KALELER ŞEHRİ

“Kaleler şehrine hoş geldiniz” yazıyordu. Büyüleyici bir masalın içindeydi sanki. 

Öldüm de yeni bir dünyaya mı geldim diye düşündü Mestan. Anlatamadığı ve ihtiyacını hissettiği her şeyin bir kalesi vardı burada, kötü şeyler dışında…

Dinlenmenin, susmanın, vazgeçmenin, özlemin, vicdanın, merhametin, affetmenin, değişimin, huzurun, hayal kurmanın, özgürlüğün, samimiyetin, boş vermenin… Hatta uykunun bile… En ihtişamlısı, en uzaktaydı. Baktıkça ne kadar büyük olduğunu fark etti.

Mestan, bütün kaleleri arkasında bırakıp en uzaktakine ulaşmak istiyordu. Ama bir tuhaflık vardı. Yaklaşmak için attığı adımların faydası yoktu. Anlam veremedi.

Şehrin insanları… Daha önce hiç görüşmemişler gibi yabancı, hiç ayrılmamışlar gibi samimiydiler. Kimse birbirine rahatsızlık vermiyordu. Kalabalıktı ama kimse kimseye çarpmıyordu. Aynı zamanda ıssızdı ama bu insanları tedirgin etmiyordu. İmkansızlığın olmadığı bir yerdi burası. İyilik ziyan olmuyordu. İnsanların yüzlerinden; “İnsan insanın kurdu değil, yurdudur” cümlesi okunuyordu.

Şehrin hayvanları, insanlara saldırmıyor, uzuvlarındaki eksiklik, kusur sayılmıyor, uçamayan bir kuşu, diğer hayvanlar avlamıyordu. Ağaçlar meyveye durmuyor diye kesilmiyordu. Her yeri kuşatan çiçeklerin rayihasıyla kötü kokular hissedilmiyordu.

“Cennete geldim” dedi, Mestan. En uzaktaki kale hâlâ aynı şekilde görünüyor, az ilerde, bir kız çocuğu yürüyordu.

“Hişşt! Küçük kız, bana şu uzaktaki kalenin adını söyler misin; neden oraya ulaşamıyorum?” diye sordu. Kız çocuğu, kalenin “Kendini bulma kalesi” ve oraya gitmenin birçok yolu olduğunu, oraya ulaşmak için ise çok yürümesinin gerekmediğini söyledi. Mestan, hiçbir şey anlamamıştı. Önce “Dinlenmenin kalesinde”, yorgunluğunu giderdi. “Vazgeçmenin kalesinde”, gereksiz olan her şeyden kurtuldu.

Vazgeçemediklerini, Boş vermenin kalesi”nden aşağı bıraktı. “Affetmenin kalesi”nde, sevdiklerine sarıldı. “Susmanın kalesi”nde, bazı gerçeklerle yüzleşmek; onu yormuştu. “Değişimin kalesi”ne gitmek istedi sonra. Oradan çıktığında, uzaktaki kalenin olmadığını gördü. Biraz geriye gitti ama yine bulamadı. Küçük kızın dediğini, şimdi anlamıştı. “Kendini bulma kalesi”, herkes için farklıydı. Mestan için bu, “Değişimin kalesi”ydi.

“Değişimin kalesi”nde, kısacık bir anda yaşadıkları onu bambaşka bir yere sürükleyecekti. “Kendini bulma” kalesinden çıkıp “merhaba” dedi, yeni hayatına.

Rumeysa Solmaz

“Kaleler şehrine hoş geldiniz” yazıyordu. Büyüleyici bir masalın içindeydi sanki. 

Öldüm de yeni bir dünyaya mı geldim diye düşündü Mestan. Anlatamadığı ve ihtiyacını hissettiği her şeyin bir kalesi vardı burada, kötü şeyler dışında…

Dinlenmenin, susmanın, vazgeçmenin, özlemin, vicdanın, merhametin, affetmenin, değişimin, huzurun, hayal kurmanın, özgürlüğün, samimiyetin, boş vermenin… Hatta uykunun bile… En ihtişamlısı, en uzaktaydı. Baktıkça ne kadar büyük olduğunu fark etti.

Mestan, bütün kaleleri arkasında bırakıp en uzaktakine ulaşmak istiyordu. Ama bir tuhaflık vardı. Yaklaşmak için attığı adımların faydası yoktu. Anlam veremedi.

Şehrin insanları… Daha önce hiç görüşmemişler gibi yabancı, hiç ayrılmamışlar gibi samimiydiler. Kimse birbirine rahatsızlık vermiyordu. Kalabalıktı ama kimse kimseye çarpmıyordu. Aynı zamanda ıssızdı ama bu insanları tedirgin etmiyordu. İmkansızlığın olmadığı bir yerdi burası. İyilik ziyan olmuyordu. İnsanların yüzlerinden; “İnsan insanın kurdu değil, yurdudur” cümlesi okunuyordu.

Şehrin hayvanları, insanlara saldırmıyor, uzuvlarındaki eksiklik, kusur sayılmıyor, uçamayan bir kuşu, diğer hayvanlar avlamıyordu. Ağaçlar meyveye durmuyor diye kesilmiyordu. Her yeri kuşatan çiçeklerin rayihasıyla kötü kokular hissedilmiyordu.

“Cennete geldim” dedi, Mestan. En uzaktaki kale hâlâ aynı şekilde görünüyor, az ilerde, bir kız çocuğu yürüyordu.

“Hişşt! Küçük kız, bana şu uzaktaki kalenin adını söyler misin; neden oraya ulaşamıyorum?” diye sordu. Kız çocuğu, kalenin “Kendini bulma kalesi” ve oraya gitmenin birçok yolu olduğunu, oraya ulaşmak için ise çok yürümesinin gerekmediğini söyledi. Mestan, hiçbir şey anlamamıştı. Önce “Dinlenmenin kalesinde”, yorgunluğunu giderdi. “Vazgeçmenin kalesinde”, gereksiz olan her şeyden kurtuldu.

Vazgeçemediklerini, Boş vermenin kalesi”nden aşağı bıraktı. “Affetmenin kalesi”nde, sevdiklerine sarıldı. “Susmanın kalesi”nde, bazı gerçeklerle yüzleşmek; onu yormuştu. “Değişimin kalesi”ne gitmek istedi sonra. Oradan çıktığında, uzaktaki kalenin olmadığını gördü. Biraz geriye gitti ama yine bulamadı. Küçük kızın dediğini, şimdi anlamıştı. “Kendini bulma kalesi”, herkes için farklıydı. Mestan için bu, “Değişimin kalesi”ydi.

“Değişimin kalesi”nde, kısacık bir anda yaşadıkları onu bambaşka bir yere sürükleyecekti. “Kendini bulma” kalesinden çıkıp “merhaba” dedi, yeni hayatına.

Rumeysa Solmaz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir