Şairlerin mısra mısra anlattıkları bu kadim şehrin bir kalbi varsa eğer, o kalp bana göre kesinlikle Eminönü’dür derim. Cüssesinden daha ağır yükleri taşıyan hamalları, maaile çeyiz alışverişine çıkmış dünürcüleri, taze çekilmiş kahve kuyruğundaki kahve tutkunları, meydandaki güvercinleri besleyen neşeli çocukları, martıları peşine takan vapurları, türlü sebeplerle oradan oraya koşturan insan seliyle ve tüm renkleriyle tam bir karınca yuvasını andırıyor bu tarihi yarımada.

Henüz denizin dibine inşa edilen tüplerin içinden geçen trenlerin olmadığı yıllarda bir yakadan diğerine geçmenin en kestirme ve en keyifli yolu vapur yolculuklarıydı. İskelenin kapıları açılınca vapura koşar adım gitmek çocuk kalbimin ritmini hayli artırırdı. Güvertenin en uç kısmına koşup vapurun beyaz köpükler çıkara çıkara iskeleden uzaklaşmasını izlerken, martılarla yarışmak oyun gibiydi. Çocukluğumda Eminönü’ne gitmek demek bu oyunu oynayacak olmak demekti benim için. Üsküdar’a giden vapurlar Eminönü iskelesinden kalkardı çünkü. O yıllarda Eminönü’nün curcunası bir hayli korkuturdu beni. Etrafımdaki kalabalığa ürkek bakışlar atar, annemin eteğine sımsıkı yapışırdım vapura binene dek. Sonraki yıllarda o kalabalığın bir parçası olmaktan keyif alacağımı düşünemezdim bile. Bugünse meydanın orta yerinde gözlerimi kapatıp Eminönü’nün müziğini dinliyorum keyifle… Yeni Cami’den başlayıp Rüstem Paşa’ya, oradan ta Süleymaniye’ye dek uzanan ezan sesleri, yıllanmış hanların en izbe köşesindeki atölyelerden gelen çekiç seslerine karışarak kulağıma ulaşıyor. Meydana saçılan yemlerin peşinden uçuşan güvercinlerin kanat sesleri, Galata Köprüsü’nde balık tutanların denize fırlattıkları olta sesleri, istasyona yanaşmakta olan tramvayların korna sesleri, iskeleden kalkan vapurların düdüğü, o vapurların peşine takılan martıların çığlıkları… Bitmeyen bir senfoni gibi. Bu çok sesli, çok renkli hal, sonsuz bir hızda akan zaman insanı sarhoş ediyor adeta. Bu baş döndürücü güzellikteki semti kelimelerle anlatmak; doğadaki tüm renkleri, her bir tonuyla birlikte saymaya çalışmak gibi. Neresinden başlasam, nasıl yapsam da hiç bir detayı atlamadan bir çırpıda anlatıversem diye telaşlanıyorum, sanki bu mümkünmüş gibi… Madem mümkün değil, o halde ben de renk renk, ton ton, hikâye hikâye anlatırım kelimelerim yettiğince.

Bizans’tan Osmanlı’ya değin tarih boyunca bir liman bölgesi olarak kullanılmış Eminönü. Limana yanaşan gemilerden indirilen ithal malların bu semtte depolanması sebebiyle de denizcilerin ve tüccarların uğrak noktası olmuş. Hem bu yoğun kalabalığın ağırlanabilmesi hem de depo, yazıhane gibi ihtiyaçları karşılayabilmesi için Yeni Cami ve Mısır Çarşısı’nın arkasında kalan alanda sayısız hanlar inşa edilmiş. Genellikle iki kat üzerine inşa edilen bu hanların giriş katında tüccarların birlikte yolculuk ettikleri atları, üst katında da yolcuların kendileri konaklarmış. Bugün pek çoğu atölye ya da iş merkezi olarak kullanılan yüzlerce yıllık bu hanlardan ne çok yolcu gelip geçmiş, ne çok hikâye yaşanmış… İşte o hikâyelere konu olan mekânlardan bir tanesi de yıllara meydan okuyan Büyük Valide Han’ın içindeki İrene Kulesi.

Bir Orta Bizans mirası olan yapının tam olarak ne zaman ve ne sebeple yapıldığı, tarih boyunca hangi amaçlara hizmet etmek için kullanıldığı gibi soruların net ve kesin bir cevabı olmamakla birlikte hakkında pek çok rivayet ve efsane bulunmakta. İlk inşa edildiği dönem olan onuncu yüzyılda limanların güvenliği için bir çeşit gözetleme kulesi olduğu iddiası da mevcut, bölgede bulunan hapishanenin güvenlik kulesi olduğu da. Limana hâkim yüksek bir konumda olması ve Bizans dönemi yazılı kaynaklarında bu bölgeye yakın bir hapishanenin bulunması dolayısıyla iki iddianın da gerçek olması mümkün. İyi bir Bizantolog olan Semavi Eyice’ye göre ise İrene kulesi Sultanahmet’teki Bizans Sarayı’nın bir koruma karakolu olarak kullanılmış.

Kulenin varlığından bahseden en eski kaynak, 1400’lerin sonlarında yaşamış Petrus Gyllius adlı bir seyyahın yazdığı “İstanbul’un Tarihsel Topoğrafyası ve Tarihi Eserleri” isimli kitabıdır. Kuleye “İrene Kulesi” ismini veren de bizzat seyyahın kendisi olmuş. Gyllius, Bizans yazılı kaynaklarından Konstantinopolis içinde üç tane İrene Kilisesi‟ni olduğu bilgisini öğrenmiş ve bu kiliselerin yerini araştırmaya başlamış. Seyyahın vardığı sonuca göre bu kiliselerden bir tanesi bugün Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki Aya İrini Kilisesi’dir. Diğeri ise Haliç’in kenarında bulunan Şehit İrene Kilisesi’dir ve bu kiliseden geriye hiçbir iz kalmamıştır. Üçüncü kilisenin ise bugün Mercan olarak adlandırılan bölgedeki bu kule civarında olduğunu düşünen seyyah kuleye de İrene ismini vermiştir. Bahsi geçen İrene’nin, Azize İrene mi yoksa Bizans dönemi imparatoriçesi olan İrene mi olduğu konusu ise muamma.

Evliya Çelebi’nin XVII. yüzyılda yazdığı Seyahatname’sine göre ise fetihten sonra, sarayın doktorlarından olan Cerrah Mehmet Paşa bu bölgeye bir saray inşa ettirmiş ve kuleyi de sarayının “cihannüma”sı yani seyir kulesi olarak kullanmış.

Sonra nedendir bilinmez sarayın yerine dönemin padişahı IV. Murat’ın annesi Mahpeyker Kösem Sultan tarafından üç avlulu büyük bir han yaptırılmış. Devrin padişahının annesi olması sebebiyle de “Büyük Valide Han” ismini almış. Asıl ilgi çekici hikâye ise hanın inşa edilmesinden sonra başlamış. Kösem Valide Sultan tarafından yaptırılan Üsküdar’daki Çinili Külliyesi’nin vakfiyesi olarak inşa ettirilen handaki üç yüz adet dükkân; imalathane, büro ve depo olarak hizmet vermekte ve yine bekâr odaları da kiralanarak geliri Çinili Külliyesi’ne aktarılmakta imiş.

İddiaya göre Valide Sultan, hanın sınırları içinde kalan bu Bizans mirası kulenin kullanımını kendine ayırmış ve servetini bu kulede saklamış. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde, bu bilgiyi Köprülü Vezir Paşa’dan öğrendiğini söyler. Ayrıca Naima’nın 1569 ile 1591 tarihleri arasında kaydettiği Vakanüvis’inde Büyük Valide Han’ı ile ilgili şu bilgiler yer almaktadır: “Mercan çarşısında bina ettiği han ki Valide Hanı dedikleri muazzam handır; o handa yirmi sandık filorin altını bulundu, anı dahi miriye aldılar.” Naima’ya göre Kösem Valide Sultan büyük servetini bu handaki odalarda saklamış, Valide Sultan öldürüldükten sonra da devlet tarafından servetine el konulmuştur. Büyük Valide Han’ı içinde saklı olduğu iddia edilen bu hazinelerle ilgili hikâyelerde bahsedilen kulenin İrene Kulesi olduğu rivayet edilmektedir.

On yedinci yüzyıl Osmanlı’sında, dönemin valide sultanı tarafından inşa ettirilen, içinde hazineler saklanan bu tarihi han bugün artık ayakta kalabilmek için tüm gücüyle direniyor. Çakmakçılar Yokuşu’ndaki ana giriş kapısından içeri girip hanın; bu elden ayaktan düşmüş, alları pulları dökülmüş halini görmek içimi acıtıyor. Evin haylaz oğlunun emek vermeden hazıra konduğu serveti çarçur etmesi gibi, bu kadim şehrin ecdat yadigârı mirasına yaptığımız haksızlığa isyan edesim, bir köşeye ilişip gözyaşı dökesim geliyor. Nurettin Topçu’nun, Taşralı kitabında bir sabah namazı vakti Murat Hüdavendigâr’a giderek “’Atam’, dedim, ‘bizi kurtar, neslimizi kurtar, sana rica, minnete geldim!’” diye yazdığı satırları anmadan geçemiyorum. Murat Hüdavendigâr, Topçu’yu “Git, oğlum Yıldırım’ı gör. Büyük çileyi o çekti. Sana hepsini söylesin!” diyerek Yıldırım Han’a gönderiyor. Ben kime gitsem, şikâyetimi kime arz etsem bilemiyorum. Hanın büyük avlusundan ağır aksak adımlarla ilerleyerek kulenin de içinde olduğu üçüncü avluya doğru seğirtiyorum. Büyük Valide Han’ın Sağir Han (Küçük Han) denilen ve halk arasında söylene söylene Sağır Han’a evirilen bu kısmındaki odalarının pek çoğu imalathane olarak kullanılıyor ve genellikle nargile üretimi yapılıyor. Özgün mimarisinde üçüncü avlusunun genişliği yirmi üç metre ve her biri dört buçuk metre genişliğinde olan revaklarla (1) çevriliyken, revakların kaçak yapılarla kapatılarak odalara dönüştürülmesi sebebiyle kulenin avluyla ilişkisi kesilmiş. Günümüzde kuleye sadece iki metre genişliğinde daracık bir koridor üzerinden erişim sağlanabiliyor. Bu koridor öylesine daracık ve izbe ki yolun sonunda 1200 küsur yıllık tarihi bir kulenin olduğunu düşünmek, vakti zamanında Valide Sultan’ın hazinelerinin saklandığı böylesi bir güzellikle karşılaşmayı ummak mümkün görünmüyor.

Bundan birkaç ay öncesine kadar kule de atıl durumda ve perişan haldeyken, bugün restore edilerek şahane bir sanat galerisine dönüştürülmüş ve bir bakıma tarihe olan borcumuzu ödememize vesile olmuş. İçerisinde sayısız sanat eserinin bulunduğu galeri derin ve bol ışıklandırma yapılarak göz kamaştırıcı bir hale bürünmüş. Issız, loş, izbe ve bir parça da ürkütücü koridoru geçmeyi göze alarak galeriden içeri adım atınca bir daha bu büyülü mekândan ayrılası gelmiyor insanın. Mekânın yeni sahipleri kapısından içeri adım atan herkesle bu tarihi mirası paylaşacak kadar misafirperver. Ben de büyülenmiş bir şekilde galerideki eserleri uzun uzun inceleyip, bol bol fotoğraf çekmeden edemiyorum.
Ayşenur Aydemir
(1) Revak: bir yapının cephesinde bulunan ya da iç avlusunu çevreleyen, üzeri, kâgir ya da ahşap malzeme ile inşa edilmiş kubbe, tonoz ya da düz döşemelerle kaplı, yüzü kemerli olan yarı açık mekândır. Yapılarda revaklar duvarlara bitişik, örtülü, ön tarafı açık bir taşıyıcı sistemden meydana gelen mimari mekânlardır. Güneşten ya da yağmurdan korunma amaçlı işlevsel revaklara sundurma adı verilir.































- DOĞU TÜRKİSTAN’IN KÜLTÜR VE MEDENİYET TARİHİ - 17.02.2026
- ÇOCUKLUĞUMUN PERİLİ KÖŞKÜ; BULGUR PALAS… - 09.12.2025
- YUSUF EMRAH; RUHUMUN VAHYİ KESİLMİŞ, AKLIM PEYGAMBERİNE KÜSMÜŞ… - 07.12.2025
- KADIKÖY’ÜN BAŞINA BUYRUK SEMTİ; YELDEĞİRMENİ - 04.04.2023
- KÖSEM VALİDE SULTAN’IN HAZİNE ODASINDAN SANAT GALERİSİNE; İRENE KULESİ… - 17.03.2023
- SURİÇİ’NİN SESSİZ TANIĞI; TEKFUR SARAYI… - 05.03.2023
- ZAMANSIZ SEMT, ZEYREK… - 28.02.2023
