı tanımayan bizler için kara lastik köylü olmanın nişanesiydi. Düğünlerde, bayramlarda giyinmek istemez; kasabaya işimiz düştüğünde bu ayakkabılarla gitmek istemezdik. İstanbul’dan gelen yaşıtlarımızın envaiçeşit gıcır gıcır ayakkabılarını görüyor, onlar gibi giyinmeye heves ediyorduk. Ne de olsa çocuğuz; o yıllarda, o yaşlarda mantıklı düşünebilme imkânı bulamıyorduk. Çevremizde olup bitenlerden ister istemez etkileniyorduk. Hâlbuki bizden önceki kuşaklara göre bu ayakkabılar büyük bir nimet, hayat koşullarının iyileşmesi yönünde adeta bir devrimdi. Hakikaten o günün imkânlarını düşündüğümüzde çarıktan kara lastiğe terfi etmek; yakın gelecekte öküzlerin yerini traktöre, biçerdövere ve patoza devretmesi gibi bir şeydi. Bu yönüyle Anadolu’da sanayi devriminin kara lastikle gerçekleştiğini söylesek sanırım abartmış sayılmayız.

Düşünebiliyor musunuz; tarlada çift sürüyorsunuz. Yoruldunuz, elinizi ayağınızı yıkayıp biraz dinlenmek istediniz. Ayaklarınız biraz nefes alsın diye çarıklarınızı kenara bırakıp başınızı yere koydunuz. Beş dakika sonra kalktığınızda bir bakmışsınız çarıklar meydanda yok, yerinde yeller esiyor. O da ne? Çarığın teki, köyde boşta dolaşan bir köpeğin ağzında! Çarığı ha bire kemirip duruyor; diğer çiftini ise çoktan yutmuş bile. Güler misiniz, ağlar mısınız?! Köpeklerin bu marifeti; kıtlık yıllarında, savaş dönemlerinde açlıktan çaresiz ve bitap düşen köylülere ilham kaynağı olmuş. Yaşlılarımız anlatır; insanlar çaresizlikten bu çarıkları öğütüp kavurarak karınlarını doyurmaya çalışmış. Çarığın doğal malzemeden yapılmış, sağlıklı bir giyecek olmasının yanında bazı dezavantajları da vardı. Kuru havalarda ayağa kalıp gibi otururdu. Lakin yağışlı havalarda yumuşadıkça yumuşar, bir müddet sonra da darmadağın olurdu. Onu tekrar derleyip toparlamak epey zaman alır, bu durum da işlerin aksamasına sebep olurdu. Tabii ki bu durum köylünün pek hoşuna gitmez, işine gelmezdi.

Kara lastiğin faziletleri saymakla bitmez

Geriye dönüp baktığımda, aradan kırk yıl geçmesine rağmen kara lastikle ilgili pek çok ayrıntı ve hatıra hayalimde canlanıyor. Kuzu ve oğlakları otlatmaya gittiğimiz yerlerde her zaman su bulunmazdı. Su ihtiyacımızı gidermek için epey yol yürümemiz gerekiyordu. Suyun bulunduğu yere ekseri nöbetleşerek gidiyorduk. Bazen de yanımıza arkadaşımızın kara lastik ayakkabılarını alır, bir güzel yıkar, dönüşte içerisine su doldurup arkadaşımıza getirirdik. Zor zamanlarda insanlar farklı çözüm yolları arayabiliyor. Bu da o günlerde susuzluğumuzu gidermek için bulduğumuz pratik yöntemlerden biriydi.

Düğünlerde bir istisna olarak damat, yani güveyinin ayakkabıları iskarpin olurdu. Onlar da sırayla dolaşırdı; yeni ayakkabı alınmaz, düğün sonunda götürülüp komşuya teslim edilirdi. Her şeyin borcu olur da pabucun olmaz mı?! Kolay kolay yırtılıp yıpranmayan bu kara lastikleri ancak alt kısımlarında yer alan yivler, çizgiler düzleşince; bazen arka kısmındaki kaynak yerlerinde yarılma olduğunda ya da ayaklarımızı sıktığında değiştirirdik. Malum, o yaşlarda sürekli gelişiyoruz. Bu ayakkabıların hafif dar olanı da geniş olanı da insanı bezdiriyordu. Ayakkabının sıkması genellikle ayaklarımızın büyümesindendi; lakin geniş olması daha ziyade büyüklerimizin tercihleriyle oluyordu. İhtiyatlı davranıp her zaman bir numara büyük ayakkabı alırlardı, ha bire ayakkabı değiştirmemek için! Bu alışkanlık bize de sirayet etmiş olmalı.

Bugün dahi herhangi bir giyim kuşam malzemesi alacağım zaman bir beden büyüğünü tercih ederim; lakin bunu yeni nesillere benimsetemedik. Zaman ve tercihler değişiyor, biz kabullenmesek de bu böyle.

Yeri gelmişken bahsetmekte yarar var: Kara lastikler birbirinin aynısı olduğu için bazı cemiyetlerde, cami çıkışlarında, özellikle cuma namazı çıkışlarında kısa süreli karışıklıklara sebep olurdu. Bunun önüne geçmek için bazı komşular lastiklerin kimi yerlerine delik açar, farklı renklerde ip bağlardı. Bu yöntem karışıklığı bir dereceye kadar çözerdi. Eskiyen lastikler ise çöpe atılmaz, arka kısmı kesilip terlik olarak kullanılırdı.

Fırat kenarına indiğimiz zaman suyun ötelerden sürükleyip getirdiği eski kara lastik ayakkabıları toplar, köye götürürdük. Bunların ökçelerinden oyuncak araba için tekerlek yapardık. Bir kiloluk zeytinyağı kutusunun etrafına dört delik deler, demir çivilerle lastikleri takar, kendimizce oyuncak traktör imal ederdik; bizim oyuncaklarımız işte bunlardı. Kendi işimizi kendimiz görürdük. Ökçelerin dışında kalan lastikler de çöpe gitmezdi. Büyüklerimiz bunları bir tarafa saklar, yeri geldiğinde conta ve benzeri malzeme olarak kullanırdı. Hiçbir işe yaramasa kışın çıra olmadığı zaman iyi bir tutuşturmalık vazifesi görüyordu bu lastik kalıntılar.

Günümüzde hala kullanılıyor

İlk zamanlarda kara lastiğin fazla çeşidi yoktu. Hatta uzun yıllar tek tip olarak üretildi. Daha sonraları hanımlar için zamanla renklileri de çıkacak olan yeni bir model geliştirildi; erkeklerinkine göre bunlar daha çekici görünüyordu. Derken şimdilerde içi astarlı olanları bile üretiliyor. 1990’lı yıllardan itibaren köylerde, kara lastiğin yanında turuncu renkli Mekap spor ayakkabılar tercih edilmeye başlandı. Lakin zorlu koşullarda yine o efsane kara lastikler görev başındadır.

1978 senesiydi. İlkokulu yaşıtlarımdan iki yıl önce bitirmiş, İstanbul’un yolunu tutmuştum. Babamın çay ocağında çırak olacaktım. Yıllardır hasretini çektiğim İstanbul’u görecek olmak tarifsiz bir heyecan veriyordu. Fakat kara lastiklerimle o büyük şehre adım atma düşüncesi bütün sevincimi gölgeliyordu. Sanki bütün İstanbullular beni ve lastiklerimi görmeye gelecekti. Köylü olmak suç muydu? Kara lastik giymek ayıp mıydı? Çaresiz, onları giydim.

Nihayet o gün geldi. Kara lastiklerimle Beyoğlu’na selam verdim. İstanbul o güne kadar nice kara lastik görmüştü; ne lastiklerimden ne de benden haberi oldu. Nasıl kurtulduğumu, onları nereye sakladığımı bile hatırlamıyorum. Şimdi, aradan geçen onca yıla rağmen; çocukluğumu sırtında geçirdiğim, üzerinde nice hayaller kurduğum ve bir daha asla kavuşamayacağım o kara lastikleri derin bir özlemle arıyorum. Bazen düşünüyorum da… Belki de en değerli şeylerimiz, kaybettiğimizde kıymetini anladığımız şeyler oluyor.

Nidayi Sevim

 

Not: İlk olarak Açıkkara Dergisi, Eylül 2019, Sayı: 19’da yayımlanmıştır.

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir