Masal anaları, masal babaları anlatmaya başlamadan önce, “Ehi sefa …. o iller bizim iller, orada söylenen diller bizim dillerken, vakti zamanında…” diye başlarlardı. Vakti zamanında coğrafyası, yolu, hikayeleri, masalları, şarkıları, türküleri ile bizden bir parça olan Bağdat vardı. Karacaoğlan’ın dediği gibi adı neydi unuttuk, sorulmayı, sorulmayı.
Ne kadar metin olmaya çalışsanız da bir an geliyor nefsinizin isyanını bastıramıyorsunuz.
Yeniçeri olabilmek için bıyığında tarak duracak kadar büyümüş olmak gerekirmiş. Bağdat seferine katılabilmek için, dudaklarının üzerine tarağını saplayan Genç Osman’ın öyküsünü hatırlıyorsunuz. O türkü kulaklarınızda çınlıyor ve Bağdat’ın Kapısını açan Genç Osman’ı gözlerinizin önüne getiriyorsunuz. Genç Osman ki, mezarı oradadır şimdi.
Bağdat, düne kadar bizim Bağdat’tı. İstanbul’un en ünlü caddesi Bağdat Caddesi adını taşıyor. Çinilerle süslü en güzel köşke Bağdat Köşkü adı verilmiş. Ah! Bağdat… Ah ! Musul… Ah! Kerkük…
Behçet Necatigil’in bir şiiri “Bağdat”ı anlatıyor:
“Yok coğrafyalarda bu Bağdat
Bin geceden bir kent
Bunca acıyı nereye sakladılar
Anlatmaz, çekerler kendilerini
Dalgın susarlar.
Bir gezide uğranılan yerlerden
Çok kısa bir selam atılan kart
Yalnızlık yaslanmak geçmişe
Bir eşin, bir çocuğun olduğu
Zamanları yaşadılar.”
Bin bir Gece masallarının şehri Bağdat o kadar bizimdi ki, “Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar bulunmaz” demişti atalarımız, canımız analarımızın yüceliğini anlatmak için. “Sora sora Bağdat bulunur” diyerek azmin elinden, araştırmanın önünden hiçbir şeyin kurtulamayacağını, anlatmak istemişler, öğrenmeyi teşvik etmişler, sormanın ayıp olmadığını vurgulamışlardı. Şarkılar vardır gönül telimizi titretirler, yüreğimizin aynası olurlar. “Aşığa Bağdat sorulmaz” diye bir şarkı duyduğumuzda gönül telimiz titremekle kalmayacak alev alev bir “Ah!” nidası yükselecek.
Gitmesek de, birçok film ve belgesellerden izlediğimiz kadarıyla Bağdat denilince, gözlerimizin önüne muhteşem saraylar, lüks zengin evleri, camiler, hamamlar, insanı hayal dünyasına götüren bahçeleri gelmekteydi. Bir yeryüzü cenneti olarak düşünülmekteydi.
Her güzelliğin önünde, arkasında, çevresinde olan ihtiras ne yazık ki burada da kendini gösteriyordu. Mustafa Necati Bursalı’nın bir manzumesini hatırlıyorum:
“Yandı ciğerimin zarı
Nefs elinden, hırs elinden
İşittim nice azarı
Nefs elinden, hırs elinden
Gümüş, altın ve bakırım
Gitti Bağdat, gitti Kırım
Rabbim Sana sığınırım
Nefs elinden, hırs elinden
Belalara düştü başlar
Aktı gözden kanlı yaşlar
Düşman oldu arkadaşlar
Nefs elinden, hırs elinden
Niye insan almaz hisse
Kar etmiyor ne dedimse
Rahat değil hiç bir kimse
Nefs elinden, hırs elinden
Ateş düştü ocaklara
Kapanmaz yürekte yara
Hakk’a sığın derman ara
Nefs elinden, hırs elinden
Çok imanlar oldu türab
Üst üste bindi ıstırap
İnler durur Acem, Arap
Nefs elinden, hırs elinden
Televizyon haberlerinde hastanelere kadar sıçrayan yağmaları görüyorum. Dün tapınma gösterisi yaptıklarını bugün ayaklar altına alanları.
Keşke tarih tekerrür etmese diyor da tefekkür ediyorum:
1917 yılında Bağdat’ı biz boşaltırken vuruşa vuruşa çekildik. Yüzlerce, binlerce Anadolu evlâdı vatan bildiği Bağdat’ı teslim etmemek için can verdi. Bugün Yemen Türkülerinde arkalarından ağıtlar yaktığımız ana kuzularının çoğu, hem İngiliz, hem Arap zulmü ile Irak topraklarında can verdi.
1916-17 Irak Savaşlarını anlatan Yüzbaşı Selâhattin diyor ki:
“Biz Ordu’nun ağır yaralılarını, başlarında subay ve doktorları olduğu halde, hastane yaptığımız yerlerde bırakmıştık.
Askerlikte usul buydu. Ne var ki Albay Bekir Sami’nin Tümeni tam Bağdat’ın Kazımiyye Mahallesinden geçerken, duyduğu feryatlar üzerine yaklaşıp görmüşler ki hastahanelere hücum eden Araplar kolu bacağı kırık yaralıları, yataktaki hastaları, birer ip takarak sokakta sürüyorlar, hastaları yağma ediyorlar, hastaları soyuyorlar. Halkın Türk ordusu gitti diye korkusu kalmamış.”
Yakın zamanda da hastaneler yağmalandı. Ancak altından yataklarını aldıkları kişiler kendi insanlarıydı.
Ah! Bağdat… Ah! Kerkük… Ah çocuklar…
Onların günahı ne?
Erzurumlu Tokmakçı baba gerçeğin tokmağını başımıza vuruyor:
“Su bekliyor dudaklar, onlar kan sürüyorlar
Medeniyet adına vahşete yürüyorlar
Musul, Kerkük, Bağdat’ta masum masum yavrular
Misket oynamıyorlar, Misket’le ölüyorlar!”
1625’li yıllarda ünlü Bağdat kuşatması sırasında kendini eleştirenlere Hafız Ahmet Paşa’nın manzum bir mektubu var. Bir beytinde der ki:
“Bihaberken saltanat ihsân eder Perverdigâr
Yine Bağdat’ı eder ihsân mukadder yok mudur”
Bugünkü dile şöyle çevirebiliriz: “İnsana hiç ummadığı halde sultanlık bağışlayan Allah, Bağdat’ı yine bize bağışlar, alın yazısı yok mu sanıyorsun?”
Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavara böyle mi desek? Hayır. Gölge etmesinler başka ihsan istemeyiz.
Ahmet ÖZDEMİR
- MEHMET CEMİL CEM’İ TANIYOR MUSUNUZ? - 03.09.2025
- NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU - 26.08.2025
- M. FARUK GÜRTUNCA: “SEN NE GÜZEL BULURSUN, GEZSEN ANADOLUYU” - 08.08.2025
- AHMET KUTSİ TECER VE ÂŞIK VEYSEY’İN KEŞFİ - 28.07.2025
- DERDİM ÇOKTUR HANGİSİNE YANAYIM - 21.07.2025
- CAHİT KÜLEBİ: “SİVAS YOLLARINDA GECELERİ / KATAR KATAR KAĞNILAR GİDER - 24.06.2025
- HALİDE NUSRET - 14.06.2025
- HAK İÇİN KURBAN MI, KÜP İÇİN KAVURMA MI? - 02.06.2025
- ŞAİR EŞREF : “KENDİMİ HECVEYLEMEZSEM KAFİRİM” - 23.05.2025
- ŞU SONSUZ KOŞU - 17.05.2025
- TRAKYA’DA DALLIK, HIDIRELLEZ, KAKAVA, TAYA KADIN ŞENLİKLERİ - 05.05.2025
- YAYLALAR YAYLALAR - 30.04.2025
- ABRIL ESİNTİLERİ - 20.04.2025
- MISRALARIN NOTALARIN KANADINDA BAYRAM GEZMESİ - 29.03.2025
- ÂŞIK VEYSEL’İN HAYATA BAKIŞI - 21.03.2025
