Bize sefer görünüyor. Zaten biz gitmesek bile; bu şehir çoğumuzu, yaşamayı bilmeyenleri safra gibi dışarı atacak. Yakındır, bugün yarın uzun yola çıkmamıza hüküm kurulur.
Evde oturamıyorum. Günün ilk ışıkları beni dışarı çağırıyor. Ama hâlâ bizim sokaktayım. Bir iki kişiyle göz göze geldiğimi hatırlıyorum. Ayaküzeri bir merhabalaşma. Tedirgin bakışlar, bir gidip bir duran çekingenlikler. Hep ayaküzeri… Ne düne dair bir iz, ne yarına dönük bir temenni…
Modern insanı, “O, öncesiz ve sonrasızdır” diye tarif edenler haklı çıktılar.
Mavi renk arıyorum. Dirliksiz gönlümü başka nerede avutayım, gözüm havada. Ne zaman içim daralsa maviye koşarım zaten. Maviyi koklamak insana iyi geliyor, bunu şairlerden öğrendim.
Bir haftadır içimde bir kırlangıç fırtınası
Siyahın biri konup biri kalkıyor
Şişli’den ta Rami’ye kadar
Her sokağın bir kanat çırpışı var.
Can Yücel’in dizelerini ağır aksak mırıldanarak yüksek yüksek apartmanların önünden geçiyorum. Küçük bir delikten olsun gözüm güneşi yakalayamıyor, o kadar uzağa kaçmış. Bastığım yerde toprağın kokusu ve yumuşaklığı yok. Bu gidişle toprağa hasret öleceğiz. İyi ki kabirler var.
Çok olmadı, bir Fransız entelektüeli “Gökdelenler gökten önce yeri deliyor” diye feryat etti ama biz aldırmadık, dönüp işimize baktık.
Tekdüze evler, koyun koyuna… Hiç mi mahremiyet olmaz? Her yer bir yere benzesin diye bütün balkonlar ve köşeler rendeyle sıyrılmış gibi.
Yeni yetişen yazarlarımızdan biri, hadi ismini de vereyim, Zeynep Merdan, Muhit Kitap’tan çıkan ilk eserinde sokaktaki insanın şahsiyetinin köreldiğini, özgüveninin kalmadığını anlatıyordu. Ya da öyle anlamak benim işime geldi. “Hiç kimse olmamak için herkesleşiyoruz, kimse kendine benzemiyor” diye yazdı.
İşte tam da öyle; hikâyeleri birbirine bağlanamayan yüzlerce ev iç içe. Sinir uçları paslanmış, dikiş yerleri patlamış mahalleler… İnsana dokunan, insanın içini seğirten bir kültürel hafıza yok. Şu taşsız topraksız, ağaçsız yapraksız sokakta hangi duvarın gölgesine ilişip düş kurabilir veya geçmişe tatlı yolculuklar yapabilirsiniz? Hangi eşikte huzurlu bir nefes alabilirsiniz?
Arif Nihat Asya önüme çıkıyor, bütün o sarıp sarmalayan yordamıyla içimi kuşatıyor.
Ay uyudu, yıldızlar uzakta
Kaldık şu kara toprakta
Lambamızın isine,
Ne tatlı şeydi gökyüzü
Biz de kara ekmeğimizi banardık
Mavisine.
Pembesini vermezse şafak
Âşık ne yakıştıracak
Sevgilisine.
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılığın çıkardığı ‘Cogito’ dergisinin 98. Sayısı(2020), “Hasta Bir Dünyada Yaşlanmak” kapak başlığıyla okuyucusunu karşıladı.
Ne ilginç ve ne sarsıcı… Acaba kaç kişinin dikkatini çekti? Hasta bir dünyada yaşlanmak sözü yeterince içimizi acıttı mı? İmar etmek için geldiğimiz dünyayı hasta edip gidiyoruz, öyle mi?
Kemal Tahir, bizim yorgunluğumuz bedenimizde değil, ruhumuzda diyordu.
Ruhumuz bu şehirde çok yoruldu, yıprandı. Çok cılızlaştı. Ne yazık; evlerimize, sokaklarımıza, gün be gün şehirlerimize benziyoruz.
Neyse, bu bir iki cümle kâfi… Tek söz yeter dizginlemeye kulağı olanı. Hacı Bayram meşrepli olsaydım, “Kastım budur şehre varam/ feryad ü figan koparam” derdim ama çarşı karışır. Ya birinin pişmiş aşını devirirsem n’eme lazım. Şirazlı Sadi gibi edesim var, bunca hâl gözetmez arasında bari kendi hâlimde kalayım.
Bilmiyorum, nereye gitsem? Üç beş sokağı yürüyüp geçtim ama kararsızım. Yirmi milyonluk şehirde kimin kapısını tıklatsam? Aklıma bir isim düşmüyor.
Eyvah! Gitgide konuşacak insan kalmıyor etrafımızda. Biz de mi yetim-i akran olduk yoksa?
Kafa vuruşturacak birileri lazım halbuki… Sofradaki ekmek kadar, tuz kadar muhtacız onlara. Onlar ki; bayat sözleri sürgüne göndermiş olsun, yârı ağyarı kendi mevkiine oturtmuş olsun, gönlünün oluğu tıkanmamış olsun…
Şairin biri şikâyetlenmişti, ne zaman bir dosta gitsem evde yoklar, diye. Sevgili dostlar, hiç olmasa şu munisleşen akşamüstlerinde ararsak sizi bulalım, ne olur… Muhteşem yalnızlığınıza bizi de katın…
Derken, kendimi Galatasaray’da Tünel’in başında guguk kuşu gibi etrafı gözetlerken buluyorum. Gidecek yeri olmayan, işsiz, telaşsız, öyle endişesiz… Bırakmazlar, burada uzun boylu kalamazsınız. İnsan seli sizi İstiklal Caddesi’ne, oradan Taksim’e kadar dal kırığı gibi sürükler.
Yürüyorum. Ayağımın altındaki nasırlara aldırmadan yürüyorum. Vefalı bir Yozgat türküsü eşlik ediyor bozgunuma:
Karaçalı bana aman vermiyor
Yürüyorum dikenlerin üstünde
Beni buraya ne çekti biliyorum. Bir kitap… Oktay Akbal’ın İnsan Bir Ormandır adlı romanı. Akbal, Suçumuz İnsan Olmak, Önce Ekmekler Bozuldu gibi eserlerin de yazarı. Sözünü ettiğim romanı Kasım 1988’de okumuşum, öyle bir kayıt var çünkü. Kitaplarımın arasında dolanırken yeniden elime geldi. Zamanında, o günün anlayışıyla bazı ifadelerin altını çizmişim, derkenara notlar düşmüşüm. Her ne kadar satır altlarını çizmek, insanın yarasını başkalarına göstermesidir deseler de kendimi tutamam ille çizer dururum.
Bir kez daha dalıyorum satır aralarına. Ama ilk paragrafta, “Bu kent hiç uyumaz mı?” sorusuyla beni içine çekiyor kitap.
“Altmış beşinden sonra bir başka kişi olur insan. Yalnızlığını bir giysi gibi bürünür.”
“İlle de bir başkası gerek bana. Kendi dışımdan biri…”
“Kapıldım Beyoğlu’nun akışına, Tünel’e doğru. Kalabalık içinde iyiyim. İten, kakan, seslenen. Yaşamak bu, anıları kaçırtan, kovalayan bu hercümerç, bu kargaşa. Sanki ben olmayıp da bir başkası olsam daha mı iyi! İşte yüzlerce, binlerce kişi, hepsi “başkaları”. Nice romanlar saklı onlarda. Yazılmayacak türden. Hiçbiri düşünmeyecek bir romanı adım adım yaşadıklarını. Sonra giderler ucuz romanlar okurlar. Ağlarlar filmleri seyredip. Yaşamı kendi dışlarında ararlar. Sevinirler, acı duyarlar. Hep başkalarında kendi hayallerini arayarak. Oysa acılar da, mutluluklar da kendilerindedir. Bu anılarını doyasıya yaşayamazlar yaşayamayız. Ya geçmişte bir şey vardır kalmış, unutulmuş, ya gelecekte beklenen bir şey vardır özlenen. Bir dizeyi hatırladım: “Bir sürü ben’ler koyuyorum boşluğa.” Her kişinin ben’leri kalıyor ardısıra. Şu caddelerde ne çok eski ben’ler var!..”
Cümleler, paragraflar, tiplemeler, tahliller uzayıp gidiyor sayfalar boyunca, hangi birini buraya alayım…
Şimdi bakıyorum, değişen bir şey yok. Uzaktan gözetleyerek kalın çizgilerle anlatınca herşey gene eskisi gibi birbirine benziyor. Bugün dünü andırıyor.
Caddelere akan bitimsiz kalabalıklar arasına saklanan, perdelenen insan manzaraları hep aynı.
Çok yaşamadan çok eskimiş nice insan fotoğrafları…
Gidip hangisinin kapısını aralasam göreceğim ki; yalnızlıkları yürüdükleri caddelerden daha kalabalık. “Bu dünyada tek başıma kalmışım” duygusu hepsinde de en başat duygu ve sahiplerini hiç terketmiyor. Başları eğik. Dünya onları incitmiş besbelli.
Umut dürtmeden yürek silkinmez derler. Şimdi kim bilir kaç bin umut donmuştur, kalabalığa sığınarak yüzünü gizleyen içi dışına uymaz kaç insan dolanıyordur şu caddelerde?
İnsan selinden gözlerimi alamıyorum. Akışın içinde eriyorum sanki.
Uzak yakın yerlerden koşup koşup gelmişler. Bu şehrin büyülü caddelerine doluşarak üç vakitte mutlu ve varlıklı günlere kavuşacaklarını ummuşlar. Ama gurbetin loş sokaklarında kısılıp kalmışlar yanık türküleriyle. Bilmiyorlardı herhalde, “insan taşınırken alın yazısını da yanına alır”mış…
Bu soluğu kesik kaldırımlarda yan yana adım atan ne çok insan var. Ama her birinin derdi, hayali, arzusu ayrı ayrı. Kafalarının arasındaki mesafeler kim bilir ne kadar uzak…
Eskiden saatlerini denk getirir sinemadan çıkanları karşılardım. Birer ikişer karanlığa alışmış gözlerini kırpıştıra kırpıştıra kendilerini dışarı atan yüzlerini seyrederdim. Her yüzün çizgileri başka olurdu; her yüzün çizgilerine dolan duyguların da başka başka kabardığı gibi. Mesela Cüneyt Arkın’ın filminden çıkanlar yeleli aslan kesilirlerdi âdeta.
Yusuf Atılgan da Aylak Adam’da benzeri bir dekor çizer. Der ki; sinemadan çıkmış insan iki özellikle donanarak çıkmıştır. Kendisi ile barışıktır ve önemli adamdır. Ama bu beş dakika sürer. Çünkü sokak sinemadan çıkmayanlarla doludur.
Artık sinema da kalmadı ki, insanı içiyle barıştırsın, kendi önemini hatırlatsın, hikâyelerin izine düşürsün…
Bir anda bir şehir dolusu yüz karşı karşıya geliyor ama beş dakika sonra kimse kimseyi hatırlamayacak. Bu kadar yabanilik birikiyor. Dostluk bekleyen yok da tanışıklık bile kurulamıyor. Yunus’un “gelin tanış olalım” dediği muhabbet şalı kim bilir hangi çalıya takılıp kalmış.
Rabbimiz, merâric sûresinde, “O gün (kıyamet) dost dostu tanımaz olur” diye bizi uyarıyor.
Acaba diyorum, dünyada mahşerin provasını mı yapıyoruz?
Kalabalık beni eski Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki İnsan Yayınları’na kadar sürükleyip getirdi. Hiçbir kaba sığmayan yalnızlığım, onca yorgunluk ve bezginliğim çocuk kundağı gibi kucağımda…
Yayınevinin vitrinine çakılıp kaldım. Aslında uzaklaşmak, kurtulmak istiyorum oradan. Kitap fiyatları cep yakıyor artık. Kendime söz veriyorum, hiçbir kitaba müşteri olmayacağım bugün.
Usul usul biri yanaşıyor. Dilenci değil, seziyorum. Yakama yapışmadı ama neredeyse ağzımın içine girecek. Zor işiteceğim kadar fısıltılar salıyor kulağıma. Hay Allah! Nasıl düşünmedim, n’eder eder bulurlar beni.
Sanırım Kafka’dan ilham almış:
– De hele bakayım! Son günde de ilk günkü gibi bekleyecek gücün var mı?
Sustum. Hangi sözü kurmaya çalışsam biliyorum ki dilimin takati yetmeyecek. Aptal aptal bakıyorum. Kırçıllaşmış sakalları yüzünü perdelese bile gözlerinde meydan savaşı var.
Gözleri, en çok gözleri konuşur bunların. Ben bunları ilkten gözlerinden tanırım.
– Bilmez misin; bütün bacalar birbirine benzer de, her baca kendi dumanında tüter.
Eh, burayı biraz anladım. Başımla tasdik ediyorum. Gülümsüyorum keskin gözlerinin içine doğru. Sesim gözlerine doluyor:
– Dost adam! Sana yakın yerdendir Karacaoğlan, ömrümün yarısı talana gitti demişti ya, öyle oldu, benden de geriye bu kadarı kaldı işte!
Dudakları aralandı:
– Hatırladın mı? O büyük şair, böyle bir caddenin çatalında insan yığınlarını karşılamıştı. Kollarını makas gibi iki yana açmış ve haykırmıştı: “Durun kalabalıklar! Bu cadde çıkmaz sokak.” Sen de ömründen geriye kalanı az sanma. Çıkmaz sokaklar da heder olduğun yeter! Kitap vitrinlerinin önünde at gibi ayakta uyumaktan kurtul. Hadi durma; “İyiliğin ve güzelliğin vatanına hicret eyle, nefsinden sefer et, hakikati kendine yurt bil. Ilık duygular eğleşsin yüreğinde artık.”
Baktım yanımda yöremde kimse kalmamış. Korktum. İçim üşüdü birden. Uzak gölgeler gibi titreşen kalabalığı arkama atıp kaçtım. Kendi ayak seslerimden bile kurtulmam lazım.
Cevap bulamadığım sorular art arda koşup geliyorlar, gök boncuklar gibi zihnime diziliyorlar. Gözüm seğiriyor, Şadi Oğuzhan beni mi anıyor ne?
“Kim bilir kaç yangından çıkagelmişken/ Çıkamazsın gün olur, tek bir sorudan”
Az ötede Ötüken Neşriyat var, oraya gideceğim. Bizim Göktürk Ömer Çakır’ı bulur, biraz dünyalık konuşuruz. Durulurum belki.
Oraya benden evvel gelmişler, olup biteni anlatmışlar. Demek ki… Yoksa nasıl olur? Baksanıza; Göktürk Ömer, Kazancakis’in Günaha Son Çağrı’daki ifadeleriyle beni karşılıyor:
– Bu insanlar yiyor, içiyor, gülüyor ve bütün dünyanın kendilerine ait olduğunu sanıyorlar…
Göktürk Ömer istim üstünde. Kime, kimlere içerlemiş bilmiyorum ama bütün hıncını benden çıkaracak:
– Şu caddelerin kalabalığına yaklaş, insan kümelerini bir bir yokla! Düşünce sancısı çeken, fikir öfkesi taşıyan kaç kişi bulacaksın? Sanki serada üretilmişler. Sentetik eşyalar gibiler. Çoğunun da içi geçik. Kuşkulu, kararsız gönüller. Bunların yüreklerindeki aşk ateşi ne zaman harlayacak acaba?
Yalnız kalmanın hafifliğine alışmış birine bazen herkes, her söz ağır gelir.
Yalnızlığıma geri dönerken yolda zihnim epey gerilere gitti.
Meslekten bir arkadaşımız vardı, İç Anadolu’dan. Ortaokulu bitirdiği yıl ailesi, pazılarının şişmesine, hayallerinin serpilmesine izin vermeyip tutup evlendirmişler. Bu adam yaşamayı nasıl söker, zoru nasıl kolaylaştırır kimin umurunda; bozkırın ortasında “hadi hayat kur” demişler. Sıkleti kaldıramamış, başaramamış, iki senede boşanmış. Oldu olacak, bakmış ki korkularıyla baş edemiyor kaçıp İstanbul’a gelmiş. O günün şartlarında devletin kanatlarına tutunup kalmış.
Bizden kıdemliydi. Ucundan ucundan emekliliğe hazırlanıyordu. Dar omuzlu, ufak tefek, küskün değil ama suskun bir adam, kendi hâlinde… Kadrajını çok açmaz, iyiye kötüye ilişmez, dünyaya ortadan bakardı. Razı görünüyordu hayattan, biriktirdiklerini az çok bir kenara istiflemişti bile. Hani kimileri için söylerler ya, “öldüğünü duymadık, zaten yaşadığını da duymazdık”, öyle bir tip işte.
Bir gün ateş böceği gibi yana söne çıkageldi. Gözlerini sürmelemiş zannettik. Anlında yayla esintileri, seyrek saçları çalı gibi dikelmiş, dudakları yayılıp yayılıp gidiyor.
Üç günde bir insanın kelimeleri değişir mi? sesindeki tınılar, hiçbir yere konmayan bakışları, parmaklarının kıvraklığı…
Yemesi içmesi de mi farklılaştı acaba? Oturup kalkmasına sinen bu ferahlık, çizgili kravatındaki mat renklerin kaçıp kurtulması neyin işareti?
Aman Allah’ım, pür heyecan… Sıska vücudunu sabah yeli kökünden söküp götürecek diye korktuk.
– Yahu ne oluyor, dememize fırsat vermedi.
– Bedenim hangi delik olsa giriyor ama aklımı evlere avlulara sığdıramıyorum. Yetmiyor anam babam yetmiyor; Özdemir Asaf’ın dediğince bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar yetmiyor. Sakın kınamayın! Hele bir sevdalanın, ince ince nakışlanın da görün; dağlar nasıl ufalanıyormuş, denizler nasıl alev alıyormuş… İçim içime sığmıyor desem yetmez anam babam, asıl ben dünyaya sığmıyorum.
Saf saf sormuştum:
– Kime sevdalandın böyle?
– Kime olduğunun önemi var mı? Bana bir hâl ettiler anam babam, bir hâl ettiler, içimdeki çocuğu uyandırdılar. Kalabalıklardan dışarı taştım.
Anlayana aşk olsun.
Fethi Gemuhluoğlu ağabey, elli sene önce “Çocuklaşma Sanatı” diye bir tabir kullanmıştı. Manasını sökebilmiş miydik, o sözü yerli yerine oturtabilmiş miydik, sanmıyorum…
Fransız heykeltıraş Rodin’e, bunca güzel heykeli nasıl yapabildiği sorulmuştu. O da, “benim yaptığım sadece fazlalarını almak oluyor” diye cevaplamıştı.
Yaşarken, ömrümüzü vura çala tüketirken her gün kendimize sevimsiz bir parça ekliyoruz. Fazlalaşıyoruz. Ağırlaşıyoruz. Hatta kirleniyoruz. Çocuklaşmak, masumiyet kazanmak bu fazlalıkları atmak olsa gerek.
O itibarla bir bilge, “kendini yontmayı unutma” diye tembihler.
İnsan kendini yontmayı bıraktığı an çirkinleşmeye başlıyor çünkü. Kim ne derse desin, eteğini toplamak ve adımlarını küçültmek yakışıyor insana.
Bari şu kadarını olsun söyleyeyim, yoksa çatlarım. İşte, durup dururken çiti atlayıp öteye geçen o bozkırlı meslektaşımız var ya, bir zaman aramızda “delirdi” muamelesi gördü. Sen misin silkinen, içindeki çocuğu dürtüp uyandıran, kalabalığı terk eden… Hakikatin diriltici sesi kulağına bir kere değdi ya, al sana toplumun biçtiği gömlek…
Olsun. Varsın deliliğe yorsunlar.
Maksim Gorki’nin “Ana” romanını hatırlarım. 1800’lerin sonundaki Rusya’nın panoramasını yansıtır Gorki. İdeolojik asabiyetini bir tarafa koyarsak, her gün üç posta koca dayağı yiyen ve fakirlik kamburuyla omuzları çöken bir ananın dramıdır roman. O ‘ana’ ki, siyasi eylemlerinden dolayı hapse giren oğlunu korumak saikiyle kendini tehlikelere atmaktan çekinmez. Üzerinde ne bezginlik kalır ne sünepelik. İster istemez içine düştüğü olayları tam olarak anlamlandıramasa bile bir tat bulaşır damağına ve sonra dünyalara meydan okuyacak kadar diklenir omuzları.
Dertlenmek, sevdalanmak, en içlerden ses duymak böyle bir şey işte…
Nasıl demişti ol kişi; dahi devran olanların, seyran olanların, hayran olanların gönlüne kurban…
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
