Geçtiğimiz yıl kütüphaneme giren bir romanı öne alarak söze girmek istiyorum. Akıl Fikir Yayınları’ndan çıkan Prof. Dr. Memmed Ismayıl’ın “İZ” adlı kitabını okurken büyük keyif aldım. Bende Cengiz Aytmatov tadı bıraktı. Azerbaycan’ın Tovuz ilçesi, Esrik köyündeki bir ailenin etrafında dönüp duran hikâyeyi anlatıyor. Ama kitap sadece olaylar zincirinden ibaret değil elbette, daha ötesi ve fazlası var. Art arda gelişen siyasi ve sosyal fırtınaların getirdiği ağır şartlar, hayatları çepeçevre saran savaşlar, acılar, yoğunlaşan duygular ve insan hâlleri… Aralara serpişen gelenekler, görenekler, kültürler…
Eserleri ve şiirleri muhtelif dillere çevrilmiş yazarımız 1995 yılından beri Türkiye’de. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde görev yapıyor. Sağlığım el verir vermez, Yayınevi’nin sözü var bizi buluşturacak.
Hani vardır ya; bir konferanstan, sergi, tiyatro veya sinemadan çıkınca eve gitmek üzere otobüse, trene, tramvaya binersiniz ama bir bakmışsınız az önceki salonlardan bir kaç kare görüntü sizinle birlikte gelmeye başlamış. Bir kitabı bitirince de öyle olmaz mı? Kitabı baştan sona değerli bulursunuz ama bir kaç cümle vardır ki, peşinizi bırakmaz. İşte o kadardır, o etkinliklerden, o okumalardan size düşen kazanç.
Sözünü ettiğim ‘İZ” adlı kitabın 158’inci sayfasındaki birkaç cümle de aylardır benim peşimi bırakmadı. Benimle yatıp kalkıyor âdeta. Şöyle:
“Bu köyün âdetiydi, uzun yolculuğa çıkan birisinin izini çiğneyip kaybetmezlerdi. Kaybetmezlerdi ki, iz bırakan şahısla iz arasındaki gizli bağ kaybolmasın, iz sahibini çekerek geri getirsin.”
Bu ifadeler epeydir beni derin derin düşünmelere sevk etti. Acaba uzun yolculuklara çıkmış kimleri unuttuk? Geri gelmeyi bilmesinler diye kimlerin izlerini çiğnedik?
Düşündüm durdum…
Çocukluktan yeni çıkmıştım. Günde beş defa saçlarımı ıslatıp ıslatıp taramaya doyamıyordum. Gün doğarken bir türlü, gün batarken başka türlü serpiliyordum. Dünyada aklımın ermediği ne kalmıştı ki? Ders kitaplarında gözüm neyi yakalasa, kulağıma kırık dökük ne değse hemen gidip hafızama yapışıyordu. Artık her şeyi biliyordum. Hayatı, insanı, aşkı… Sakallı Celal’in meşhur sözünü hatırlarım, der ki: “Cahillik ne güzel, insan her şeyi biliyor.” İşte öyle…
Elazığ- Ağın’ın Pul köyünde Rahmi Hoca vardı. Rahmi Bulut. Babamdan bir iki yaş büyüktü. Ben en küçük oğlu Seyfi’yle yaşıttım. Ama Rahmi Hoca ile aramızda çok sıkı bir arkadaşlık kurulmuştu. O ölünceye kadar da sürdü gitti dostluğumuz.
Bu yakınlık nasıl başladı? Ağın’dan Bademli köyüne birlikte bir yolculuğumuz oldu. Yürüye yürüye köye varıncaya kadar ben anlattım o dinledi. Tarih de anlattım coğrafya da, menkıbe de hikâye de… Handa harabada eksik koymayıp anlattım. İki üç saat boyunca hiç sözümü kesmedi. Nefesini tutup ‘ıh’ bile demedi. Tâ ki, köyün damları ayağımızın ucuna gelince anladım ki yolculuğumuz bitmiş ve benim Hoca’ya etmediğim eziyet kalmamış…
Yüzüne baktım tatlı tatlı gülümsüyordu.
– Hocam, özür dilerim. Böyle kendimi söze kaptırıp başını ağrıttım. Hadsizlik ettim!..
– Estağfirullah. Bilâkis memnun kaldım. Meğer taze heyecanlara çok ihtiyacımız varmış. Ah, güzel ile yola gidesin, yol mu dayanır insana?
O gün Hoca’yı çok sevdim. Hürmetim arttı. Gönlümün ebedi misafiri oldu. Kulpunu sıkı yakalayıp daha da bırakmadım.
Arası uzun sürmedi, bir kere de denk getirip birlikte Eğin(Kemaliye)’in Yazmakaya (Horoç) köyüne gittik. Uslanmıştım, kendimi tembihlemiştim, yolda hiç konuşmadım. O da sustu. Kıyımıza nice bir söz dalgası vursa da ikimiz de sükûtu dağıtmaya yeltenmedik.
Keban Barajı kurulup göl oluşmadan önce bu köylerin arasından Miran Çayı geçerdi. Üzerinde iki ayağı taş duvarlara gömülü ahşap bir köprü vardı. Oraya tam yanaştık, Hoca’nın köprüye selâm verdiğini fark ettim.
Büyü bozulmuş, sükût yırtılmıştı artık. Ben sordum, Rahmi Hoca imbiğinden damla damla bırakıverdi. Sözün çoğunu kendisinde tutsa ve esrarını korusa da dökülenler bana yetiyordu. Çünkü onun dilinde söz hemen vücut kuşanıyordu.
Doğruymuş. Köprüye selâm vermiş, hep verirmiş zaten, bilhassa taş köprülere… Köprüleri meleklerin beklediğine inanırmış. Çünkü köprüler iki yakayı birleştirip insana hizmet ederlermiş. İnsana hizmet eden her varlığa, her eşyaya Hoca da hürmet beslermiş. Marifet; insanata, hayvanata ve nebatata aynı gözle bakabilmekmiş.
Bir ara Rahmi Hoca büyükçe ve işlenmiş bir taşın yanı başında kolumu yakaladı, bakışlarını gözlerime çiviledi:
– Taşa dikkat kesil! dedi. İnsan elinin değdiği, çekicin döğdüğü taş sadece taş değildir. İnsandan iz taşıyorsa artık onun beşeri bir kıymeti vardır
Sonra dönüşte, Pul köyünde defalarca önlerinden geçip de farkına eremediğim bir kaç asırlık taş duvarlara yeniden yeniden baktırdı. Taşlar sanki birer ikişer canlandı, yüce gönüllü insanlar gibi benimle muhabbete koyuldular teklifsizce. O gün, masallardan aklımda kalan ‘sabır taşı’nı da, ‘istişare taşı’nı da, ‘ejderha taşı’nı da iyice hıfzettim. Sosyal hayatın içindeki ‘tuz taşı’nı, ‘binek taşı’nı, ‘sadaka taşı’nı belledim. Oturaklı, biçimli ve itibarlı yiğitlerin remzi olan ‘köşe taşları’na gidip gidip ellerimi sürdüm, iz aradım.
O gün taşla beni akraba eyledi Rahmi Hoca.
Sadece taşla mı?
Köylerinden birini sormuştum, nasıl bilirsin, diye. Muteber adam olduğunu söylemişti. “O adamın tarlasının kenarında biten karaçalı bile kendisine sığınan serçeyi kartala yedirmez, var gerisini sen anla!”
O gün serçenin gül hatırına karaçalıyla da akraba olmuştum.
(Rahmi Hoca, 1974 yılında Ankara yolunda trafik kazası geçiren iki genç evladını yan yana kendi elleriyle toprağa verdi de, sabır, tevekkül, metanet bir mü’mine nasıl yakışırmış hepimize gösterdi.)
Zaman akacak, ben kitaplardan öğrenecektim; Malatya Hükümet Konağı karşısındaki Yeni Camii’nin 1912’de Balkan Harbi’yle birlikte yapımına başlanırken taşlarının önemli bir kısmının Pul köyünden götürüldüğünü…
Gene kitaplarda okuyacaktım; Hint Medeniyeti’nde taşa “Ebedî Malzeme” denildiğini.
“Taş emeği ve zekâyı asırların ötesine taşır.”
“Kadim zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş, nabzımızı doldurur.”
Bana öyle geliyor ki, bu kitaplar az daha fırsat bulsalar bütün hayatı taşın içine hapsederler.
Nâgehân ol şâra vardım
Ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım
Taş u toprak arasında
Bir Memici Usta vardı, duvarcı, Ekirek köyünden. Babam onu çok sever, “Deli Usta” diye çağırırdı.
– Adam hiç deliye benzemiyor, neresi deli? diye sormuştum.
Babam hırslanmış, sesini yükseltmişti:
– Yalan mıyım? Deli işte! Başı bir vakit boş kalmıyor, etrafı görünmeyen çeşit çeşit misafirlerle dolu.
Memici Usta’yı bir gün taşların arasında kendi kendisiyle konuşurken buldum. Çok merak ettim:
– Hiiçç! dedi, taşlarla cilveleşiyorum.
Taşla, duvarla cilveleşip seviştiği anlarda Memici Usta’yı oralardan çekip ortak dünyamıza getirmek asla kolay olmazdı.
Bademlili Taşçı Beşir Karatepe de taşın yüreğinin olduğuna inanırdı. Bizi de inandırmaya kalktığı olmuştur. Taş kırarken onu lafa tutardım da, çekicinin sürçmesiyle taşın atardamarı nasıl zedelenirmiş, taş nasıl kanarmış ayne’l-yakin görürdüm. O demlerde Beşir Usta’nın taştan af dilediğini yüzündeki ezik ve elemli ifadelerden hemen anlardım.
Aynı oymaktan Dilâver Aydın’ı da duvar örerken dikkatli dikkatli çokça izlemişimdir. Üstten bakıp otuz katır yükü taş arasında duvara yakışacağı ararken içlerinde bazıları dillenip, “Ben buradayım, ben buradayım” diye seslendiklerini çokça işitmişliğim vardır.
Dantela gibi örülmüş duvarlar şiire benzerler. Gergef gergef işlenen taşlar içli bir şiirin canlı mısralarınca uzar giderler.
Rilke ne güzel söyler: Ağaç şiiri mi yazacaksın, der. Aylarca ağaca bak, nizamını içine naklet. O sende, kulaklarında ve gözlerinde kurulsun, der.
Vak’anüvis (Osmanlı’da tarihçi) Süleymaniye Camii inşaatında yan yana çalışan iki işçiden birine sorar:
– Kolay gelsin. Ne yapıyorsun burada?
– Görüyorsun işte! Terin tozun içinde taş taşıyorum. Nedir bu çilem?
Aynı soruyu öbür işçiye de sorar:
– Görüyorsun işte! Kıyamete kadar kalacak bir mabedin inşaatında çalışmak bana nasip oldu. Bunun mutluluğuyla taş taşıyorum. Elimin izi ebedî olarak bu taşla birlikte yaşayacak.
İnsanları tekdüze tutamazsınız. Her birinin gönlünde ne cıvıldaşır durur, kazanında hangi aş kaynar, bilinmez ki… Sümmani’ce söylersek:
Dünyayı sevenler veli değildir,
Canı terk edenler deli değildir,
İnsanoğlu gamdan hâli değildir,
Her birini bir efkâre yazmışlar.
İki yıl önce televizyonda bir haber kanalında rastladım. Balkanlar’da bir köyün ahalisini sürgün etmişler, köyü boşaltmışlar. Sonra oraya başkaları da gelmemiş. Komşu köylerden Recep Bayram diye biri kendine vazife edinmiş, 25 senedir boş köye beş vakit ezan okuyor. Recep Bayram’a mikrofon uzattılar, “Evet, dedi, 25 senedir kelebeğe böceğe, ota duta, dağa taşa ezan okuyorum. İnsanlar gittilerse izleri duruyor.”
Dağda taşta, ağaçta kuşta insandan iz arayanlardan biri de Erzurumlu Şefik Güvenli’ydi. Onu bize 1994 yılındaki bir sohbette psikiyatri profesörümüz rahmetli Ayhan Songar anlatmıştı. Münih’te Türk işçilerinden biri ölür ama cenaze namazını kılacak cemaat yoktur. O anda orada bulunan Şefik Efendi namazını kılar ve ağaçlara kuşlara sorup tezkiye ister: ” Ey ağaçlar, kuşlar! Ey Allah’ın kulları! Merhumu hâl- i hayatında nasıl bilirdiniz?”
Ağaçla, kuşla, taşla, toprakla bütünlük kurabilmek elbette çok üstün bir ruh gerektirir.
20.yy başlarında Amerika’ya göçen Harputlu Hamesdeg hasret dolu ve ince duygularla örülmüş bir kitap yazarak doğduğu topraklara olan özlemini dile getirmişti. Kitabın adını ilk görüşte zaten çarpılmıştım: Güvercinim Harput’ta Kaldı. Kitap baştan sona Harput köylerinin evlerini tarlalarını, dağlarını taşlarını anlatıyor ve sizi kendi geçmişinin içine çekiyor. Biliyorum, Hamesdeg sevgilinin kokusunu arar gibi ölünceye kadar oralarda iz sürdü.
Nasreddin Hoca eline kibrit alıp Akşehir Gölü’ne doğru yürümüş.
– Hoca ne yapacaksın?
– Gölü yakacağım
– Kibritle koskoca göl yakılır mı?
– Yanmasa bile “cız” ettiririm ya…
Yaş geçiyor, zaman akıyor. Geçmişten izler içimizde gölleniyor artık. Yakmasak bile belki birkaç satırla cız ettiririm dedim.
İsmet Özel söylemişti, “Yaşamak geçti başımdan” demişti.
Başka ne desin?
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
