VEFA SEMTİNE UĞRAYANA BOZA VERİR GÜZEL NEŞE

İstanbul’un her hâli aşktır. İstanbullular beklentilerinin altında kar sevinci yaşamış olsalar da Allah’ın ikramı yağmur bereketinden nasipleniyorlar. Yağmur yaş dinlemeden, vefalı dostlar kol kola Vefa’da boy gösterirken, Vefa Bozacısı’nda bulurlar kendilerini. Vefa semtine uğrayana boza verir güzel neşe.

Fatih’in tarihî bölgesi olan Eminönü sınırlarında ve Şehzadebaşı ile Süleymaniye külliyeleri arasında bulunan semtin adı, Fatih döneminde burada yaşayan ve kendi adını taşıyan külliyesiyle tanınan, 15. yüzyıl sonu velilerinden Şeyh Vefa’dan gelir. Konya’da dünyaya gelen ve asıl adı Mustafa bin Ahmed olan veli, Şeyh Vefa ya da İbnü’l Vefa mahlaslarını kullanır. Tarihi Bizans’a kadar uzanan Vefa semtinin o dönem ismi Sphorakios’tur.

Yaşayan Osmanlı ruhu Vefa, Sadece sur içi anıtsal yarımada değil, tüm İstanbul’un tarihi en derinden içine çekebileceği, insana nefes olan bir semttir. İki büyük tarih alanının ortasında ahşap evleri, küçük cami ve medreseleri, sıbyan okulları, çeşmeleri, tarihî Vefa Lisesi ve bozacısı ile çok değerli otantik bir yerleşimdir. Tarihi semtten adını ala Vefa Lisesi, bir zamanlar Mütercim Mehmet Rüştü Paşa’nın konağı idi. 19. yüzyılda birkaç kez sadrazamlık görevinde bulunmuştu.

Semtin simgesi olmuş Tarihi Vefa Bozacısının kuruluşu 1870 yılına dayanır. Arnavutluk Prizren’den 1876 yılında İstanbul’a yerleşen Hacı Sadık Bey, o yıllarda bozanın sulu kıvamlı, esmer, ekşi lezzetli hâli ile şehir halkından iki yüze yakın esnaf tarafından yapılıp satıldığını görür. Farklı bir yöntemle koyu kıvamlı, açık sarı renkli, çok hafif ekşimsi lezzeti yakalayıp bugünkü boza markasına imza atar. Evinin altında kendi imkânları ile ürettiği bozasını, altı yıl boyunca kış gecelerinde, saray ve çevresinde omzunda taşıdığı bakır güğümü ile dolaşarak tanıtır. Zamanla her köşe başında sabırsızlıkla beklenmeye başlayan Hacı Sadık Bey bu durumdan cesaret bulup, 1876 Eylül ayında “Vefa Bozacısı” olarak, boza ürününün dünyadaki ilk resmi ticarethanesini açar. İstanbul’un lezzetleri olarak yerini korumaya devam eden boza turistler tarafından büyük ilgi görmekle beraber dünyaya da açılmıştır. 1922 yılında kurulan Tarihi Vefa Leblebicisi’nden sıcacık az kavrulmuş leblebileri alıp bozacıya geçmek usuldendir. Tarçın, sıcak leblebi kokusu birbirine karışırken günümüz dünyasında kardeşliği, komşuluğu yaşatan, birbirinden ayrı düşünülemeyen leblebici ve bozacı dükkânlarının varlığı da müstesnadır.

Ziya Osman Saba, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi eserinde, “Şu satıcılar avaz avaz bağırarak, şu sattıklarımızdan da alın, daha çok mesut olun, demek istiyorlar. Hele şu köşede, ta Vefa’dan getirilmiş boza şişeleri. Bu, yemekten birkaç saat sonra bir babanın, ailesi efradına, üzerine tarçın ekerek, leblebiler koyarak yudum yudum tattıracağı bir nevi şahsına münhasır saadet değil de nedir?” sözleri ile aile saadetinin tanımını yapıyor. Vefa’yı ziyaret eden insanlar birbirlerini tanımasalar dahi yüzlerdeki tebessüm, tatlı iletişimler ile mahalle neşesini yaşarlar âdeta.

Sonbaharda özellikle de soğuk kış gecelerinde gönülleri ısıtan bir ses gelirmiş sokaktan “Bozaaaaa, Bozaaaa”; Fatih’in bazı mahallelerinde geçtiğimiz birkaç yıla kadar bozacıların sesleri gönülleri ısıtmaya devam ederdi, yeniden hayat bulması dileğimizdir.

Kadim İstanbul’da Sokak satıcılarının manileri, tekerlemeleri ayrı bir sanattı. Bozacı Hacı Zeynel’in bozası ve söylediği manzumelerin meşhur olduğu rivayeti vardır:
Ustam yapar ben satarım
Satmadan evvel tadarım
Satarsam artık yatarım
Sübye gibi koyu bozam

Hülya GÜNAY

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir