SULTANA MUTHAÇ OLMAYAN DÜNYANIN SULTANIDIR

Yine bahar dirildi. Güneşin dokunduğu her yerden yeşil püskürüyor. Sular âzad olmuş, yaprak kımıl kımıl…

Fethi Gemuhluoğlu gibi haykırasım var: Kurda, kuşa, dikene, gevene, cümleye selâm..

Güngörmüş bir yüz gibidir şimdi çeşme başları. Dağ kokuları taşır. Küçük vadilerin mutlu esintileri, köklere ulaşan suyun şen çağıldayışları dolar insanın ruhuna.

Bayılıyorum şu şairlere; C. Sıtkı Tarancı, baharı, “Erik ağacının gelin olduğu gün” diye tarif etmişti.

Erik, zerdali, badem erken çiçek açar, tomurcuğa erken durur. Ah keşke şimdi, askerden dönen evlâdına sarılan bir baba gibi sarılıverseydim o körpe badem ağaçlarından birine…

Bahar gelince gönlüm balkonlara sığmıyor bu şehirde. İki saksı çiçeği beni kesmiyor. Kırlara, dağlara, ırmaklara doğru yürümek geçiyor içimden.

Bir göl kenarında taş sektirsem. Göğsüne kına yakmış bir kayaya sırtımı versem. Üğünmüş topraklara belensem boylu boyunca.

Sonra; tozlu, kesekli bir köy yoluna düşürsem adımlarımı. Teoman Alpay’ın, “Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım” hicaz şarkısı da dilimin ucunda olsa. Yok yok, orada şarkı gitmez, en iyisi bir türkü tuttursam… Söyledikçe gün uzasa, ömrüm artsa. Meselâ, Selda Bağcan’ın Sivas türküsüne bağrımı açsam:

Küçükten yâr seveni,
Leyli de yâr, loylu da yâr, loy loy
Cennete gönderseler,
A leylim nenni de, kınalım nenni de nenni.

Toprağa uzak olmak, hayata uzak olmakmış. Eskiler öyle dermiş. Başkasını bilmem ama toprağa ayağım değince hemen çocukluğuma doğru kulaç atarım ben. Çocukluğumu özlerim.

Bizim Serhat Kabaklı Başkan, Elazığ’a gidip dönmüştü. Dedi ki, “Memleketinizi özlediğinizi sanırsınız, gider bakarsınız ki, özlediğiniz çocukluğunuzmuş.”

İşte tam da hasretimizi tutuşturan köz, bu ocağın közüdür.

Orhan Veli ne güzel terennüm eder o duyguyu:

Çocuk gönlüm kaygılardan âzade
Şakağımda annemin sıcak dizi…

Demek, akıl esince kalkıp gitmek yetmiyor. Nereye gittiğine, ne götürdüğüne, ne bulduğuna bağlı…

Edebiyat profesörümüz ve romancımız Nazan Bekiroğlu söylemişti: Herkesin alıp başını gidesi vardır, ama aklındakileri sığdıracak valiz bulamaz.

İlahi hocam, aklımdakilerle gittikten sonra daha ne önemi kalır kırların bayırların!..

Dönüp bu defa kendime diyorum ki: Dur durduğun yerde. Bir kuytu köşede nefesin kesilir kalırsın sonra! Emekliliğin sınırını bil. Oturduğun ılık minderden ara sıra böyle geçmişe tatlı yolculuklar yap, eski ayları kesip kesip yıldız dik, sana yeter.

Gördüğünüz üzre söz de insan gibi, zamanında önünü kesmezsen alıp başını gidiyor. Hâlbuki benim başka diyeceklerim vardı.

Öyleyse bu kadar söz başı yeter.

6 Kasım 1983 Pazar.

Bir düğüne davetliydik. Şoförle birlikte beş kişi Anadol marka arabaya tıka basa dolup gittik.

Salonda bir gürültü, bir uğultu.. Sağa sola segirten çocukların sesleri, elektronik cihazların cızırtıları, baterinin dım tısları… Buna bir de şenlik diyorlar, neresi şenlikse? Vazife, ne yapalım katlanacağız.

Nihayet gelin damat sahneye geldi.

Pastalarını kestiler ve masa masa gezerek “hoşgeldin” yapıyorlar. Neden sonra bizim masaya da uğradılar. Aramızda sevip saydığımız bir büyüğümüz var, Ahmet Sait Ağabey, gelinin de akrabası oluyor. Beşimiz de o günün en yüksek kağıt parası olan 20 liraları gelinin boynundan aşağıya sarkan saten şeride iliştirdik. Hayırlı olsun dedik, vazifemiz tamam oldu. Gelinle damat turu bitirip çiçeklerle donatılmış yerlerine geçtiler. Biz de birazdan kalkıp gideceğiz.

Ahmet Sait Ağabey kulağıma eğildi, masanın ucundan elime kadife bir kese sıkıştırdı. İçinde bilezik varmış.

– Geline ver, selâm söyle, gel ki kalkalım artık!

Dediğini yaptım. Ama hiç bir şey anlamadım. O da bizimle birlikte 20 lira takmıştı. Bu da neydi şimdi? Mâdem bilezik verecekti, masamıza kadar gelmişken verseydi ya…

Üç beş gün geçti. Hâlâ bir yere oturtamıyorum. Düğüm gibi içimde kaldı.

Ahmet Sait Ağabey’i buldum. Münasip bir tarzda sordum:

– Önemli değil, dedi. Bileziği zaten geline almıştım. Fakat birlikte gittik, aynı masaya oturduk. Herkesin 20 lira verdiği yerde ben havalı havalı bilezik taksaydım sizi ezmiş olurdum. Hepsi bu…

Aradan onca yıl geçti. İnsanız işte; benim de enaniyetime yenildiğim, kaba nefsime söz geçiremediğim çok oldu. Ancak, bu hatıra uzaklarda, çok uzaklarda ateş böceği gibi yanıp yanıp sönmeye devam etti ve hep kendini hatırlattı.

Ahmet Sait Ağabey; pek belli etmezdi, iddiasızdı, sıradan biri gibiydi ama insanın üstüne böyle latif kokular yaymayı da iyi bilirdi. İnşallah gittiği ahiret yurdunda çokça ikrama kavuşmuştur.

Efendim, okuyabilirsek her insan bir kitaptır. Her insanda öğrenilecek bir bilgi, bir hâl mutlaka bulunur. Eğer dikkatli süzebilirsek… Kötü insan yoktur derler, belki makinasına kötü alet takılmış insan vardır. Yanlış ürün verir, biz onu kötü insan sanırız.

İnsan muhteremdir. Âlemin özetidir. Her insanın alnında bütün bir âlemin fihristi asılıdır.

Okumak farz kılınmıştır insana; kitabı, kâinatı ve kendisini…

Hikâye bu ya; devrin kralı çok kibirliymiş. Kimsenin aklını fikrini beğenmezmiş. Ondan bilgili, sezgili kimse olamazmış. Yerdeki karıncayı da, gökteki kuşu da ona sormak gerekirmiş. “Her insanda öğrenilecek bir bilgi vardır” sözünü işitince hiddeti çamur gibi dört yana sıçrarmış:

– Nasıl olur? Ben kralım; benim bilmediğim, başkasının bildiği ne ola ki?

Bir gün maiyetiyle birlikte seyahate çıkmış. Yemyeşil yaylalardan geçerken bir sürüye rastlamışlar. Adamlarına:

– Sürünün çobanını acele yanıma getirin, diye bağırmış.

Çoban, her bahar göğsünü yayla yelinde kabartan karayağız, hoş bir delikanlıymış. Büründüğü kebesinin altındaki sağlam duruşunu kralın huzuruna gelince de bozmamış.

Kral, sürünün önündeki semiz bir koyunu işaret etmiş:

– O kara koyunun sütünü sağ da bana getir, diye hiddetlenmiş.

Çoban, “Sultana muhtaç olmayan dünyanın sultanıdır” sözünü kulağına doldurmuş biriymiş meğer. Yaşına rağmen rüzgârın, yağmurun, güneşin ve toprağın eğitiminden geçmiş. Ağacın, otun, kurdun, kuşun dilini öğrenmiş. “Akıllı çoban koyunları gibi düşünür” öğüdünü bir an bile aklından uzağa düşürmezmiş.

– Kralım! demiş, dağ kokulu sesiyle. Bir koyunun değil bin koyunun sütü canınıza feda olsun. Ancak o kara koyun, yayladaki sarılı yeşilli bir ota çok düşkündür. Onu bu mevsimde yiyince sütü sıvılaşır, ishal yapar.

Çoban, sürünün ortasındaki iki çelimsiz koyunu göstermiş:

– Kralım! Bunların sütü ise tam da bu günlerde çok lezizdir. Çünkü yavaş yavaş otlanırlar, yediklerini sindirirler. Biz onları tırnaklarından tanırız. Etleri de sütleri de şifa verir.

Kral aymış ayacağı kadar. Utanmış ama belli etmemeye çalışıyormuş.

– Yahu, demiş içinden. Biraz daha konuştursam bu çoban bütün cahilliğimi ortaya dökecek. Şimdi öğrendim ki, her şeyi bilmek mümkün olmadığı gibi gereği de yokmuş zaten. Herkes kendi işini iyi bilirse mesele kalmaz, düzen yürür.

Coelho’nun Simyacı’sını okumuşsunuzdur. Orada da koyunlar, kendilerini güden çobanı eğitmişlerdi.

28.11.2011 Çarşamba.

Türk Edebiyatı Vakfı’nda Fatih Çıtlak anlattı:

Bir adam 20 yıl araştırma yapmış; hangi hayvanlar yumurtlar, hangileri yavrular, diye. İhtisas sahibi olmuş. Uzun uzun listeler hazırlamış. Bir hayvan gördüğünde veya sorulduğunda hemen açıyor listelerini bakıp buluyormuş. Böyle böyle; arazide, ormanda, köylerde araştırmaya devam ederken yağmurlu boranlı bir günde ilk gördüğü bir çiftçi kulübesine sığınmak zorunda kalıyor. Çiftçi, hemen ocağın ateşini harlıyor. Adam bir yandan üstünü kuruluyor, bir yandan da çayını yudumluyor.

– Hayrola? diyor, çiftçi. Seni buralara getiren nedir?

Adam da anlatıyor araştırmalarını. Çiftciyi biraz küçümseyerek listelerini gösteriyor.

Çiftçi gülümsüyor:

– A evlâdım! Keşke daha önce bana gelseydin. Onca emeğin zayi olmazdı. Mesaini başka işlerde harcardın. Çünkü bunun için liste yapmana gerek yoktu; kulakları dışarıda olan hayvanlar yavrular, kulakları içeride olanlar yumurtlar.

Araştırmacı pusup kalmış.

İsmi lazım değil bir yazar da, “Baktım kördüğüm olmuş çözülmüyor, bir düğüm de ben attım” demişti bir marifet gibi.

Maharet ve hüner o ki; müşgülü çöze, hâl bile, yol aça… Aklı akla ulaya…

Orhan Şaik Gökyay Kastamonu’ya gider. Hemşehrileri ona ” Etli ekmek” ikram etmek isterler. Bir eve sipariş verilir, ardından da topluca kalkıp o eve varırlar. Etli ekmeği hazırlayan kadın yer ocağının başındadır. Sacın önünden, unun, hamurun, kab kacağın arasından yekinir ama bir türlü toparlanıp kalkamaz.

Kadın, Gökyay’a hitaben:

– Efendi, der. Hoş geldin, şeref getirdin. Kusuruma kalma, ayaklanamadım. Ama bilesin ki, gönlüm ayaktadır.

Orhan Şaik Gökyay, döner arkadaşlarına der ki:

– Bizi Millet yapan, bizi bu topraklarda tutan işte bu hasletlerdir. Hep gıpta ettim; yıllarca okullarda ders verdim, ilim meclislerinde bulundum, bin bir malûmat var aklımda; ama bu sezgi, bu hâl…

Namık Kemal de Münif Paşa için, “Geze geze, göre göre, okuya okuya cahil oldu” demişti. Bilgilendikçe bilgisizliğini anladı demek istemişti.

Bizim bir Reşat Şen Ağabeyimiz vardır. Onu da anmış olayım.

Reşat Ağabey, “Marmaratörler”dendir. Necip Fazıl Kısakürek’in, Mehmet Niyazi Özdemir’in, Üstün İnanç’ın dostlarından… Eski zamanlardan günümüze çağrılmış hoş, makbul bir adamdır. Sohbet dervişi. Hâl yolcusu… Derdini âleme yayıp inleyen biri değildir. Dünyaya ait gamı kasaveti bir koyunun derisini yüzer gibi üstünden sıyırıp atmıştır. İyilik tüter. Yunus’un kuyu başındaki dertli dolabınca bir yerden alır, bir yere boşaltır. Gittiği mekânda çok kalmaz, gönül sular geçer. Hiç bir işe acelesi yoktur ama gideceği yere de zamanında varır. Minnetsizdir. Dostluğu sıdkı bütündür. Ara sıra Eskader’e gelir. Bir çay içimi kadar oturur, cezvesi kaynadı mı kalkar yola düşer.

06.06.2016 Pazartesi günü Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin bir köşesinde oturmuş Reşat Ağabey’le sözü söze katıp dilimizi perdahlıyoruz. Kendisine kıymet verdiğimi biliyor. Bir ara nefsini okşadığımı hissetti herhalde. Rahatsız oldu:

– Bana eziyet etme, diye celâllendi. Beni bana bırak! Kendi safımı, rütbemi biliyorum. Ben hazırda olsam saymazlar, kaybolsam aramazlar…

Sözün büyüsüne inanırım. Çarpıldım. Nutkum tutuldu, kaldım öylece. Sonradan öğrendim ki, bir “Ulu Gönül”ün sözüymüş bu ama Reşat Ağabey kendi üstüne biçmiş. Nasıl da kip oturmuştu. Şu koca dünyada Reşat Ağabey’le ikimiz baş başa kalsak inanıyorum ki, onun yârenliği bana yeter.

Kelimelerin gücü bir yere kadar. Aslolan hâl bilmek, hâl kuşanmaktır.

Mesnevî’de (cilt 4,3000) geçer. Hz. Pir der ki: Hâldaşlık dildaşlıktan üstündür. Eğer her gönül hâl sırrını işitebilseydi; bu cihanda söze ve sese hacet kalmazdı.

Hâliniz, gönlünüz şen olsun efendim, huzurla dolsun.

Şerif Aydemir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir