Kalbin dili olur mu? Kalp gözü diye bir kavramın kabulünde mutabık kalan şuur sahiplerinin bu hususta bir itirazı muhaldir. Elbette ki kalbin gözü de, kulağı da, dili de vardır. Can kulağı ile dinlemek tabirinden maksat, söylenilen şeye kalp ile kulak vermek değil midir?
Birbirimizle dil, kulak ve göz üzerinden iletişim kurarken beden diliyle de bunu takviye etmenin ehemmiyetini artık daha fazla fark etmeye başladık. Tabi ki, güzel ve etkili konuşma, hitabet, diksiyon kurslarının mantar gibi çoğalmasını da… Bir işe girerken mülakat esnasında ne yapılacağından tutun da daha fazla müşteriyi etkilemek için nasıl bir dil kullanılması gerektiğine kadar hemen her alanda muhatapları tesir altına alabilmenin çeşitli yolları anlatılıyor ve tecrübe aktarımında bulunuyorlar. Amerika’nın bir eyaletinde meydana gelen küçük bir hadisenin coğrafyamızdan duyulduğu ve artık küçük bir köy haline gelen dünyamızda tamamen batıdan kopya edilip ülkemizde uygulanan bu eğitim usullerinin bizim kendi öz değerlerimizle bağdaşmadığını hemen hepimiz fark ediyoruz.
Bizler kökü mazide fakat yeniliğe de açık bir neslin ferdi olarak ecdadımızdan aldığımız terbiyeyi, usulü bizden sonraki nesillere aktarmakla mükellefiz. Dil ile kulak arasında görünen iletişimin ardındaki en büyük tesirin kalp faktörüne dayandığını yeni nesil henüz tam olarak idrak edebilmiş değil. Aksi takdirde “Ağızdan çıkan söz kulağa kalpten çıkan söz kalbe kadar ulaşır” sözünün ne manaya geldiğini çok daha iyi anlamaları mümkün olabilirdi. Kalp ile dilin bağlantısını açıklayan vecizelerimiz bu sebeple mühimdir. “Kalbi doğru olanın dili de doğrudur” “Ağzı bozuk olanın kalbi de bozuktur” bu vecizelerimizi daha fazla çoğaltmak mümkündür. Konuşmak, sözlerimizi aktarmak için yüz yüze olmak şart mıdır ki? Kalem üzerinden söylenenler de kulaklara ulaşmıyor mu? Yalın bir dil ile söylemesine rağmen sözlerinin tesiri asırlar boyu devam eden Yunus Emre ne güzel buyurmuş; “Dil söyler kulak dinler, kalp söyler kâinat dinler” diye… Gerçekten de binlerce şâir gelip geçmiş olsa da çok azının sözleri nesilden nesile kalplerde yankılanmaya devam etmiştir. İster şiir, ister hikâye isterse roman olsun, yazılanlar hulûsi kalp ile yazılmışsa üzerinden asırlar geçse de söylenenler dinlenir, tesiri devam edebilir. Eğer bir hikâye, roman gözyaşlarıyla yazılmışsa o eserlerin gözyaşlarıyla okunduğuna çok kere şahit olmuşuzdur.
Ünlü ressam Picasso, İtalya’da bir lokantada otururken lokanta sahibi onu tanır ve ona bir kâğıt uzatıp kızı için bir resim çizmesini ister. Picasso, ricasını kırmaz ve hemen bir resim çizer. Resim bitince kâğıdı uzatır ve bin dolar ister. Adam, çok para istediğini söyleyerek “Ama beş dakikada çizdiniz. Bunun için bin dolar mı istiyorsunuz?” diye tepki gösterir. Picasso’nun cevabı: “Sadece beş dakika değil, kırk yıl artı beş dakika” olur. Bu kıssada vurgulamak istediğimiz; bir kişiyi etkilemek için oturma şekli, jest, mimik hareketleri, sesteki ton ve vurgulamalar tek başına yeterli olmaz, bunlar ancak beraberlik süresi içerisinde o da ancak kısmen etkili olabilir. Beden dili yanında kalbin dili de mühimdir. Beş dakikalık konuşma süresi içinde yirmi, otuz hatta kırk yıllık geçmişte aldığı hâl ile kalbin dile yansıyan tesiri belirleyici rol oynar. Eğer kişi kendi hayatında bizzat uyguladığı bir şeyi tavsiye ediyorsa, söylediğini, o anki bir boşluğu doldurmak için değil kalpten damıtılmış içten ve samimi cümle kalıplarıyla ifade ediyorsa yani kelimeler ağızdan değil kalpten geliyorsa varacağı menzil sadece kulak değil aynı zamanda kalp olacaktır.
Aslında sadece konuşurken değil bakarken, dinlerken, otururken hâsılı her tavır ve davranışta belirleyici tesir kaynağı her zaman kalp olmuştur. Vücut bir ülke ise onun sultanı kalptir. Birisine “Şimdi beni can kulağı ile dinle” derken sözümüzün bir kulaktan girip diğerinden çıkmasına mani olmak için “kalbinle dinle” mesajı veririz. “Ben yere göğe sığmam mümin kulumun kalbine sığarım” buyuran Allah, bizlere kalbimizi her daim temiz tutmamızın ehemmiyetini izah etmiş olur.
“Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk
Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan” (Şemsettin Sivâsî)
Kalbin mühim rolünü anlatmak için ayrı bir yazı kaleme almak en münasip olanıdır fakat bu konuda en azından birkaç cümle sarf etmeden geçersek herhalde bu yazı nâkıs kalacaktır. Kalp öyle bir azâdır ki sadece sözlerde, gözlerde, kulaklarda değil duruşta ve simalarda da tesir merciidir. Manevi hicretin hazzını almış ve kalbindeki değişime bizzat yaşayarak şahit olmuş Sultanü’ş Şuara Necip Fazıl Üstadımız; “her hattı tevhid kaleminden bir satır, O yüz ki göz değince Allah’ı hatırlatır” derken saf ve temiz bir kalbin yüze yansıyan tesirine bu ifadelerle dikkat çekmek istemiştir. Ecdadımızın sözlerini yeteri kadar dikkate almayanlar bilsinler ki “Yüz tanıma sisteminin yaygınlaştığı günümüz teknolojisinden ta asırlar önce, baktığı zaman ferasetle nazar eden ceddimizde yüz tanıma sistemi vardı. Kapıdan giren bir kişinin yüzüne bakıp onun kişiliği, sözünün doğruluğu hakkında o anda fikir verebilirlerdi.
“Nakş- zahir bâtının burhânıdır,
Reng-ü suret siretin unvanıdır”
Kalbin dili mevzuu sadece insanlarla konuşurken değil kulun Allah ile konuşması, O’na derdini, talebini iletmesi manasına gelen dua fiilinde de geçerlidir. Peygamber Efendimiz, hadisi şeriflerinde Allah’a dua ederken (dile yerleşmiş nakarat şeklinde değil) içten ve samimi yani kalpten gelerek dua etmelerini ümmetine tavsiye buyurmuştur. Rivayet edilir ki manevi iklimin büyüklerinden Abdülkadir Geylâni Hz. kendisini dinlemek üzere toplanmış cemaate sohbet için kürsüye çıkacağı sırada yanında durmakta olan ilmî icazetini almış oğlu “muhterem babacığım müsaade buyurursanız bugün cemaate ben vaaz edeyim” der. Abdulkadir Geylâni Hz. müsaade eder ve yerini oğluna bırakır. Oğlu, âlim olmanın verdiği özgüvenle Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şerif üzerinden misaller vererek ilmî birikimini sergilemeye başlar. Fakat cemaat içindeki hareketlilik azalırken dakikalar geçtikçe uyuklamaya başlayanların sayısı da artmaya başlamıştır. Bunu fark eden büyük veli, oğluna dönerek “müsaade eder misin biraz da ben devam edeyim” der. Oğlu hemen hürmetle kalkıp yerini kürsünün asıl sahibine bırakır. İlim deryası olan Abdulkadir Geylâni Hz. Cemaate dönerek konuşmaya başlar “Ey cemaat, dün akşam yorgun şekilde eve geldim şiddetli bir açlık içinde hanıma seslenerek “Sahanda bir yumurta yapsan da şöyle keyifle yesek” dedim. Uyuklamakta olanlar dâhil olmak üzere yerinden doğrulup pür dikkat dinlemeye başlayan cemaat merakla dinlemeye devam eder. “Hanım sağ olsun mutfağa gitti, sahanda erittiği tereyağının üzerine yumurtaları kırıp atınca birden içim cız etti” der. Tabi bunu söylemesiyle cemaat içinden çok kişi birden cezbeyle yerinden fırlar. Mübarek, gözleri şaşkınlıkla hadiseyi takip eden oğluna dönerek “Oğlum bir şey anlatırken kalpten gelerek anlat” diyerek bizim yukarıda izah etmekte aciz kaldığımız noktaya dikkat çeker.
Allah bizleri kalbi temiz, dili doğru, özü sözü bir kullarından eylesin, vesselâm…
Serdar Üstündağ
- AİLE KÜLTÜRÜ - 18.12.2023
- KAYBOLAN İLETİŞİM - 17.07.2023
- KALBİN DİLİ - 22.06.2023
