ÖLÜRSEM FELEKTEN KİM ALIR ÖCÜM?

4 Mart 2008

ESKADER (Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği)’i yeni kurmuştuk. Mehmet Nuri Yardım, Bestami Yazgan, Yusuf Dursun, Muhterem Yüceyılmaz, Nidayi Sevim, Olcay Yazıcı, Sadettin Kaplan, sık sık bir araya geliyorduk. Hayallerimiz vardı, umutlarımız, hayata ve sanata dair diyeceklerimiz… Uzaktaki yakındaki dostlarımız bıkmadan sohbetlerimize iştirak ediyor, âdeta etrafımızı kuşatıyorlardı. Çemberin çapı büyüyordu.

Mustafa Kutlu’nun yanına gitmiştim. “Eskader’i niye kurdunuz?” diye sordu.
Ne desem? İddialı ve beylik söz edesim gelmedi.

– Selâmı çoğaltmak için, dedim.

– Bu yeter! diye sevinçle ünledi. Başka söze gerek yok, bu yeter!

Selâmı çoğaltmak demek dostluğu çoğaltmaktı. Mânayı ve tefekkürü büyütmekti. İnsanımızın gönlüne Sıdkı bütün sarılabilmekti. Nitekim gün gün arttık. Her faaliyet sonrakinin adresini verdi. Her bakış bir diğer bakışa şerâre attı. Sözler sohbetler her dem tazelendi. Gönüller köpürdü.

O günlerde Gürbüz Azak büyüğümüz, bizim bu azim ve gayretimizi görünce: “Aman ha! Araya boşluk düşürmeyin, iyi işleri tatile çıkarmayın!” diye tembihledi. “Peki,” dedik. Böylece ne yaz bildik ne kış, ne gündüz ne gece; yüzlerce sanat ve kültür çalışmalarına imza attık birlikte.

Saadettin Kaplan ağabeyin evi uzaktaydı, Gebze’nin bir köyünde. Ama alışkanlık edinmişti, her perşembe koşa koşa gelirdi. Asker emeklisiydi. Sportmendi, güçlüydü. Sanki kaslarının gücü şiirine ve nüktesine yansıyordu. Kültür sanat mahfillerinde ayırım yapmadan toplantılara katılır, kelimeleri dans ettirir, söze söz katardı.

Eskader’in kapısından içeri soyadına yakışan atılganlıkla girerdi. Yelelerini kabartınca oturduğu yeri doldururdu. Üstüme üstüme gelirdi; gazaplı, hışımlı ama şairce. Kimlere içerlenirdi bilemezdim, öfkesi diline sığmazdı. Bir yanı baş kaldırırken, bir yanı sükûn, mahviyetkâr… Sanırdım ki, bir kerede önüme döksün diye hafta boyu sabırla ve inatla söz biriktiriyor. Nazını hoş tutardım. Asla kırılmayacağımı bilirdi. Ah o sezgileri… Çayının yanına kuru üzüm isterdi, ya da pudra şekerine belenmiş bir tanecik Hacı Bekir Lokumu. Bunlara ‘sohbet aşı’ derdi. Bir hüzzam, bir nihavend şarkıyla (nota ve fonetik bilgisi vardı) ücretini peşin öderdi. Şenlikli dilinden dökülen fikralar, şiirler; Nabi’den, Fuzulî’den, Ziya Paşa’dan beyitler hep ücret kabilindendi. Sonra benim gönlüm hoş olsun diye Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu koçaklamalarından bir kaç tane birden…

Bâbıâli toplantılarının birinde kendisini eleştirdim. Yumuşak yumuşak dokundum. Oradakiler şaştılar, onun kılı kıpırdamadı. Toplantı bitince yanıma geldi, “işte tenkit böyle yapılır, edebî edep budur” dedi. Bir kere de, İBB’nin salonunda adına saygı gecesi düzenlenmişti, şiirinin üstün ve sahih şiir olduğunu ifade etmiştim. Bu elbette rüşveti kelam değildi, inandığımı söylemiştim. Kendisi için değil de sanatına gösterdiğim kadirbilirlik için teşekkür etti.

Beş on günlüğüne Elazığ’a gidecektim, hazırlık yapıyordum. Baktım o da seviniyor, bayrama ulaşmış çocuklar gibi şenleniyor. Merak ettim: “Niyesi var mı?” diye çıkıştı. “Şimdi sen Harput’tan, Ağın’dan, Arapgir’den, Eğin’den yeni türküler, yeni hikâyelerle döneceksin…”

Bir gün de, durup dururken: “Beni de götür oralara!” diye üst perdeden arzusunu belirtti. Ahmet Kabaklı’nın, Niyazi Yıldırım Gencosmanoğlu’nun, Fethi Gemuhluoğlu’nun, Nurettin Topçu’nun topraklarına ayağım değsin.

Biliyordum; kulağını türkülere yaslamış ve bir ince söze ezelden meftun olmuş bu şair ağabey, o yurt köşelerinde benim görmediklerimi, göremediklerimi yakalayıp mısralarına nakşetmek istiyordu.

Sadettin Kaplan; şiirler, hikâyeler, romanlar, çocuk ve halk hikâyeleri, portreler yazdı.100’e yakın kitabı yayınlandı. Diyeceğini demiş bitirmiş miydi, hiç sanmıyorum. Ama biraz durulmuştu. Hayatın akışını daha bütünlüklü süzüyordu. Ahvâl-i âleme karşı okkalı bir kitap hazırlığında olduğunu biliyordum. Bu esnada azılı bir illete yakalandı. Hastanelerden yakasını kurtaramadı bir türlü. Artık perşembeleri teklemeye başladı. Daha çok telefonla konuşur olduk.

19 Kasım 2015 Perşembe günü saat 11.00 sularında Eskader’in kapısını aralayıp içeri süzüldüğünde hızı kesilmiş, bütün heybeti ve şirinliği budanmıştı âdeta. Selâm verdi, bir sandalyeye ilişti. Yüzü safran gibi, mahzun ve melül… Gözleri bulutlanmış, ha yağdı ha yağacak. Göğsünde yaralı bir serçe çırpınıyor. Benim ürkek bakışlarımı avcuna aldı; usul usul, yutkuna yutkuna titreyen dudaklarından şu dizeler akıp geldi:

Bakma öyle uzaklara kahırla,
Mektubumun cevabını tez gönder.
Son cümleyi dudağınla mühürle,
Selâmını kirpiğinle yaz gönder…
Ter kokundan iki demet oluştur,
Her yanaktan birer tutam bölüştür,
Gözyaşını gülüşüne iliştir,
Deli dolu kahkahandan az gönder…
Bilirim, seni de kahreder acım,
Ölürsem felekten kim alır öcüm?
Kalmadı hasrete dayanma gücüm;
Ümit gönder, sevdâ gönder,naz gönder..
Gül dalında bitirdiğin gönlümü,
Gam çölünde yitirdiğin gönlümü,
Gidiyorken götürdüğün gönlümü;
Ak kağıtta imza diye ez gönder.

O gün, geldiği gibi bir hayalet sessizliğinde odadan dışarı kayıp gitti. Daha hiç görüşemedik. Duyduk ki 11 Haziran 2016 Cumartesi günü “göç” ilmühaberini alıp Hakk’a yürümüş.

Nihayet sustu içindeki at kişnemesi.

Ömür denen o emanet zamanı bayat ekmek gibi böldü ve gitti.

Kalabalıklar içinde; darası alınmayan ve ısırılıp atılan haylaz sözleri duyduğunda sanat sancısıyla kulağıma eğilir, “Ben Ağrı’lıyım ya, ağrım hiç dinmeyecek öyle mi? “diye sorardı.

İnşallah dinmiştir.

Rahmetlere gark olsun. 

Şerif Aydemir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir