Bayram sonrası yazı masama oturup dosyalarla kâğıtlarla hemhal olurken Şükrü Erbaş’ın şiir kitabı elime geldi. İyi de oldu. Beni aldı başka iklimlere götürdü. Şiir öyle bir şey işte; kılcallarda aktığı, dip duyguları depreştirdiği için elbette çağrışımları da insanı kuşatıyor. Tuna Kiremitçi, her Yahya Kemal şiiri okuduğunda gidip tarihin bir yerine tutunduğunu söylemişti.
Aslında, söz başına otururken yazacaklarım zihnimde şekillenmişti. Ama Erbaş’ın dizeleri, anlatmak isteyip de hep ertelediğim üç insanın aziz hatıralarına sevk etti beni. Onlardan kaçamadım. Abdullah Işıklar, Hasan Kuştepe ve Dr. Rahmi Eray’dan…
Rahmi Eray’ı dünya gözüyle göremedim. İskelede bile yetişemedim. Ben 9 yaşında ve çok uzaklarda iken ahirete göçmüş. Fakat onu göreni gördüm, dinledim. Bu sözümü pek hafife almayın, göreni görmüş olmak da insana çok şey katıyor.
Hasan Kuştepe’yle de 1982 yılında Abdullah Işıklar tanıştırdı beni.
Abdullah Işıklar Arapgirliydi, hemşehrim olurdu. Evlat acısını derinden yaşamış hicranlı bir mustaripti. Düşünce, kültür ve yayın dünyasının uzun bir dönemine tanıklık yapmış; yürek sızısı, hafızası ve hatırası şişkin bir adamdı. Kimlerle ahbaplığı yoktu ki? Lâkin dağarcığındakileri sağamadan onu nice hatırasıyla birlikte 2020’de ebedî yurduna uğurladık.
Yağmur kokan bir Ekim günüydü. Abdullah Işıklar koluma girdi, söz aça aça beni Cağaloğlu’nun arka sokaklarında bir hana götürdü. Bodruma indik. Loş, köhne, homurtulu bir matbaaydı. Sahibiyle kucaklaştılar. Beni işaret ederek: “Mesleğiniz ayrı ama meşrebiniz birdir”, dedi. “Benden bu kadar, siz tanışıp bilişin artık.”
Abdullah Işıklar, o gün beni, un çuvalı gibi bir köşeye yaslayıp gözden kayboldu.
Belki üç ay, belki beş ay fırsat buldukça ve utana sıkıla o matbaaya gidip geldim. Ama Hasan Kuştepe’den hiç bir şey anlamadım. Benden 15-20 yaş büyüktü. Uzun boylu, gür saçlı, ıslak bakışlı bir adamdı. Olgun çehresi hep gölgeli duruyordu. Daha çok susuyordu. Hemen rengini vermedi. Bir ara sıkıldım, yüreğinin perdesini hiç aralamayacak sandım. Böyle böyle uzun süre beni sükûtunda demledi, bakışlarında yoğurdu.
Dünya kimi insana ılık değildir, serin durur. Beterin beteri varmış; Hasan Kuştepe için dünya, âdeta zemheri artığıydı.
O da evlat kaybetmişti. İçi dağlanmıştı. Abdullah Işıklar’la hemdert olmuşlar, yüreklerini aynı acı örselemişti. Belki de bu sebeple ünsiyetleri artmıştı. Bir de o acı, ikisini de erken olgunlaştırmıştı. Bir farkla ki, Hasan Kuştepe, avcundan kayıp giden biricik varlığın bir gün bir sokak başından çıkıp geleceğini düşünüyordu. Uzakları gözetliyordu. Umutlanıyordu. Bekliyordu. Onu öyle gördükçe benim de bir Haydar Ergülen şiiri yakama yapışıyordu:
“Bahçemde bir portakal çiçeği açtı açtı döküldü / Ocakları şeneldi oğulları dönen evlerin / Gelmedin ince bir türküye döküldü özlemin / Gözyaşlarımı kavuşmanın sevincine biriktirdimdi oğul / Ben seni uğurlu güz yeliyle bekledimdi.”
“Vurulmuş bir ceylan indirdiler bu sabah dağdan / Yüzünde yorgun bir güzellik yaşıyor gibi / Yakamdan düşmeyecek ah bekleyişin kederi / Gel artık ömrümü seninle bildimdi oğul / Ben seni kimseler beklemezken bekledimdi.”
Hasan Kuştepe’yi tanıdıkça sevdim. Konuştukça iç dünyasını keşfe çıktım. En derinlere kaçmış som duygulara, inceliklere ulaştım gücümün yettiğince. Gün be gün muhabbetimiz tatlanıp şerbetlendi. Sözümüz kavileşti. Ülfetimiz arttı. O daracık zamanlarda, kısa kısa buluşmalarda ne doyumsuz anlar, tatlı demler yaşadık. Artık, “Hasan Ağabey”im olmuştu. Onunla bir tek gün halleşmek için bile olsa İstanbul’a taşınmama değmişti. Hele bu günlerde durup durup yâdıma düşüyor. Mihail Şişkin’in dediği gibi insanı insanın içinden kazıyıp çıkarmak ne mümkün?
Sultanahmet’te, Beyazıt’ta küçük küçük gezintiler yapardık. Üst üste ikişer demli çay içerdik, sütlaç kaşıklardık. Yan yana olurduk. Bile isteye arkamda kalırdı, önümde yürürdü. Kaldırımlara süzülen narin endamını, yiğit duruşunu seyrederdim. Köroğlu der ya; “Atımın yelesi ince saz gibi.”
Dükkândaki; tabureden az irice kare masayı, griye belenmiş ahşap sandalyeleri, menteşeleri öten dolabı, kim bilir hangi vakitlerden kalma onca külüstür eşyanın hiç birini değiştirmeye, atmaya kıyamazdı. Onlarla birlikte üzerlerine sinmiş sesler, kokular, hatıralar giderse kendi hafızasının da silineceğinden korkardı.
Okuyan yazan düşünen çığıran biriydi. Ağıtı sevdası türküsü art arda gelir yetişirdi. Aruzu vezni heceyi bilirdi. Ama gönlünün rüzgârı ne yandan eser, işte onu bilmezdi.
Bir giderdim, bana Erdem Bayazıt’tan okurdu:
“Bir hançer ağacı gibi büyüyor içimde acı
Dağlardan bir dağ gibi kabaran yüreğimde”
Bir giderdim, Noksanî’nin, Daimî’nin, Sularî’nin nefeslerinden solurdu. Sümmanî’yi çok severdi. Maraşlı’ydı ama Erzurumî bir tavrı vardı. Beni görünce:
– Hele gel anam babam! diye seslenirdi. Hele gel, iki nefes arasındayız. Dünyanın dedikodusunu dinlemeye vaktimiz yok. Hele gel ki iş görelim anam babam…
Tekrarları çoktu ama insanı yormuyordu. Güleç yüzü kalbinin kederini bastırıyordu.
– Gel, seninle bir Divriği türküsü tutturalım anam babam. Bir yandan Veysel Ağa’mızın, bir yandan Sarısözen’in yeli essin üstümüze der, şevki artardı:
“Ağgül seni camekanda görmüşler,
Ağgülüm, gülüm
Siyah saçın sırmayınan örmüşler,
Yâr eğlen eğlen, gül eğlen eğlen
Gece rüyamda seni bana vermişler,
Ağgülüm, gülüm
Uyudum uyandım o da düş imiş,
Yâr eğlen eğlen, gül eğlen eğlen.
Beni böyle yakar kor gider misin?
Evvel sevip sonra terk eder misin?
Gül eğlen eğlen, yâr eğlen eğlen…”
Notayı makamı bildiğini hissettirirdi. Solfej eğitimi almış mıydı, soramazdım. Belli ki zamanla hançeresi yumuşamış, melodik terbiye kazanmıştı. Fakat nefesi yetmezdi, yarı yolda tükenirdi. “Bütün dertlerim sözleşmiş gibi gelip ciğerime dolmuşlar, bronşlarımı tıkamışlar” diye ara sıra söylenirdi.
Ben daha çok başımla ona eşlik ederdim, dudak kıpırdatmalarıyla… O, kuytulara kaçmış, erken boğulmuş, üzerine toprak atılmış bir nefesle kendini yiyip bitirecek olurdu.
Bazen öyle bir “ah” çekerdi ki, onca kahır ve lütufla müzeyyen gönlünün dumanı taşardı. Yüzüne bakmaya doyulmazdı o anlarda. Güzelleşir, cemâline ay konmuş gibi parlardı.
Çeyiz bohçası gibi kelime bohçası vardı. Söz icat ederdi. Büyük büyük mânaları, eskilerin lafz-i icaz dediği küçük kelimelerle ifade eder kurtulurdu.
Cahit Zarifoğlu’nun dizeleriyle bana seslenirdi ama aslında sözün muhatabı hangimizdik, bilemezdim:
“Şöyle irice bir kelime bul,
Ok atsın döş kemiğime…”
Biriyle tanışmış, hâlinden tavrından çok hoşlanmıştı. Onu anlatıyordu:
– Anam babam, tanısan sen de seversin. Komşu sesi gibi öylesine şirin…
Üst komşusu aşağı inmişti birgün. Hasan Ağabey’i besili at gibi yerinde duramaz görünce:
– Hayrola? diye sordu. N’oldu, ne bu telaş?
– Bir şey yok, diye cevapladı. Göç davulu çaldı, fakat benim yüküm hazır değil!..
Birlikte şiir matinesine katılacaktık. Tıraş oldu, giyindi kuşandı, kokulandı, dualandı. Sonra bana döndü:
– Aşk meclisine eli yüzü kirli gidilmez değil mi? dedi ciddi bir edayla.
Akrabası vardı, uzak semtlerden gelir giderdi. Birlikte çorba da içmiştik. Ağzı kalabalıktı adamın. Şikâyetlenirdi. İşinden, evinden, hayattan, dünyadan… Hatrını kırmaz, sabırla dinler, onu ferahlatırdı. Bir gün gidince dedi ki: “Hoş adamdır, makbul adamdır. Lâkin maşrapası küçük, o da ne yapsın az veriyor diye deryayı suçluyor.”
Hasan Ağabey, ideolojik asabiyeti yüksek bir gazeteciyle beni birkaç kez beraber görmüştü. Soğuk davrandı. Merak ettim: “O tövbesini bozmuş adam, seni mi bozmayacak?” diye bakışlarını sertleştirdi. İlişkimi zayıflattım. İyi yapmışım, adam gerçekten çürük çıktı.
Bir hemşehrisi vardı, çocukluk arkadaşı. Zenginliğe özenirdi. Varlığını elinde kolunda boynunda göstermeyi seviyordu. Gelişinde gidişinde gürültü çıkarırdı. Ne olduysa oldu, Hasan Ağabey ona bir diklendi, bir hışımla yürüdü üstüne: “Sen gönlü kırıkları sesinden tanır mısın? Hele kendini bir yokla; kalbini bir insanın iniltisine açmadığın kaç günün kaç ayın geçti?”
Bir gün beni de yanından kovdu: “Mâdem yaşlı kimsen kalmamış, üstünden dua eksilmiş, ne diye benim başımı bekliyorsun? Kalk git bir garibin duasına gir. Kurtarırsa o kurtarır.”
Sanki mesleği matbaacılık değil de hayat tamircisiydi. Ortalığa çıkar iş aranırdı. Komşularının hatırını yüksek tutardı. Koşar onlara el uzatır, zorlarını kolay eylerdi. Ocaklarını harlar, sonra tatlı tatlı gülümseyerek başı önünde geri dönerdi. İğnesine iplik geçirip bekleyen terzi gibi kapıyı gözetler, insan beklerdi.
Şaşar kalırdım, gıpta ederdim, hiç mi hiç umudu kırılmazdı. Olmadık zamanda tutar meselâ Pablo Neruda’dan söz naklederdi: “Bütün çiçekleri koparsalar da elbet bahar gelecek”, der şenlenirdi küçük çocuklar gibi.
İçi geçik değildi. Aşkı ve şevki baskın adamdı.
– İnsan paslanır mı yahu? Oturmak bedene ihanettir, diye celâllenirdi.
Gördüğüm bütün ilginç adamların soyundandı, o da uzun uzun susardı. Sükûtu dağ gibi dikelirdi. Fırsat bu firsattır der sorardım:
– Ağabey, senin hüznün hiç dinmiyor?
Namık Kemal gibi konuşurdu:
– Bizim hüznümüz şahsi değil umumidir anam babam! Ve hüznümüz Allah’adır. Hem, melâli (hüznü) çok misafir edince eylüller de uzun oluyor.
Ömrün sonbaharını böyle anlamlandırırdı.
İşti güçtü derken arayı çok uzatmıştık. Özlemiştim. Hasan Ağabey’e uğramak, ıslak bakışlarına tutunmak bana iyi gelecekti.
Onu mahzun buldum. Alnı ve bakışları sel suyu gibi bulanıktı. Soruma cevap vermeden beni dışarı çıkardı. Günbatımını severdi. Ortalıkta akşam kokusu vardı. Kederli yüzünü gökyüzüne dikti. Sustu bir müddet, bekledi. Sesi hırçın çıkıyordu:
– Ne yani anam babam, dedi soluğunu tuta tuta. Sanki bir tırtıl gibi Osman Konuk dizelerinin üstünde yürüyordu:
– Ne yani, benden, etrafımda hiç bir şey olmamış gibi günü akşam etmemi mi bekliyorsun? İnsan sorumluluktur. Bil ki, sorumluluğumuzu unuttuğumuz gün insanlık ailesinden çıkarız. Kutadgu Bilig’de Yusuf Has Hacib nasıl söyler: “Yiyen, doyan, yatan hayvandır.” İşte o kadar! Adamın elinde çarşaf gibi diploması var ama gram tasası yok, hayreti yok, iç sızısı yok. Yüreği depreşmiyor. Yollara çıkıp insanları çeviresim geliyor, kulağının tozuna şamar vurur gibi haykırasım var: Heeyy! Kime söylüyor Karacaoğlan “Yiğidin başında duman olmalı” diye? Biliyor musun anam babam; geride iz bırakmazsan, ölünce üç günden fazla konuşmazlar. Hoş, konuşmasalar ne olur diyeceksin, Allah var diyeceksin… Gel gör ki, Allah da ömrü heba etmeyip iz bırakmamızı öğütlüyor.
“Bunlar onlardır ki, gelip gittiler
Gelip de iş bu cihanda nettiler?”
Sözün en başında, Şükrü Erbaş şiirinin beni değerli üç ismi yazmaya sevk ettiğini belirtmiştim. Peki neydi bahse konu dizeler:
“Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin, perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendisiyle dolu olanın..”
Bu dizeler insanı rahat komaz. Hikâye yazdırır, şiir yazdırır. İnsanın içini kanatır.
İleriki günlerde Rahmi Eray’ı da aynı minval üzere anlatmaya çalışacağım.
Zaten biliyoruz ki, “İçimizde sevdiklerimizin sesi mütemadiyen konuşur. Onları çok uzaklara uğurlamış olsak bile…”
Şerif Aydemir
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK - 15.12.2025
- OCAKTAKİ ATEŞİ TAZELEDİK-İÇ EVİNİ GÖKLERE TAŞIYANLAR - 01.11.2025
- GÖLGENDE GÜL ÜŞÜDÜ - 06.02.2024
- KARANLIKTAKİ BEYAZ KUŞLAR - 30.01.2024
- ILIK DUYGULAR EĞLEŞSİN YÜREĞİNDE - 10.08.2023
- KİMİN YÜREĞİNDE YARA İZİ VAR? - 27.06.2023
- BİR SOĞUK YEL ESER, ÜŞÜR ÖLÜM BİLE - 12.05.2023
- BU DAĞLARIN KARI ERİMEZ - 11.05.2023
- İÇİMDE DOLAŞAN, GEZEN BİRİ VAR - 10.05.2023
- HAYATI BİZE ACILAR ÖĞRETİYOR - 09.05.2023
- İYİLİK TÜTERDİ NEFESLERİNDEN - 08.05.2023
- BİR NALINA BİR MIHINA… - 07.05.2023
- İNSAN DEDİĞİN NE Kİ, BİR AVUÇ İÇLENİŞ… - 06.05.2023
- ARTIK İYİLİĞİ HATIRLATACAK GÜZEL SÖZ SAHİPLERİ GEZİNMELİ ARAMIZDA - 05.05.2023
- ÜSTÜNE BİR TAŞ ÇEKİP YATANLARI ÖLÜ MÜ SANIYORUZ..? - 04.05.2023
