Yazmak, ölümden bir şeyler kurtarmaktır, diye bir söz var. Böyle bir söz var da, ne kadar doğru bilemiyorum.
Sanki yazmak çok mu kolay?
Bazen gönül dolup taşsa da söz dile ve kaleme ulaşamıyor bir türlü.
Hem, bütün kelimeler masum değil ki, hangisini seçip hizaya sokacağız? Yâre mi değecek, ağyâre mi? Dil bu; ağzın içinde dolana dolana gidip ağrıyan dişe dokunuyor işte…
Sükût eyledim, “kahrı var” dediler; biraz söyledim, “zehri var” dediler.
Dünyamızdaki bunca kötücül ve sapkın düşünce yüreğimizi ele geçirmeye çabalarken hiç dilimizi boş bırakır mı?
Mübarek sözdür: Dilini tutan kurtulmuştur.
Dilin açtığı yara kolay kabuk tutmuyor. Derler ki; kuş kurşundan ölmez, bakıştan ölür.
Kırıp dökmektense bir sözümüz de eksik kalsın, gümüşlerimiz yere mi dökülür sanki? Velev ki, içe bastırdıklarımız daha güçlü geri dönmek isteseler bile… Şükrü Erbaş’ın yeni bir şiir kitabını gördüm. Adını, “İnsan Bir Eksik Sözdür” koymuş. Nasıl hoşuma gitti…
Hele bir de var ki; sen ne dersen de, kelimeler bazı anlamlara yetmez, yuvadan atılmış leylek yavrusu gibi ortada kalır. Düşersin iki söz bilmezin arasına; yere anlatamazsın, göğe anlatamazsın.
Elbette üslupsuzluktan da korkuyorum. Yanlış üslup doğru sözün celladıymış ya…
Korkut Dede’miz, ozan dili çevik olur demişti. Ah! Keşke ah, yıllarca boş kasnak gibi döneceğime bir ozanın dizi dibine çökseydim. Dil yudumlar, yordam öğrenir, üslup kuşanırdım. Eflatun’u sokaktaki adamdan ayıran üslubuymuş meğer.
Öyle veya böyle, insan yazmadan da edemiyor. Yazmak, günlük hayatın hayhuyu içinde âdeta bir sığınak.
Hayvanın hafızası varmış ama hatırası yokmuş. Hâlbuki insan öyle mi? Öbek öbek hatıra biriktiriyor. İsmet Özel’in dediği gibi bazı günleri kitapların arasında saklayıp kurutmak istiyor. Onca hatıra iki adımda bir olmadık yerlerden başlarını uzatıp işmar ediyorlar, zihinleri topa tutuyorlar. Üstelik, hiçbir hatıra tek başına değil. Çağrışımlar sağanağı ile geliyorlar. Yeni duygulara bürünüyorlar, yeni yorumlar yeni hükümler kuruyorlar.
Hz Mevlânâ, Mesnevî (l.cilt,312)’ de, bir kimsenin ağzında bir çöp bile olsa ondan kurtulmadıkça rahatlayamaz der.
Hakikaten insan, zihnini boşaltmadıkça hamal yükü gibi bir ağırlık biniyor omuzuna, rahata eremiyor. Dikkati eksiliyor, düşüncesi durağanlaşıyor, dili yavanlaşıyor. Aslında yükü boşaltıp yeni yüklere talip olmak gerekiyor. Hep yolda olmak, hep pedal çevirmek… İnsan öğrenmeyi bıraktığı gün yaşlanırmış.
Arif Sağ, bu durumu şöyle kompoze etmişti: Bir ay saz çalmazsam dinleyenler anlar, bir hafta çalmazsam ben anlarım, bir gün çalmazsam saz anlar…
“İnsan seni sevince iş güç sahibi oluyor” gibi güzel dizelerin sahibi Metin Eloğlu’nun, diyemediği sözler gırtlağında biriktiği için gırtlak kanseri olduğunu söyleyenler de var bu edebiyat ortamında. Mübalâğa (abartı) sanatını kullanıyorlar. Neylersin?..
Sait Faik Abasıyanık, “Haritada Bir Nokta” adlı o muhteşem hikâyesini şu cümleyle bitirir: Yazmasam deli olacaktım.
Sait Faik, insanı iyi ve kötü yanlarıyla bilen ve onu anlamaya çalışan bir yazardır. Bu hikâyede ise sakin bir hayatı düşlerken küçük hayatlarla bir kez daha yüzleşir ve yazarlık tavrı yeniden depreşir:
“Söz vermiştim kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum Tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Boğazımdaki sıkıntılardan dolayı 6 aydır konuşmam yasak. Zaten sesim de çıkmıyor. Bu arada ben de yazmayı öğreniyorum.
Âşık Veysel Ağa’mız demişti ki:
“Gözlerim kapanınca şiir istidadım açıldı.” Herhalde öyle bir şey…
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyada.(Haşim)
1970 yılı. Sultahmet’te, dar sokakta sefer tası gibi bir evin ikinci katında oturuyorum. Bir günlük gazetede çalışıyor, bekâr ayağıyla akşama kadar kırk kapının eşiğini aşındırıyorum. İşe de geç gidiyorum.
Tam karşı cepheme bir aile taşındı. Bir gün, iki gün derken yerleştiler herhalde ki, artık sabahları açık pencerelerden taşan Eğin türküleriyle uyanıyorum. O türkülerin yabancısı değilim. Bildiğim, yerine göre eşlik ettiğim, nağmesine vurgun olduğum türküler.
Ağın (Elazığ), Arapgir (Malatya), Eğin- Kemaliye (Erzincan) akraba şehirlerdir. Ayrıca Keban (Elazığ), Arguvan (Malatya) ve Çemişgezek (Tunceli) ile de hepsinin arasında şerbeti bol dökülmüş bir hısımlık vardır. Birbirlerinin hâllerinden anlarlar.
Türkü kaseti sona eriyor, başa alıyorlar. Bitiyor, bir daha… Bu böyle ben evden çıkana kadar sürüyor. Eğin “elâ gözlümü” kavuruyor ortalığı.
Kurban olam gözlerinin içine
Ayrı düştük o gidiyi gücüme.
Elâ gözlerini sevdiğim ağam,
Sığmadın mı bir Eğin’in içine?
Hele bir de pınar akışı sesine meftun olduğumuz gırnata ezgiye tiz girince artık yürek mi dayanıyor…
Eğin yazmasının dört ucu oya,
Sanmayim ki bu dert beni sağ koya
Bir gün gurbet elden dönersen eğer
Yüzüne bakarım ben doya doya..
Hep gurbet, hep hasret.. Gurbette türkü memleket gibidir. Ilgıt ılgıt sıla kokar. Türkü dinlemekle belki hasret yarası sağalmaz, bunu bilirler ama incinmiş gönüllerin başka tesellisi de kalmamıştır.
Hüseyin Cahit Yalçın’ın, Hayat-ı Hakikiye Sahneleri adlı kitabında “Falcı” diye bir yazı vardır. Süleymaniye Camii avlusunda falcı kadın bir askerin falına bakıp parasını alır. Belediye zabıtası koşar yetişir:
– Seni aldatıyor, paranı alıyor!
Asker, aldanmanın tesellisi içinde mutlu mutlu gülümser:
– Ziyanı yok, alsın… Memleketten haber veriyor ya…
Teselli olmak böyle bir duygu…
Kimi zaman Eğin kasetlerinin arasına başka yörelerin türküleri de giriyor. Odaların duvarlarında dolana dolana konacak yer arıyor sesler. Bir bakmışsın, küçük tınılarla titreyen ağlamaklı bir kadın sesi araya katışıyor, âdeta türküyü didikliyor.
Gide gide bir söğüde dayandım, dayandım.
O söğüdün allarına boyandım, gelin boyandım.
Ben o yare dağlar kadar güvendim, güvendim.
Güvendiğim dallar elime geldi, gelin elime geldi.
Türkü yakmak ayrı bir hüner. Bütün acıları, çaresizlikleri, aşkları, ihanetleri bu türkülerin içine sığdırmayı bileceksin. Yoksa ne gönüle tutunur, ne dilde kalır, üç günde unutulur gider.
Karşı evdeki Ali Abi’yle, Ayşe Abla’yla tanıştım. Türkünüz birse kaynaşıyorsunuz hemen. Bunu fark ettiği için olsa gerek ki, Nevzat Kösoğlu,”Birlikte türkü söylediklerim benim milliyetimdendir” demişti.
Ayşe Abla tipik Eğinli. Çocuksu bir saflığı var. Hicaplı yumuşak bakışları, eline eteğine sahiplenişi, kenarı oyalı ak örtüsünün altından dışarı taşan bir hoşnutluk duygusu, bir sadelik. Hatta belirgin bir samimiyet.. Dobralık… Ama ne yaparsa yapsın bir güvercin üşümesi var yüzünde, işte onu saklayamıyor.
Ali Abi işten gelince, ben evdeysem karşıya çağırıyor. Gurbette hemşehrilik akrabadan ilerde durur. İstanbul’a geleli şurda ne kadar olmuş ki? Üzerlerinde Eğin kokusu püfür püfür. Şırzi Köprüsü, Fırat kenarları, Kadıgölü’nün köpüklü çağıldak suları daha gözlerinin hizasında bekliyor. Kırkgöz’ün başından havalanan bir kartalın kanat sesleri kulaklarında yankılanıyor. Yara şimdilik sıcak. Hele bir soğusun, acıyı o zaman duyacaklar. Gene de benden medet umuyorlar. Konuşuyorlar konuşuyorlar, dur durak bilmiyorlar. Susarlarsa dilleri şişecek, susarlarsa sıla karlı dağların ardına kaçıp, gizlenecek, zahir öyle sanıyorlar.
Boy boy, birbirinin kopyası üç kız. Daha ne oluyor demeye fırsat kalmadan bir bakmışlar ki üç kızları olmuş.
Kendi köylerinde barınamamışlar. Zaman merhem olur diye çok beklemişler ama olmamış. Çıkıp gelmişler. Şimdilik üç beş kuruşları var, kaç gün yetecekse…
Ali Abi, Yenikapı’da bir köylüsünün yanına sığınmış. Odun kömür deposu. Hafta sonu da işe gidiyor. Çok çalıştırıp az ücret veriyormuş köylüsü. Olsun; dayanacak omuzu, sabredecek yüreği var.
– Yorulmuyor musun? diye soruyorum.
Simsiyah gür saçlarını eliyle arkaya topluyor. Yüzünden, boynundan göğsüne akan esmerliği taşıra taşıra kelimelere yükleniyor:
– Pişman değilim ki yorulayım! Şu kızlar, şu kızlar için üç beş sene çok çalışmalıyım.
– Niye üç beş sene?
– Çocukluğunda gözü aç kalan ölene dek doymaz. Biraz büyüsünler yeter…
Ayşe Abla da kızlarının derdinde:
– Onlar evimin bereketi, diye şenleniyor. Hele büyüsünler, biz onlarla iki yıldız arasına hamak kuracağız…
Kızlar sevildiklerini nasıl da anlıyorlar, bıcır bıcırlar…
Hisar’cı şairlerden İlhan Geçer’in şiirini mırıldandıyorum:
Onlar taş basıp bağırlarına
Hep gurbetin kapısını çaldılar
Uzak çeşmelerden birkaç yudum su
Az sevinç çok umutla terli bir uyku
Kocaman kentlerde ufalıp dağıldılar.
Ali Abi’yle Ayşe Abla ne kadar konuşsalar da ayın karanlıkta kalan yüzü gibi bir yanlarını hep karanlıkta tutuyorlar. Ne olmuş da, ne yaşamışlar da yurtlarından sökülüp gurbetin yoluna itilmişler? Her ikisinin de boğazında birer yumru var sanki. O yumrular bütün diyemediklerinin toplamı.
Bir ara Ayşe Abla ağzından kaçırdı:
– Bize hainlik ettiler!
– Nasıl hainlik?
– Sırtlarını döndüler. Rüyalarımda güvercinleri kanatlarından öptüğüm zamanlardı. Bir sabah, bu Ali’yi bulup dedim ki, “Mâdem elimden tutmuyorsun, bari git yün eğir” dedim. Ne olduysa o gün oldu. Ali’m elimden tutunca cümle âlem elimi bıraktı. Olsun, insan sevince yaşamaya başlıyormuş. Bilseler ki, sıdkı sadıklar asla kavlinden dönmez. Bağban bize bağ bağışladı; ayva ile narı taşa çaldık da geldik, şırayı şerbeti içdik de geldik…
Ayşe Abla bir baştan bir başa Eğin türküsü. Bir avucunda “Yeşil Kurbağalar” , öbüründe “Kızarmış Kayalar”… Gurbetle baş etse bile bu türküler güve gibi onu yiyip bitirecekler. Ah kızlar bir büyüseler… Anlıyordum: Ayşe Abla, bu kızların her biriyle yeniden doğmuş ve onlarla birlikte yavaş yavaş büyüyecekti. Gurbeti, yokluğu, hasreti yudumluya yudumluya…
Ayşe Abla’nın gözü henüz İstanbul’un ışıltılı dünyasına değmemiş. Şehri uzaklardan seyrediyor. İki kez toplanıp yazlık sinemaya gitmişler. Duvarlara tırmanan sarmaşıkların ipiltisinde boğazları yana yana gazoz içmişler, çekirdek çıtlatmışlar. Anlata anlata bitiremiyor.
Ayşe Abla henüz umudunu, iç tazeliğini kaybetmemiş. Düşleri çiğnenmemiş daha. Kalbinde Hotar Dağı’nın nabzı, damağında kara erik rayihası, dilinde akça sular gibi Eğin türküleri. Bütün yurdu, Ali’sinin oturduğu çivili sandalye ile şu saçları karanfil kokan üç kızın uzandığı şilteden ibaret. Sevgisi kuru soğanı bal eylemiş. Konuştukça, sustukça, uzaklara baktıkça suya inen bir dağ keçisi gibi ürperiyor.
Mevlâm Ayşe Abla’yı, Ayşe ablaları korusun…
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
