İnsan hikâye anlatmadan duramaz. Soğukta bekleyen tanbur gibi çatlar yoksa.
Gün gün, kendisinin ve etrafındakilerin hikâyeleriyle bütün varlığı kuşatılır çünkü.
Nasıl ki, her dağın dumanı kendiye göreyse, her doğan günün ve her yolculuğun hikâyesi de başka başkadır. Alçak dama alçak merdiven kurarlar.
Yeryüzünde hikâyesiz insan yoktur ama hikâyesi bilinmeyen insan çoktur demişti Yahya Akengin şairimiz.
Asıl sıkıntı da burada başlıyor. İçlerinde anlatılmamış hikâyeler biriktirenler kimbilir hangi eziyetleri çekiyorlar? Alınan nefesi geri verememek gibi bir tıkanmışlık hâli bu. Bir tuhaf trajedi…
Sait Faik Abasıyanık aklıma geliyor: Tek kelimesini kaleme almadan bir hikâyeyi yıllarca zihninde gezdirdiği olurmuş.
Bir başka romancımız Orhan Kemal de, bu azabın farkına erken varmış olmalı ki, o da biriktirdiklerinden şikâyetlenir: Güçlü hafıza ağır bir cezaymış, der.
1970 Nobel ödülünü alan Aleksandr Soljenitsin, 10 yıl zindanlarda ve çalışma kamplarında, 20 yıl da sürgünlerde yaşadı. Stalin tarafından zulme ve işkenceye uğrayan, öldürülen binlerce insan gördü, hikâye dinledi. Mide kanseri oldu. Ama yaşamak için direndi. Demişti ki: Bu kadar ölü beni göreve çağırdı, edebiyata çağırdı. Ölmedim ki, hafızamda taşıdıklarımı romana dökeyim.
Yeri gelmişken Anton Çehov’u anmadan nasıl geçebilirim? Doktordu. İnce insandı. Merhameti taşkındı. Hayatı erken içine çekmiş, insanın trajedisini erken kavramıştı. Ortalıkta kolera salgını vardı, kıtlık kol geziyordu. Durup dinlenmeden hastalarına koştu. Bu arada vereme yakalandı. Nice’de Dreyfus Davası’nı izledi, Zola’ya destek verdi. İki sevgilisi vardı; tıp ve edebiyat. İkisinden de vazgeçmedi. Çarlık döneminin siyasi ve ekonomik çıkmazları arasında çaresizce kıvranan binlerce insanın yaşantısını süzdü. Sıradan insan ilişkilerinin içindeki duyguyu büyüteç altına aldı. Gürültüsüz, yaygarasız, süsü ve gösterişi budanmış onca insanın yanına sokuldu. Biliyordu ki, asıl hikâyeler oralarda göz kırpıyor.
Çehov 34 yaşındaydı, bir tekme vurup dünya tasını devirdi ve ebedî âleme çekildi. O kısa ömürden yüzlerce hikâye bıraktı geriye. Yazamadıklarını da herhalde bir yumak yapıp yanında götürdü.
Sanki Ömer Seyfettin de öyle yapmadı mı?
Hz. Ali, asırların ötesinden önümüze çıkar; benim söylemediklerim söylediklerimden çoktur, der.
İnsan budur işte! Ne varını yer bitirir, ne sözünü der bitirir. En çok da kendiye borçlanır.
Tarık Buğra ustamız da, Yarın Diye Bir Şey Yoktur adlı o muhteşem kitabının önsözünde; hikâyelerini asıl sahiplerine, okuyucularına, yani bizlere armağan ettiğini duyurmuştu.
Bilirsek; hayat bize ne zarif armağanlar verdi, ne asil emanetler bıraktı.
En değerli emanet sözdür.
Zaman aşıp ömür daraldıkça külçe gibi bir ağırlık çöküyor insanın yüreğine. Bir mesuliyet duygusu, kendine borçlanmışlık…
Nicedir uzun yola hazırlanan ve işleri yarım kalan bir yolcunun telâşı var üzerimde. Hâlbuki; pörsümesin, ütüsü bozulmasın, heyecanı diri kalsın diye dikkat kesildiğim ne çok söz yaşıyor emanetimde. İlmek ilmek örülmüş hikâyecikler sarmış içimi. O hikâyecikler ne kadar dışarı taşarsa o nispette hafifleyeceğimi hissediyorum.
1960’ların ortasında, Ağın’da genç yaşında dul kalmış yüreği acılı bir komşu kadın beni avlusuna çağırıp İzmir’deki oğluna mektup yazdırıyordu. O söylüyor ben kâğıda geçiyordum. Ne yazdıracaktı sanki? Selâm kelam; konu komşudan, alaca inekten, anlı beşik danadan, çakırdikenli tarladan havadisler işte. Bir yere geldi, ‘dediğimi aynen yaz’ diye tembihledi:
– Ah oğul! Gurbete sen çıktın, ama garip kalan ben oldum.
Harfler kalemim ucunda ucuşmaya başladı. Yüreğime incecikten bir sızı düştü o gün. Nice sonra anladım ki, meğer o sızıların toplamıymış hayat.
Küçük fiskelemeler, gidip gidip insana dokunan kımıltılar, unuttuğumuz duyguları hatırlatan ürperişlermiş hikâyelerimiz. Ve şairin dediği gibi , “En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız”mış.
Bir türkünün iki ıslak dizesine sığabiliyormuş dünyalık bütün arzumuz:
Annaçtaki karlı dağı yarsalar
İçindeki gonca gülü derseler…
Arguvan’da, ‘Böyük sevda’nın sahibi Ali Asker’e sormuştum, nasıl oldu bu iş diye?
– Daha ne olsun, demişti, pınarın başında beni görür görmez hırsınan yazmasını başına doladı. Ben bunu işmar saymaz mıyım?..
“Bir şey var aramızda
Senin bakışından belli
Benim yanan yüzümden
…
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benim dilimin ucunda.”(N.U.K)
Sait Faik Abasıyanık, bir balıkçı arkadaşı ile balık tutmaya gider. Uzun süre oltasının başında bekler. Nihayet oltasına küçük bir balık takılır. Onu yaralanmasın diye itinayla oltadan kurtarır, öper ve denize salar. Arkadaşı niye öyle yaptığını sorar. Der ki: “Artık şu koca denizde benim de öptüğüm bir balık yaşıyor, az mı sence?” Sait Faik, mutluluğu küçük insanların bir davranışıyla izah etmeyi başarabilmiştir. Meselâ bir karakteri bize vermek isterken “Yemek yiyen bir amele kadar güzel” demişti.
Bir bakışta, bir gülümseyişte, bir susuşta, bir bekleyişte hayatı anlamlandırabilmektir hikâyecinin beceresi.
2018 /3298 sayılı Arapgir Postası’nda bir röportaj okumuştum. Çömlekçi Yaşar diye biriyle yapılmıştı. Hayatı, işi, zenaati, çıraklık günleri, ustası soruluyordu:
– Ustanız sizi ziyarete gelir miydi?
– Gelirdi elbet. “Aferin, bu işi çok iyi yürütüyorsun, benim yerimi boş komadın” diye keyiflenirdi.. Yukarıda bir üzüm bağı vardı, oraya gelip giderken uğrardı hep. Testi vermiştim soğuk su içsin diye. Su içeceği vakit, “Yaşar’ımı verin bana” dermiş, “testiyi verin” demezmiş. Benim için ne doyulmaz saadetti, bu söz hayatımı doldurmuştu. Hâlâ unutamıyorum.
İnsan böyledir; bir sözle deryaları aşar, bir tınıyla gönül çerağı uyanır, bir tatlı nazarla süt mavisi aydınlıklar dolar yüreğine.
“İnsanın gözleri sevdiklerinden alır rengini.
Aşktan, nehirden, zeytinden, üzümden,
gölgeden”(H.E)
Yeni Şafak’tan Mehmet Şeker’i ne çok severim. Has adamdır. Umurbeyli. Erguvan ve Genç Dost dergilerini çıkarmıştı. Dernek kurmuşluğu vardır. Gazetedeki köşesinde bazen bir hikâye anlatır, silkelemekten beter eder beni. Bir gün hoş bir mekânda beraber olduk. ‘kelime edip, söz biledik’. 2018 ‘ de Akhisar’a gitmiş, onu anlattı:
“Akhisarspor – Antalyaspor maçı var. Yağmur sicim gibi yağıyor. Seyirci fazla gelmemiş. Akhisarlılar kapalı tribünde, misafir takımın taraftarları ise açıkta yağmur altında ıslanıyorlar. Akhisar Belediye Başkanı da kapalıda maçı izliyor. Başkan öncülük yapıyor, Antalyalıları kapalıya davet ediyorlar. Bağıra çağıra, gelin, ıslanmayın deseler de polis güvenlik sebebiyle izin vermiyor. Bu sefer Başkan’la birlikte bütün Akhisar seyircisi açık tribüne geçiyor ve hep birlikte ıslanıyorlar. Maçın skoru mu? Hiç önemli değil. Çünkü o günden sonra kardeş takım olmuşlar.”
Beraber izlenen maçlar, gösteriler, filmler; beraber gülen dudaklar, beraber atan kalpler, aynı havada beraber soluklanmalar.. İnsana nasıl da lazım oluyor kış ortasında bir sevinç baharı yaşamak…
Çünkü insan insanın Hızır’ıdır. Şifası, sılası, yurdudur.
Şirazlı Sadi’yi 1200’lü yıllardan alıp getirsek mi? Misafir etsek gönlümüze. Ne içten söyler: “Bu dünya, bir kez olsun bir dosta selâm vermek için bile güzel…”
20 Şubat 2015 tarihli gazete küpürü kıvranıyor önümde. Ağlaşan, dehşet ve panik içinde bekleşen iki çocuk fotoğrafı. Haber şu: “Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde R.G.’ye ait evde çıkan yangın kısa sürede büyüdü. Alevleri gören anne üç çocuğunu alarak dışarı çıktı. 10 yaşındaki Yusuf G.’nin görmesin diye küçük kardeşinin gözlerini kapatması dikkat çekti.”
O fotoğrafın ruh dünyama neleri pudra gibi serpiştirdiğini çizemem şimdi. Öyle bir becerim yok. Hem acıların dilini kurmak çok mu kolay?
Kendisinden sonra kardeşleri doğan çocuk erken büyümek zorunda kalırmış, koruma duygusu erken gelişirmiş. İyilik, merhamet, şefkat, hasletleri tez yeşerirmiş.
Şu sıralar çok ‘bir başına’ kaldık. Köreldik. Terkedildik. Boğazımız kurudu.
Bazı duyguları geri mi çağırsak, n’etsek?
Şehit evini ziyaret eden bir binbaşı anlatmıştı (30.12.2018 gazeteler) :
“Evde şehidin 5 yaşındaki kızıyla karşılaştım. Elinden düşürmediği mavi bir balon vardı. ‘beraber oynayalım mı’ dedim. ‘olmaz, patlarsa ölürüm’ dedi. Ben de ona ‘patlarsa binlerce balon alırım sana’ dedim. Cevap verdi: ‘Olmaz. Onu babam şişirmişti. İçinde onun nefesi var.”
Cahit Sıtkı Tarancı yetişiyor imdadıma. Başucuma dikiliyor. Ürperen bir sesle şiir fısıldıyor kulağıma:
“Bil ki, ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Ve neden sonra,
Kabirde böceklere anlatırım güzelliğini”
Biliyorum; yazan da okuyan da daraldı. Bitirmem gerekiyor.
“Kızışan kumsallarda kendilerine doğru yaklaşmakta olan siluete gözlerini kısarak bakmıştı Hz. Nebi. Sonra yanında bekleyen diğer arkadaşlarına dönüp;
– Keşke! demişti, keşke gelen Ebu Zer olsaydı!
Dünyanın en güzel şiiridir bir arkadaşı beklemek.”
Ey dost! Biraz kendini yokla, en son hangi arkadaşını özledin ve yollarına baktın?
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
