Eskader ve Fatih Belediyesi’nin iş birliğinde düzenlenen Bâbıâli Sohbetleri 443. toplantısında Doğu Türkistan Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Prof. Dr. Abdulhamit Avşar’ı ağırladı.
Konuşmasına kendi kişisel tarihini anlatarak başlayan Avşar, Doğu Türkistan’ın tarihi sürecini kronolojik olarak özetledikten sonra bugün gelinen noktada yapılması gerekenleri ve Doğu Türkistan Vakfı’nın faaliyetlerini aktardı. Doğu Türkistan’ın kültür ve medeniyet tarihi ekseninde gerçekleştirilen toplantı Ayşenur Aydemir’in moderatörlüğünde gerçekleşti ve yoğun bir ilgi gördü. Toplantı sonunda katılımcılar da Avşar’a çeşitli sorular ilettiler. Toplantının notları şöyle;
1961’de, Doğu Türkistan’ın işgalinden 12 yıl sonra, Afganistan’a çıkan bir ailenin çocuğuyum. Anne ve babam 1961 yılında Pamir dağlarını ve Pamir yaylasını geçerek 3 aylık bir yürüyüşle Doğu Türkistan’dan Afganistan’a gelmişler. Dayım yolda vefat etmiş. Mayıs ayı olmasına rağmen karlı, yüksek dağlar. Toprağa eşecek elde herhangi bir şey yok. Yol üstüne bırakmışlar, üzerine taş koymuşlar. Anneannem hep ağlardı. “Benim oğlumu kurtlar, kuşlar yedi, mezarı bile yok” diye.
Anlatılana göre çok şiddetli debisi olan ırmağın aktığı, yüksek dağların bulunduğu bir geçitten devam eden 3 aylık bir yolculuk bu. Çok sayıda insan yolda vefat etmiş, oralarda kalmış. Bozkırlarda, dağın eteklerinde kalmış.
Yine orada annemin sık sık anlattığı çocukluğumdan hatırladığım bir şey var. Bir gün etraflarını kurt sürüsü sarmış. Bir grup insan… Ellerinde bırakın bıçağı, herhangi bir şey bile yok. “Biz dedik ki kurtlar aç, biz de çaresiz. Bizi yiyecekler.” Mehmet Cantürk diye bir büyüğümüz vardı, Kayseri’de vefat etti. O, kurtların önüne doğru birkaç adım atmış ve kurtlarla konuşmaya başlamış. Ben onu, ‘Kurtları merhamete getiren adam’ diye makale olarak da yazdım. Biz “börü” deriz kurda. Hocam demek de “efendim” demektir. “Börü Hocam” demiş kurtlara. “Biz vatan için vatandan çıkan insanlarız. Biz işgal altındaki vatanımızdan, Afganistan’dan, hür dünyaya çıkmak istiyoruz ki maruz kaldığımız zulmü, eziyeti, komünizm işgalinin getirdiği felaketleri diğer insanlara anlatabilelim. Kalanların ızdıraplarına ses olalım. Sizler bizi yerseniz biz bu amacımıza ulaşamayacağız.” Bu şekilde biraz konuşmuş. Annem diyor ki “Kurtlar dinlediler, dinlediler, dinlediler. Döndüler gittiler.” Bunun gibi pek çok hikâye var o yolculuk sırasında başlarına gelen.
Ben 1964 yılında Afganistan’da dünyaya gelmişim. Ama anne babam Yarkent doğumlu olduğu için, benim memleketim de Yarkent olarak geçer.
Yarkent’in bir özelliği daha var. Son bağımsız Türk Hanlığının başkenti. Yarkent Hanlığı. Saidiye Devleti de deniyor.
Doğduktan bir yıl sonra da Türkiye’ye gelmişiz biz. Onun da ilginç bir hikayesi var. Doğu Türkistanlılar oradan çıkmış ama Çin takipte. Afganistan Hükümeti’ne, Zahir Şah var o zamanlar, demişler ki “Bunları geri verin. Orada bizim aleyhimize çalışıyorlar. Bunların bize iade edilmesini istiyoruz.” Afganistan Hükümeti çaresiz kalmış demiş ki “Bizim yapacak bir şeyimiz yok. Kendinize bir ülke bulun.” O zamanlar ABD ve Suudi Arabistan seçeneği gündeme gelmiş. Tabii, Mekke Medine’den dolayı oranın her zaman için bizim insanımızın zihninde, gönlünde ayrı bir yeri var. Daha evvel gidenler de var Suudi Arabistan’a. ABD demiş ki olduğu gibi götürelim. Oraya yerleştirelim.
Bunlar kendi içlerinde ne yapalım diye düşünmüşler. ABD’ye gitsek nasıl olur? Arabistan’a gitsek falan diye düşünürlerken Birleşmiş Milletler Mülteciler Komiserliği’ne gitmişler. Onlar demişler ki “Ne bunlarla uğraşıyorsunuz. Bakın şurada gördüğünüz bayrak var ya, 0 Türkiye Büyükelçiliği’nin bayrağı. Gidin onlarla konuşun.” O zamanlar Kaya Tokeri Büyükelçilik Müsteşarı’ymış. Bizim heyet gidince onlara demişler ki “Neredesiniz? Sizi bekliyorduk.” Aylarca bizimkilerin büyükelçiliğe yanlarına gitmelerini beklemişler. Bu, çok önemli bir şey. Neyse ondan sonra bizimkiler müracaat etmişler. Kaç kişinin Türkiye’ye geleceğine dair listeler vermişler. Suat Hayri Ürgüplü, o zamanlar Başbakan. Onun döneminde bizim heyet Türkiye’ye kabul edilmiş. Ama geldiğimiz zaman Süleyman Demirel hükümet kurmuş, Ürgüplü hükümeti değişmiş. Bizimkiler Demirel’i gördüğü için Demirel’i çok severlerdi. “Bizi Demirel getirdi” diye. Uzun zaman da oylarını Adalet Partisi’ni verdiler.
Kayseri’ye yerleştirilmişiz. Kayseri’de bir mahalle oluşturmuşlar. Şimdi ismi Ahmet Yesevi Mahallesi. Başlangıçta 110 aile varmış, bizden 2 yıl sonra bir kafile daha geliyor. Yaklaşık 140 ailelik bir Uygur topluluğu Kayseri’ye yerleştirilmişiz. Kayseri’ye niye yerleştirildik? Bu bir devlet aklı mıdır? Yoksa bu, “Uygurları Anadolu’nun ortasına koyalım. Orada sakin bir hayat sürsünler mi” dediler. Bilmiyoruz. Şunun için söyledim. Türkiye tarihinde bu çok vurgulanmaz. Malumumuz Anadolu Selçukluları yıkıldıktan sonra Beylikler kuruluyor. Türk Beylikleri. Bunların en büyüğü Eratna Beyliği. Sivas birinci başkent. Daha sonra Kayseri başkent oluyor. Sınırları Niğde, Kayseri, Sivas, Tokat, Erzincan’a kadar uzanıyor. Yukarıdan Ordu’ya kadar gidiyor. O dönemin en büyük beyliği. Bazı tarihçiler şöyle bir yorumda bulunuyorlar. Eratna Beyliği Osmanlı’ya yol açmamış olsa, Osmanlı’yı korumamış olsa Osmanlı Beyliği aradan çıkamazdı. Böyle de kritik rol oynamış bir beylik. Ve onun Alaaddin diye bir hükümdarı var. Ona Köse Peygamber diyorlardı. Adaletli davrandığı için. Onun bir oğlu var, ismini unutmuşum. Güdük Minare diyorlar Sivas’ta. Orada onun mezarı. Bu Eratna Beyliği bir Uygur Devleti. Yani Uygur Devleti’nin başkentine, Afganistan’a doğru çıkan Uygurları 1965 yılında yerleştirmişler.
İlkokulu, ortaokulu, liseyi Kayseri’ye okudum. Tabii bu lise, ortaokul yılları 12 Eylül dönemine denk geliyor. O kavgaları filan biraz gördük, biraz içerisinde bulunduk. Bulunmak zorunda kaldık o zamanlar. Mesela enteresan bir hatıram vardı. Atatürk Lisesi’nde okuyordum. O zaman proje okulları vardı. Ortaokul ve lise beraberdi. Biz ortaokul kısmındayız. Üçüncü sınıftayım. Lise son sınıfta da Recep diye birisi var. Recep, komünist, o zamanki tabirle. Her cuma günü sınıfa girerdi. “Burada Abdulhamit diye bir faşist varmış,” derdi. Benim adım Abdulhamit, memleket Türkistan. Buradan kendimizi kurtarmaya imkânımız yok. Her cuma günü beni döverdi. Ben işte 14-15 yaşlarında öğrenciyim. Her cuma günü İstiklal Marşı okumaya ağlayarak çıkardım. Sonra Endüstri Meslek Lisesi’ni okuduk. Mecburen o zaman Endüstri Meslek Lisesi’ne sınavla alıyorlardı. Onun elektronik bölümünü bitirdik. Orada bir derece yapma imkânı oldu. Üniversite çağına gelmiş ilk gençler bizdik Kayseri’deki Doğu Türkistanlılar içerisinde. Ama o zamanlar dershane vesaire yok. Danışman öğretmenlik de yok. Bir Ramazan günüydü. Oturduk bir arkadaşla. Onu da Moskova’da vurdular daha sonra. Bir sıralama yaptık. Ne fen ne Türkçe sosyal ne matematik, sayısal bilmiyoruz. Puanın yüksekliğine göre bir sıralama yaptık. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü üst sıraya yazmıştık. O zaman İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ydi. Ben de istiyorum mühendis olayım. Sınavlar açıklandı Gazeteciliği kazanmışız. Hocalarımız diyor ki “Sen okul birincisin. Ne işin var? Okul kontenjanı var. Oradan başka bir yere gir.” Sonra dedik ki ya nasip.
Çünkü enteresan bir şey yaşadım ondan önce. O zamanlar Güneş Gazetesi ek veriyordu. ÖSYM numaralarımıza göre kazanıp kazanmadığımıza bakıyorduk. Amcaoğluyla gittik, gazete kalmamış bayide. Yolda geçen birine sorduk. Gazete vardı elinde, sınav sonuç gazetesi. “Bakalım” dedi. ÖSYM numaramı söyledim. Baktı, dedi ki “Kazanamamışsınız.” Geldik eve. O gün akşam bir rüya gördüm. Rüyamda Turgut Özal, Kenan Evren, bütün o üst düzey insanları gördüm. Ne konuştuklarını şimdi hatırlamıyorum ama onlarla çok yakın temas halindeydim. Bana dediler ki, “sen Gazetecilik okulunu kazandın.” Rüyanın üzerinden birkaç hafta geçtikten sonra, bizim orada Anadolu Fuarı var o zamanlar, şimdi Kadir Has Kültür Merkezi oldu, orada dolaşıyordum. Bir rüzgâr esti. Bir gazete ayağıma yapıştı. Gazeteye baktım. 32 sayfalı gazetenin iki yaprağı ayağıma yapışmış, sınav sonuç gazetesi. Baktım orada benim numaram var. Kontrol ettim, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümünü kazanmışım. Dedim ki, bunu da gördükten sonra, ben bu kazandığım bölümü okumaya gideceğim. Bütün itirazlara rağmen.
Orayı bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Siyaset Bilimi alanında (SBF) Yüksek Lisans yaptım. Ardından aynı yerde Uluslararası İlişkiler alanında doktora yaptım.
1985-1986 döneminde Ramazan Bakkal abinin yapımcılığını yaptığı Duvarda Kan’da yönetmen asistanı olarak, Yeşilçam’da çalıştık. Daha sonra TRT’ye girdik. TRT’de çalışırken akademik kariyerime de devam ettim. 2022 yılına kadar TRT’de kaldım, prodüktör olarak. Azerbaycan Temsilciliği yaptım, Kazakistan Temsilciliği yaptım, İstanbul Bölge Müdürlüğü görevini üstlendim.
2022’de de profesör olarak İstanbul Ticaret Üniversitesi’ne geçtim. Orada bir müddet rektörlük yaptım, bölüm başkanlığı yaptım. Şu anda öğretim üyesi olarak aynı üniversiteye devam ediyoruz.
O kadar tatlı anlatıyorsunuz ki hocam. Böyle keyifle dinliyorum sizi. Ama tabii konumuz çok keyifli bir konu değil maalesef. Çok üzücü, can sıkıcı bir konu. Ben babamdan şöyle bir cümle duydum. “Türkiye’nin ayağına diken batsa bizim başımız ağrır,” İsa Yusuf Alptekin’in sözü. İsa Yusuf Alptekin ve Doğu Türkistan davasıyla başlayalım istiyorum. Neler söylersiniz?
Hakikaten Doğu Türkistan konusu, bugün için insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük dram. Tabii Gazze’de çok açık bir soykırım var. Biz bunu gördük. Ama Doğu Türkistan’da öyle bir soykırım var ki insanlar soykırıma uğradıkları halde gözyaşlarını bile göstermekten mahrumlar. Korkularından gözyaşlarını bile gösteremiyorlar. Ve hem fiziken hem ruhen özellikle 2016 yılından sonra büyük bir baskı, zulüm ve soykırıma uğramış durumdalar.
1949’da Doğu Türkistan işgal edildikten sonra bizim gibi, bizden daha önce, pek çok insan Doğu Türkistan’ı hür dünyaya anlatmak için mücadele etmeye başladılar. İsa Yusuf Alptekin’de Türkiye’ye gelmiş ve Doğu Türkistan için mücadele etmiş önemli bir şahsiyettir.
Ben 1982 yılında üniversite için İstanbul’a geldiğimde tabii, doğal olarak önce İsa Bey’e gittim, elini öptüm. Gazetecilik okuduğumu öğrenince, “Doğu Türkistan’ın Sesi isimli bir dergi çıkaracağız, orada bize yardımcı ol,” dedi. Haseki Hastanesi’nin tam karşısında Küçük Saray adlı apartmanın bir dairesinde Türkçe, Arapça, İngilizce üç dilde yayın yapan bir dergi çıkarttık. Başlangıçta Osman Zeki Soyyiğit Arapça tercümesini yapıyordu. İsmet Tümtürk İngilizce tercümesi yapıyordu o zamanlar derginin. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu da bizim yazı işleri müdürümüzdü.
Niyazi abinin Doğu Türkistan’ın Sesi dergisinde yayınlanan ilk şiiri Kaşgar’da Vakit isimli bir şiirdi. O zamanlar ezberlemiştim, şöyle başlıyordu sanırım;
Yer sofralarında sessiz bekleyiş
Kaşgar’dayız… Bir Ramazan vaktidir
Ferğana düzüne çoktan indi gün
İdgâh camiinde ezan vaktidir
Ezan’ın adı var sedası tutsak
Allahuekber’in nidası tutsak
İbadetler mevcut, edası tutsak
Kanımın içime sızan vaktidir
5-6 kıtalı bir şiirdi bu. Yani Doğu Türkistan’ın durumu bu. O zaman da bu, şimdi de bu.
Tabii İsa Yusuf Alptekin’in Türkiye’de Doğu Türkistan davasının tanınmasında, Türk kamuoyunda Doğu Türkistan davasının bilinmesinde, yaygınlaşmasında çok büyük bir rolü var. 1982’den, vefat ettiği 1995 yılına kadar yakınında olduk. Onunla birlikte çeşitli dünya liderlerine mektuplar yazardık. O söylerdi, biz yazardık. Hakikaten ömrünü bu davanın uğruna feda etmiş bir insan.
Şimdi Doğu Türkistan neresi? Biz niye Doğu Türkistan davasını yapıyoruz? Yani bu Doğu Türkistan denilen yer ne ki biz onun kaygısını taşıyoruz. Sizler sağ olun bu saatte yağmur altında gelip de böyle bir şeyi dinleme lütfunda bulunuyorsunuz. Çünkü içten gelen bir şey bu. 1933 yılında devlet kuruyoruz. Bu devletin adını Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti koyuyoruz. Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin başbakanı Sâbit Dâmolla. Aslında en önemli insan da o, devlet içerisindeki. Türkiye’ye gelmiş, eğitim görmüş. Doğu Türkistan’a dönmüş orada başbakanlık yapmış. 1933 yılında Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kurulduğu zaman politik konjonktüre baktığımızda şöyle bir manzara görüyoruz; Doğu Türkistan’ın batısında Batı Türkistan parçalanmış 5 ayrı cumhuriyet var, Sovyet devleti var. Stalin dönemi. Komünizmin en ağır, en şiddetli, en kıyıcı olduğu ve komünist ideolojinin dünyaya yaygınlaştırılması için büyük mücadele verildiği bir dönem. Doğu Türkistan’ın aşağısında Afganistan ve Hindistan var. Hindistan’da İngilizler var. Bizim doğumuzda da Tibet var. Kansu vesaire gibi yani Çin’in işgal ettiği bölgeler var. Yukarımızda Moğolistan var.
Moğolistan da Sovyet denetimi altında. Böyle bir konjonktürde bir devlet kuruyorsunuz. Devletin adına “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti” diyorsunuz.
“Doğu” diyorsunuz. Doğusu olan bir yerin batısı olması gerekiyor. Diyoruz ki “biz Türkistan’ın bütünü değiliz, doğusuyuz” diyoruz. Bir parçasıyız. Ve Türkistan diyoruz. Türk yurdu demek Türkistan. Biliyorsunuz Türkler kendi ülkelerine pek kendi adlarıyla devlet adı vermiyorlar. Başkaları diyorlar Türkistan’mış, Türkiye’ymiş diye. Türkistan denilmiş o coğrafyaya. Biz, Türklerin yurdu burası diyoruz. Biz Müslümanız diyoruz, İslam. İslam diyoruz yani biz Müslüman bir toplumuz. İnancımız Müslümanlık diyoruz. Ve biz Cumhuriyet’iz diyoruz. Yani bu, bütün İngiltere’ye, Sovyetler Birliği’ne, Çin’e karşı büyük bir başkaldırı. Büyük yürek isteyen, büyük idealizm isteyen bir şey. Uyguristan demiş olsalar, çünkü oranın halkı Uygur, muhtemelen Özbekistan, Kazakistan gibi Sovyetler Birliği içerisinde yer alır, bugün de bağımsız olurdu. Ama “biz buyuz” tavrını o zamanlar göstermişler. Orası çünkü Türklerin yurdu. Ve Yarkent Hanlığının yıkılışı olan 1754 yılına kadar, Doğu Türkistan hep Türkler tarafından yönetilmiş. Yani tarih ne zaman başlamışsa o zamandan beri Türkler tarafından yönetilmiş. Türkler göçebe diyorlar ya, Kazakistan’ın Almatı şehrinde Altın elbiseli adam diye bir şey bulundu. Ben Kazakistan’da bunun replikasyonunu gördüm. Ve bulunan eserleri gördüm o mezarlarda. Şu anda Kazakistan’da 8 tane var. Aynısı Doğu Türkistan’da da var müzelerde. Ama ortaya çıkartmıyorlar. Şimdi bu Türkler, M.Ö. 4. yüzyılda altından kefen örmüşler. Altından. Ve altından ördükleri kefenin her bir noktasına geometrik ve hayvan motifleri işlemişler. Geyikler, keçiler, oğlaklar, atlar vesaire. Bu insanlar at sırtında ok atarken altını nasıl böyle işleyebiliyorlar. Demek ki yerleşik medeniyetleri vardı.
Astana’da Kuday Nehri diye bir nehir var. Kuday Nehri’nin kenarında bir mezarlık var. Bu mezarlık Hunlardan itibaren kullanılan bir mezarlıkmış. Arkeolojik kazı yapılmış orada TİKA tarafından. Hem Hun mezarlığı var hem Göktürk mezarlığı var. Yani, demek ki 700-800 yıl orada defin faaliyeti yapılmış. Ama mezarlığın özelliği şu. Sonsuz bir ova. Irmağın kenarında. Etrafında birisini kovalamak için atacağın taş bile yok. Ama mezarlığın hepsi taştan yapılmış mezarlar. Yerleşik olmayan insan böyle kalıcı mezar yapmak ihtiyacı niye duyar? Gömer bir yere, üzerine bir tümsek yapar, devam eder. Demek ki o insanlar orada yerleşikler. Ve Hunlardan Göktürklere kadar yaklaşık 700-600 yıl orada insanlar yaşamışlar ve oraya defin yapmışlar. Ve taşla mezarlar yapmışlar. Doğu Türkistan’da o zamandan beri bu coğrafyanın çok önemli bir parçası. Sakalardan başlayıp bilinen tarih itibariyle Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklar, Büyük Selçukluların bir kısmı da Doğu Türkistan’a uzanır. Ve ondan sonra da yavaş yavaş bugüne gelen tarih, Moğollardan sonra Çağatayların bir unsuru da oradan geliyor. Ve en son Saidiye, Yarkent Hanlığı ile tarih bitiyor.
Doğu Türkistan’a Çin’in ilk işgali 1754’te. 1754’e kadar Çin orada yok. Diyor ki ben oraya gelmiştim. Gelmiş, iki yıl kalmış gitmiş. Tarihi böyle okursak, bütün Çin bizim demektir. Çünkü orada hüküm süren hanedanların çoğu Türk. Çin’in bugünkü anlatısı, “biz eskiden beri oradaydık, Batı ülkesiydi” falan gibi ama 1754’te geliyor. Aslında 1754’te gelen de gerçek Çinliler değil, Mançurlar. 1500’den 1911’e kadar Çin’i yönetenler Mançurlar. Mançur döneminde de Çin dediğimiz, bugünkü etnik kastettiğimiz Çinliler ikinci sınıf insan. Saç uzatamıyorlar, mahallelerinden dışarı çıkamıyorlar, devlet dairelerine giremiyorlar. Yani böyle dışlanmış bir toplum. 1911’de Çin ortaya çıkıyor.
Ama bu bağımsız olmak için mücadele süreci hiç kesilmiyor. 1754’te ilk işgalden sonra kurtuluş mücadelesi başlıyor. 1864’te biz devlet kuruyoruz Kaşgarya diye. Bu Kaşgarya da çok önemli. Yakup Han Bedevlet diye bir komutan tarafından yürütülüyor istiklal mücadelesi, başkenti Kaşgar. Onun için Kaşgarya deniliyor. O dönemin süper güçleri, Rus Çarlığı ve Hindistan’da egemen olan İngiltere ve Osmanlı Devleti tanıyor. Yakup Han Bedevlet, devleti kurduktan sonra ne yapıyor biliyor musunuz? Osmanlı’ya elçi gönderiyor, Osmanlı ona silah yardımında bulunuyor vs. Diyor ki “Biz kendimizi Osmanlı’nın tabi devleti olarak görüyoruz. Biz Osmanlı’ya bağlıyız,” Zaten Rusya, Osmanlı’dan kurtulmak için çalışıyor. Zaten İngiltere, Osmanlı’yı yok etmek için çalışıyor. Bağrında Osmanlı’ya bağlı devleti ister mi? Desteklerini çekiyorlar. 15 yıl sonra bu devlet tekrar işgal ediliyor.
Bu bir sitem değil. Türkistan insanının Anadolu’ya, Türkiye’ye bakışı anlamında söylenmiş sözler. O zamanda bile, o konjonktürde bile diyor ki biz Türkiye’ye bağlıyız. Biz Osmanlı’ya kendimizi tabi kabul ediyoruz. Padişah adına hutbe okutuyoruz. Bizim Doğu Türkistan’da Abdülaziz ve Abdulhamit isimleri Ahmet, Mehmet ismi kadar çoktur. İşte bundan dolayı benim ismim de Abdulhamit. Gelenekte Abdulhamit ismi yok. Osmanlı ile irtibat kurduktan sonraki bir süreç bu.
İşte 15 yıl sonra bu devlet yıkılıyor ve orada ilk defa o coğrafyanın adı değiştiriliyor. “Şincan” diyor bu işgalciler. Şincan, Çince’de yeni sınır, yeni fethedilmiş ülke demek. Zaten Çin kroniklerinde batı toprakları derler Doğu Türkistan’a. Yani kendisinin dışındaki topraklar. Şincan diyor, yani yeni sınır. Fakat bu adı, bugün nasıl kullanıyor biliyor musunuz Çinliler? Bizde Sincan var ya, Ankara Sincan, Afyon Sincan. Ben Azerbaycan’da görev yaptım, orada yine Sincan, Sincan Bayat diye yer adları var. Türkçedeki “sin” mezar taşı demek. Sincan da mezarlık anlamına geliyor. Ahlat’taki gibi üst düzeydeki insanların defnedildiği mezarlık anlamına geliyor. Çinliler bu benzerlikten Ş’yi S yaptılar. “Sincan”, diyerek sanki Türkiye insanı üzerinde “bak biz ismini değiştirmedik aslında. Türkçe olan bir kelimeyi kullanıyoruz” algısı vermeye çalışıyorlar.
Ve o tarihte Türk dünyası için özellikle önemi açısından iki şeyi daha zikretmek istiyorum. Doğu Türkistan’da, Kaşgarya Devleti’nin yıkılma arifesinde, Osmanlı-Rus savaşı çıkıyor. 1877-1878, halk arasında 93 harbi denilen savaş çıktıktan sonra, onun akabinde İngiltere ve Rus Çarlığı Doğu Türkistan’ı, birbirleriyle karşı karşıya gelmemek için, bir tampon bölge olarak, Çin’e devrediyorlar. Ama bu Osmanlı mağlubiyetinden dolayı oldu. Aynı şey Hindistan’da da oluyor. İngilizler Hindistan’ı 18. yüzyılda işgal ediyorlar. Türk devleti var biliyorsunuz orada. Hindistan, İngiliz işgaline kadar Türkler tarafından, daha 9. asırdan, 8. asırdan itibaren yönetilen bir coğrafya. İngilizlerin bu ülkeyi “güneş batmayan imparatorluğu”na ilhakı yine Osmanlı-Rus savaşı sırasındadır. Yani Osmanlı’nın orada yediği darbe hem Türkistan’da hem de Hindistan’da devletlerin kaybedilmesi gibi sonuçlar doğurmuştur.
Daha sonra 1911’de malumunuz Çin’de darbe oluyor. Mançu İmparatorluğu yıkılıyor. 1911’de Çin Cumhuriyeti diye bir devlet kuruluyor. O dönemde Doğu Türkistan da feodal valiler, yani özerk valiler tarafından yönetiliyor. Yani Çin hükümetinin Doğu Türkistan üzerinde çok bir etkinliği yok. Sadece formaliteyle bağlı. O dönemde Doğu Türkistan tarihinin en zulmetli, en karanlık olayları yaşanıyor. İsa Yusuf Alptekin, Doğu Türkistan Davası kitabında o dönemde Çinlilerin Doğu Türkistan’a uyguladığı işkencelerle ilgili en az 50 tane işkence örneği veriyor. O işkenceleri okurken bile insan dayanamıyor, ki o insanlar yaşıyorlar. Kaymakam geçerken kaymakama bakmak yasakmış mesela. Ayağa kalkacaksın, zaten de bakmak yasak. Göz göze gelirsen ceza yiyorsun. Zaten toprak elinden alınmış, çok ağır vergiler var vesaire gibi. Bizim insanımız da sürekli istiklal mücadelesi yürütüyor. Ve az önce bahsettiğim Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kuruluyor. İlk telgraf Türkiye’ye çekiliyor. Telgrafta “Gök Bayraktan Al Bayrağa selam olsun” deniliyor.
O dönemi araştırdım arşiv belgeleri üzerinden. Türkiye hükümeti de Allah için, çok sıcak bakıyor buna. Cumhuriyet Gazetesi günlük olarak bu olayları aktarıyor. Bu konuyla ilgili kamuoyu gündeminde de çok sevinç duyuluyor. Dışişleri Bakanı açıklama yapıyor.
Yeni Doğu Türkistan Devleti, Türk bayrağını alıyor. Sadece rengini değiştiriyor, bayrak olarak kabul ediyor. Çünkü bizim insanımız için Türkiye bir vatandır. Vatan-ı aslidir. Ve kendisi ne kadar zor durumda olursa olsun, Türkiye’ye her zaman büyük bir sevgiyle, yakınlıkla bakmıştır. Çin de bu nedenle en çok Türkiye’den korkuyor. Çin’in dünyada en çok korktuğu ülke Türkiye. Çünkü Türkiye’deki insanlar, Doğu Türkistan’a destek verdiği zaman, tarihin başka bir yöne döneceğini biliyorlar. Onun için de şu anda dünyada Çin’in en yoğun dezenformasyon faaliyetleri yürüttüğü ülke Türkiye’dir desem, herhalde yanlış konuşmuş olmam.
Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, Stalin’in ordularının girmesiyle, Sovyet işgaliyle 1937’de resmi olarak yıkılıyor. 1944’te bir devlet daha kuruluyor. Doğu Türkistan Cumhuriyeti. Bu sefer İslam ibaresi yok farklı olarak. Bu Cumhuriyet de 1949’a kadar devam ediyor. 1 Ekim 1949’da Komünistler, Çin Komünist Partisi, Çin’de iktidarı ele geçiriyor. Yaklaşık 20-25 gün sonra da Çin Kızıl Ordusu Doğu Türkistan’ı işgal ediyor. Ve Doğu Türkistan’ın makus talihi de böylece başlamış oluyor.
Abdurrahim Ötkür diye büyük bir şairimiz var. Onun “İz” diye bir romanı vardı. Önce yayınlandı bu roman. 1985’lerden 1992’ye kadar kısmî bir rahat dönem olmuştu, o zaman basılmıştı. Şimdi toplattılar. Ötkür de vefat etmişti Allah’tan, yoksa onu da toplama kamplarında, cezaevinde öldürürlerdi. İz’in içerisinde bir şiir var, “İz” diye, meşhur. Onun başlangıcında diyor ki Ötkür;
“Yaş idik müşkül seperge atlanıp çıkkanda biz,
İmdi çong kervan atalduk, kaldırup çöllerde iz!
Az iduk müşkül seperge, atlanıp yürgende biz.
Emdi çok karvan atalduk, kaldırıp çöllerde iz.”
Gençtik, çocuktuk biz, ata binip yola çıktığımız zaman. Şimdi kendimiz ata binecek kadar büyüdük. Çöl, bizde bozkır anlamına geliyor. Bu çöl sadece Türkiye Türkçesinde kumlu tepe manasında. Bütün Türk dillerinde çöl, bozkır anlamına geliyor. Azerbaycan’da da öyledir. Türkistan bölgesinde de öyledir. Orada şunu demek istiyorum. Yani bizim insanımızın kendine bakışı, tarihe bakışı, kültürüne bakışı bu. Ne olursa olsun bizim izimiz hiçbir zaman kaybolmayacak. Biz hep var olacağız, hep var olduk. Çünkü ülkenin sahibi biziz.
Doğu Türkistan davasını ve Gök Bayrak’ın hikayesini detaylıca anlattınız hocam. Şunu sormak istiyorum müsaadenizle. Gök Bayrak’ın altında bu kadar zulme ve soykırıma maruz kalan halk, kendi kültürünü, inancını yaşayabiliyor mu? Ve bu kültürü gelecek nesillere nasıl aktarıyor? Günlük hayatlarını merak ediyorum ben aslında o insanların.
Bugün Doğu Türkistan’daki insanlar milli ve dini anlamda nefes alamayacak bir durumdalar. Gerçekten nefes alamayacak bir durumdalar. Bunu vicdan sahibi herkes, bölgeye giden, bizatihi gören herkes itiraf ediyor, dile getiriyor. Mesela, en son Taha Kılınç Bey gitti, bizatihi görerek anlattı. Anlattıkları, yazdıkları ve gördüklerinin küçük bir kısmıydı. Birtakım videolar seyrediyorum ben gidenlerin paylaştığı. O videolarda, iletişimci olduğumuz için medya okur yazarlığı açısından baktığımız zaman ne kadar zulüm ne kadar baskı ne kadar sindirilmişlik olduğunu çok yakın görüyoruz.
Çin Komünist Partisi, Doğu Türkistan’ı işgal ettikten sonra ilk uygulamaya başladığı şey, Doğu Türkistan’a nüfus taşıma politikası oldu. O zamanki nüfus sayımına göre Doğu Türkistan’ın nüfusu 9 milyon civarında, 9.200 falan tam hatırlamıyorum. Ve Çinli nüfusu %1,5 civarında, %1,2 civarında Çinli nüfusu. Ama bugünkü vaziyete baktığımız zaman, Uygur Özerk Bölgesi diyorlar ya, Çinli nüfusu %50’yi geçmiş durumda. Ne kadar geçtiğini biz bilmiyoruz. Sistematik olarak önce şunu yaptılar. Tarım ve Çiftçi Ordusu var. Oranın askerlik sisteminde herkes askere alınmıyor. Bazıları da tarlada, bağda, bahçede çalıştırılıyor. Tarım Ordusu deniyor ona. O orduları sevk ettiler. Daha sonra ne kadar cezaevinden çıkmış insan varsa bütün Çin’in içerisinde, onları yerleştirdiler. Başlangıçta buydu. Bunu işgalden bugüne kadar sistematik olarak hep devam ettirdiler. Özellikle Sovyet Devleti’nin dağılmasından sonra, 1991’den sonra Çin bir şeyden korktu. Doğu Türkistan da tekrar bağımsız olur, Sovyet Devleti dağıldı. Hiç akla gelmedik beş tane devlet bağımsız oldu. Bütün Türkler bağımsız oldu. Uygurlar da bağımsız olur mu acaba diye. Ondan sonraki politikasında biraz daha şiddet, biraz daha baskıyı arttıran yeni bir politika ortaya koymaya başladılar. Bu politika nedir? Öncelikle yavaş yavaş Uygurcanın, Türklere ait dilin yasaklanması. Üniversite eğitimi yapan Uygurca bölümler vardı, bu bölümler kapatıldı. Daha sonra lise. Şu anda anaokulunda bile Uygurca yasak. Ondan sonra, tabelalarda Uygurca yazıyordu, Çince tabelaların ön plana geçirilmesi. Çinlilerin her şehrin içerisinde koloni oluşturacak şekilde yerleştirilmesi. Bürokrasinin, idarenin Çinliler tarafından oluşturularak Türklerin sistem dışarısında bırakılması gibi bir uygulamayla başladılar.
Daha sonra 2000’lerin başında, 2001 11 Eylül’den sonra ABD’nin terörizmle küresel savaş söyleminden yararlanarak Doğu Türkistan’daki insanların hak talepleri radikalizmle, İslami aşırılıkla tanımlanmaya başlandı. Aşırılıkla özdeşleştirecekleri bir örgüt adı da uydurdular. Bu örgütü de BM’nin terör lisesine aldıktan sonra İslamiyet’e çok daha yoğun, direkt, şiddetli bir baskı politikası kullanıp hayata geçirmeye başladılar.
Yani 2001’den itibaren Doğu Türkistan’daki İslami hayata karşı çok yoğun bir sindirme, yok etme politikası ortaya çıkmıştır. O dönemlerde mesela, camilerin kapısını yazı astılar: Kadınlar giremez, 18 yaşından küçükler giremez, Çin Komünist Partisi üyeleri giremez. Efendim, şu giremez, bu giremez, devlet memuru giremez, öğretmen giremez. Böyle on madde. Ve yine bizim kültürümüzde çok önemli yeri olan defin merasimlerini, düğünleri kısıtlamaya başladılar. Dediler ki, ölenleri ancak sabah namazından önce ya da yatsıdan sonra gömebilirsiniz. Dini, milli adetlere izin vermemek için. O görünürlüğü, bir yas, bir düğün, insanların bir araya geldiği, kendilerini hatırladığı, geleneklerini ortaya koyduğu önemli ritüelleri. Bunları yasakladılar.
Sonra yeni bir uygulama başlattılar. Dediler ki, -önceleri Doğu Türkistan’ı Çin’in kuyruğu gibi kabul ediyorlardı. Oraya tarım ordusu askerleri, olumsuz nitelikteki Çinliler yerleştirildiği için Fizan gibi bir anlayış vardı- 2000’lerden itibaren şöyle bir stratejik değişiklik yapmaya başladılar. Dünyaya açılmak için Doğu Türkistan’ı, Çin Halk Cumhuriyeti’nin başı yapmak. Yani orayı stratejik bir üst haline getirip, oradan dünyaya açılmak. Karadan açılmak için bir politika da geliştirmeye başladılar. İşte bu Kuşak-Yol Projesi, bunun en belirgin projesidir.
Orada kara yoluyla, şimdi tren yoluyla, Hazar üzerinden, İran üzerinden Pakistan, -Pakistan’ın bu arada kardeşlik hukukuna uymayacak şekilde Çin’e bir desteği var, bir otoban yaptırdı, Kaşgar üzerinden, Hint Okyanusu’na açılan bir otoban yaptırdı. Ve Çin ondan sonra Doğu Türkistan’daki stratejik yatırımlarını çok daha geliştirme imkânı elde etti. Ayrıca Pakistan toplama uygulaması sırasında da Çin’e çok büyük destek verdi. Bunlar da tabii vicdanımızı ağrıtan şeyler.
2009’lar, yani 2000’lerin sonunda şöyle bir şeye daha başladılar. Doğu Türkistan’daki fabrikalara Uygurları yerleştirmiyorlar. Oraya Çinli getirip yerleştiriyorlar. İşsiz kalan Uygurlara da “Biz bunlara istihdam sağlayacağız,” diyerek özellikle evlilik yaşındaki genç kızları, yani evlenmemiş genç kızları götürmeye başladılar. 18 yaşından, 20 yaşından itibaren kim var? Şu kadar insan, genç kız var. Alıp götürüyorlar Çin içlerine. Orada fabrikalarda çalıştırıyorlar. Tabii, esas amaç Çinlilerle evlendirmek. Böyle bir politik uygulama başladılar. Ve 2009’da Urumçi’de bir ayaklanma meydana geldi. Onun da gerekçesi şu: Zorla götürülen Uygur kızlarına eziyet ediyor Çinliler. Doğu Türkistan’da da bu duyuluyor. Urumçi’de barışçıl bir protesto düzenliyorlar. Diyorlar ki “Bizim kızlarımızı götürdünüz. Orada onlara kötülük yapıyormuşsunuz. Biz bunun sorumlularının cezalandırılmasını istiyoruz,” Bir arkadaşımız, o zaman Urumçi’deymiş, Türkiye’den, hâlâ görüşürüz. Hatta ilk haberi de o verdi, biz onun vasıtası ile dünyaya duyurduk. Dedi ki, “Öyle kanlı bastırdılar ki, biz akşamları Urumçi’nin kenar semtlerinden insanların yakılmış cesetlerin kokusunu alıyorduk.” Kaç kişiyi öldürdüler, kaç kişiyi içeri attılar, kaç kişiyi tutukladılar, kaç kişiyi yok ettiler bilmiyoruz. 2009’dan 2012’de Şi Cinping denilen şu anki diktatör, başlangıçta dünyada daha liberal olduğu düşünülen bir adamdı, ABD çok destekledi, Çin devlet başkanı, Çin Komünist Partisi genel sekreteri olmadan önce Türkiye’ye de geldi. Burada resmi ziyarette bulundu. Daha liberal bir politika uygulayacağı düşünülüyordu. 2012’de Komünist Partisi’ne girdi. 2014’te de genel sekreter seçildi. İlk ziyaretini de Haziran 2014’te Doğu Türkistan’a yaptı. Ve orada şöyle bir beyanatta bulundu. “Çin herkesin ortak vatanıdır. Uygurlar da vatanın farklı köşelerinde yaşamalıdır,” O tarihten itibaren mesela Turfan’ın bir mahallesini, bir köyünü alıyor, kaç kişi var? 500 kişi. Çin’in bilmem ne yerine orada yaşamaya mahkûm ediyor. Oradan götürüyor, buradan götürüyor. İnsan nüfusunu taşıyarak Doğu Türkistan’ın dinamizmini yok etmek için, azaltmak için. Özellikle genç nüfusu götürüyor tabii çalıştırmak istedikleri için. Ve orada zorunlu çalıştırıyorlar.
Mücadelemiz devam ediyor. Bu mücadeleyi Doğu Türkistan’da Uygurlar hiç bırakmadılar. Bunun için bütün bunlara rağmen orayı asimile edemeyeceğini görünce 2016 sonundan itibaren dünya tarihinin gördüğü en büyük soykırım projelerinden birine başladılar. Şöyle yapıyor. Mesela, bir Uygur yoldan geçerken bir Çinli güvenlik görevlisi “Gel buraya. Senin şu halini beğenmedin. Sen, sanki Allah dedin. Ben duyar gibi oldum.” Ya da “sen işte ne bileyim bu kıyafetinde nasyonalistlik yapıyorsun. Pan-Türkistlik yapıyorsun. Pan-İslamistlik yapıyorsun.” Hiçbir sorgu sual yok. Alıyor, toplama kampı denilen bir kamp var. Oraya götürüyor. Bir kitap çıktı Mihrabad Yayınlarından, Çin Kampından Nasıl Kurtuldum? isminde. Bir hanımefendi iki yıl kampta tutulmuş. Bir kandırmacayla Fransa’da yaşarken oraya götürülmüş. İki yıl orada kampta kalmış. İki yıl sonra Fransız hükümetinin baskısıyla bırakmışlar. Hatıralarını kaleme aldı. Editörlüğünü ben yapmıştım. Kitabı okuyamıyorsunuz. Kaç defa bilgisayarın başında tekme attım, bardak kırdım. Yani insan yüreğinin, insan gönlünün kaldıramayacağı kadar büyük bir zulüm, asimilasyon.
Bir genç kız intihar etmiş mesela kampta. Nasıl intihar ediyor onu bilmiyoruz ama toplama kampına konulma gerekçesi, komşusu namaz kılarken namaz kıldığını ihbar etmemesi. Bir sürü bunun gibi şeyler var. Falan zaman sen şöyle bir şey demişsin. Beş yıl evvel. Almışlar toplama kamplarına. Şu anda toplama kampları devam ediyor. Yani kaç milyon insan alındığını bilmiyoruz. Ama tahminimiz odur ki 7-8 milyon insan toplama kamplarına alındı. Toplama kamplarından çıkabilenler var. Çıkabilenler öyle bir halde çıkıyorlar ki artık o yaşıyor mu, yaşamıyor mu bilmiyoruz. Bazı videoları sızıyor, onlardan görüyoruz. Onlar var mı, yok mu, insan mıdır dönüşmüş bilemiyorsunuz. Başka bir mahluka dönüşmüş gibiler. Kadınlar, kızlar, erkekler, yaşlı insanlar, genç insanlar. 7-8 milyon insan bu metotla toplama kamplarını alındı.
Biliyorsunuz önce inkâr edildi. Daha sonra fotoğraflarla, belgelerle ispatlanınca bu eğitim kampıdır dediler. Bütün aydınları yani toplum için bir işaret verebilecek, bir yol gösterebilecek hemen herkesi içeri aldılar, toplama kamplarına aldılar.
Toplama kamplarının içerisinde 3-5 yıl tuttuktan sonra işte bu özellikle aydın insanlar için mahkemeler kurdular. İdama mahkûm olanlar var. Müebbet alanlar var. Onları bu sefer cezaevi hayatı bekliyor. “Çin işkencesi” diye tarihe yerleşmiş bir kavramla anılan bir milletin cezaevi işkencelerini düşünün. Mehmet Ali Tevfik var. Doğu Türkistan Milli Marşı’nın yazarı. Mehmet Akif’ten çok etkilenmiştir. 1940’larda öldürülüyor. Cezaevinde boynuna iki tahta takmışlar. Boynu var ortada, iki taraftan böyle dikdörtgen bir tahta. İki metrekare yere oturuyorsunuz. Başınızı duvara yaslayamıyorsunuz, öne koyamıyorsunuz. Ve kendi kanıyla duvara şiir yazıyor. Böylesine işkenceler var cezaevlerinde. Mesela İlhan Tohti diye bir Ekonomi Profesörü var. Doğu Türkistan’da Çinli memurların ayrımcılığına, onların Uygurlara, Türklere yaptığı baskılara karşı diyor ki “Çin Devleti’nin anayasasında bunlar yasak. Orası özerk bir bölgedir. Oradaki insanlara bu zulüm yapılmamalıdır. Devletimiz, Çin Halk Cumhuriyeti buna tedbir alsın.” Bu söyledikleri dünyaya yayılınca müebbete mahkûm ettiler. İdama mahkûm edeceklerdi ama dünyada duyulduğu için müebbete çevrildi. Şu anda cezaevinde, ne durumda bilmiyoruz.
Dünyanın farklı yerlerindeki Müslümanlar başta olmak üzere pek çok insana yapılan zulümler. Gazze’ye göz göre göre bir soykırım uygulandı. Ama biz gördük. Ağlayan çocuğu gördük. Bomba atılan evi gördük. Parçalanan kadını gördük… Gördük… Doğu Türkistan’ı göremiyoruz. Ama aynı şey daha şiddetli. Nasıl öldürdüklerini, nasıl yok ettiklerini, neler yaptıklarını görmüyoruz. Demin dedim ya konuşmanın başında, gözünün yaşını göstermesi bile yasak. Ağlayamıyor insanlar. Cezaevine aldıkları çocuklar var 2 yaşında, 3 yaşında, 5 yaşında… Çocuk toplama kampı diyoruz. Orada sözde ıslah ediyorlar. Çocuk, konulduğu günden itibaren Çinli gibi yaşatılıyor. Çin elbisesi giyiyor, Çin yemeklerini yiyor. Çin’in örf adetine göre yaşıyor. On binlerce, yüz binlerce çocuk var.
Ve toplama kampında tutulanlara şöyle bir şey yapmaya başladılar son yıllarda. Buna biz köle işçilik diyoruz. Oradaki uluslararası şirketlerin olsun, kendi büyük şirketlerinin olsun fabrikalarında çalıştırıp emek parası da vermiyorlar. Günde kaç saat çalışıyor, 10 saat mi çalışıyor, 20 saat mi çalışıyor bilmiyoruz. Pek çok Batı firması Doğu Türkistan’daki fabrikalarını kapattı. Pek çok marka dünyada protesto ediliyor. Zorunlu köle işçiliği, Doğu Türkistan’da köle işçiliği kullanıldığı için. Bu da şu anda Doğu Türkistan’da Çin’in uygulamakta olduğu zulüm politikasının bir başkası.
Ama bütün bunların içerisinde tabii ki bir ümit de var. Ben bunu sık sık anlatıyorum. Ben bir çalışma yaptım “Ulusların Ruhu” diye. Kitap. Orada o dönemi incelerken 1991 yılına ait bir şeye habere denk geldim. 16 Ekim 1991’de Azerbaycan bağımsızlığını ilan ediyor. Sovyetler Birliği daha dağılmamış. Azerbaycan Başbakanı Hasan Hasanov, Türkiye’ye geliyor ilk olarak. Diyorlar ki “Biz kardeş ülkeyiz. Bizi ilk siz tanıyın.” Türkiye’de seçim olmuş. Mesut Yılmaz hükümet, devam ediyor fakat Anavatan Partisi seçimi kaybetmiş. Hükümet kurma görevi Doğru Yol Partisi lideri Süleyman Demirel’e verilmiş. Ama hükümet de devam ediyor yeni hükümet oluşturulana kadar. Demirel açıklama yapıyor. Diyor ki “Koskoca Sovyetler Birliği’yle bizi karşı karşıya getirmeyin. Bırakın kararı biz verelim.” Safa Giray Azerbaycan kökenli Allah’tan, Dışişleri Bakanı, onun vasıtasıyla tanıyorlar. Allah’tan tanımışlar. Çünkü daha sonra kaçıncı sıraya düşerdik bilmiyorum tanımakta. Fakat diyeceğim şu, Süleyman Demirel gibi tecrübeli bir devlet adamı bir ay sonra Sovyet Devleti’nin çökeceğini tahmin edemiyor. Biliyorsunuz aralık sonunda da Sovyet Devleti çöküyor.
Çin’de çökecek. Şu anda Çin’de 15-20 günden beri Şi Cinping’le ordu arasında büyük bir sürtüşme var. Merkezi Askeri Komisyonun Başkan Yardımcısı’nı aldı görevden. Genelkurmay Başkanı’nı görevden aldı. Ordu direniyor. Çin Komünist Partisi tarihinde olmadığı kadar şu anda sarsıntı yaşanıyor.
Bir de Çin’de bizim anladığımız anlamda bir ulus yok. Yani Türk ulusu, Arap ulusu, Fransız ulusu diyeceğimiz bir ulus yok. Orada hanedanlıklar var. Orada böyle fay hatları var. Ve şu anda Çin içerisinde çok ciddi bir iktidar mücadelesi var. Sırf benim bildiğim 10-15 kadar bağımsızlık mücadelesi yürüten ulus var. Bayrağı, marşı olan.
Kısacası, Çin büyük bir baskıyla ayakta. Çin dağılacak. Çin dağıldığı zaman ABD ne yapacağını biliyor, buna göre politikasını yürütüyor. Japonya ne yapacağını biliyor, politikasını yürütüyor. Hindistan ne yapacağını biliyor, politikasını yürütüyor. Biz, Ukrayna’ya saldırmamış olsa Rusya da Çin’e karşı tavır almasını bekliyorduk. Çünkü yaşaması Çin’in zayıflamasına bağlı. Böyle bir durumda Türkiye’miz ne yapacak? Sovyetler Birliği dağıldığı zamanki gibi bir boşlukta mı kalacağız? Yoksa bir politikamız olacak mı? Çin dağılırsa, zayıflarsa, yeni bir durum ortaya çıkarsa biz orayla ilgili nasıl bir politika yürüteceğiz? Biz, Türkiye’de bunu da anlatmaya çalışıyoruz.
Öte yandan orası, Doğu Türkistan bizim ülkemiz. Altından köşkler, her gün bal kaymak dağıtsalar da biz ülkemizi istiyoruz. Biz bağımsızlığımızı istiyoruz. Biz kendi ülkemizde bağımsız olduktan sonra Çin’le de ilişki kurabiliriz diğer devletler gibi. Ama biz bağımsız olmak istiyoruz ve bu ümidimizi her zaman devam ettiriyoruz. İstiyoruz ki Türkiye’miz de orayla ilgili bir strateji geliştirsin ve Türkiye orada var olsun.
Bir anımı anlatmak istiyorum. Annem bir Ramazan günü yanında iki tane hanımefendiyle eve geldi. Bir tanesi sadece gülümsüyor. Böyle sizin gibi onun da çok tatlı bir siması vardı. Sadece gülümsüyor, hiç konuşmuyor. Bir tanesi de çat pat evet, hayır, tamam gibi bir şeyler söylüyor. Meğer Doğu Türkistanlılarmış. O sadece gülümseyen hiç Türkçe şey bilmiyor. Ve dünürler bunlar. Türkiye’ye gelmişler. Annem onlarla camide tanışmış, teravihte. Eve davet etmiş. Yaprak sarmayı öğretti. Oturup yaprak sardılar. Yaprak sarmayı bilmiyorlarmış, onlar üzüm yapraklarını hayvanlara veriyorlarmış. Tadını çok beğendiler. Gönül diliyle bütün bir gün konuştular iftara kadar annem ve o iki hanımefendi. Aynı dili bilmemelerine rağmen. Annem onlara şöyle bir cümle kurdu; “Biz nane ile yarpuz gibiyiz. Kardeşiz,” Bir süre görüşmeye devam ettik o hanımlarla. Sonra bir tanesi vefat etti. Diğeri de vatan hasretine dayanamadığı için ülkesine döndü. Uçaktan iner inmez tutuklanmış. Cezaevine atılmış, sonrası meçhul. Kendisinden bir daha haber alamadık. Aramızda böyle bir kardeşlik bağı var. Gök bayrak, Al bayraktan ne bekliyor diye sormak istiyorum?
Şimdi böyle bir toplantı bile bizim için büyük bir destektir. Bizim öncelikle en büyük ihtiyacımız ümidimizi yeşertecek, yeşil tutacak destekler. Biz inanmalıyız ki, evet, biz unutulmuyoruz. Kardeşlerimiz var, yakınlarımız var, akrabalarımız var. Bizi yalnız bırakmayacaklar. Öncelikle bunu bekliyoruz. Doğu Türkistanlı olarak ümidimizi ayakta tutmak, Doğu Türkistanlı olarak vatanla bağımızı devam ettirebilmek ve Doğu Türkistanlı olarak Türkiye ile Doğu Türkistan arasındaki var olan ilişkileri güçlü tutabilmek bunun için gayret ediyoruz. Ve tabii bizim Hazreti İbrahim’in ateşine su götüren karınca gibi, bazen böyle hissediyoruz kendimizi, ama sonuçta böyle karıncalara ihtiyaç var, ne kadar böyle karınca olursa biz o kadar mutlu olacağız. Ayrıca unutmayalım ki, tarihin sahibi var. Bazen sadece gayrete ihtiyaç olur.
Doğu Türkistan Vakfı Başkanı’sınız aynı zamanda. Vakıfta ne gibi faaliyetleriniz var hocam?
Çeşitli kültürel faaliyetlerimiz var. İnşallah Ramazan’dan sonra 15 günde bir söyleşiler düzenleyeceğiz. Türkiye Yazarlar Birliği, ile Doğu Türkistan okumaları düzenlemeyi planlıyoruz. Bir sertifika programı olarak, 10-15 haftalık.
Farklı kesimlerle temas kurup, kamuoyu oluşturmaya, onlara derdimizi anlatmaya çalışıyoruz.
Doğu Türkistanlı çocuklara eğitim vermeye çalışıyoruz. Vatansızlığı yaşamayan bilmez. Çocuklar var burada, yakın zamanda çıkmışlar yani 5 yaşında, 10 yaşında. O çocukların gözlerinden bile vatan kaybetmenin ne olduğunu anlıyorsunuz. Bu vatansız kalmak nedir derseniz, o çocukların gözüne bakın derim. İşte onları çağırıyoruz, birtakım etkinlikler yaptırıyoruz. Annesi, babası olmayan çocuklar var. Doğu Türkistanlılar şöyle yaptılar: Çocuklarını 3 çocuk, 5 çocuk, 2 çocuk, konu komşu çocuklarını ailelerinin rızasıyla Türkiye’ye getirdiler. Kendileri geri gittiler. Gittikten sonra toplama kamplarına alındıkları için geri dönemediler. Onlarla ilgilenmeye çalışıyoruz. Elden geldiği kadar sosyal kültürel anlamda hem kendimizi yaşatmaya hem insanımıza faydalı olmaya gayret gösteriyoruz. Yapılacak çok çalışma var.
Sizin Doğu Türkistan’a giriş çıkışınız şu an mümkün mü?
Şimdi şöyle, biz Kayseri’ye geldik. İşte bir yaşında. Bizim bir mahallemiz var, yüz küsur meskenden oluşan. Ben Uygur Türkçesini orada öğrendim. Annemden, babamdan, komşumdan.
O mahalle duruyor mu hocam?
Duruyor hâlâ. Tabii biraz nüfus dengesi değişti. Ama mahalle duruyor. Şimdi bizim ezan gibi kulağımıza sürekli okunan bir şey vardı: Vatan! Anlatırdı büyüklerimiz: Şöyle güzeldi vatan, böyle güzeldi. Suyu güzeldi, ağacı vardı, kuşu vardı, meyvesi vardı. Biz daha konuşmayı öğrenirken, uzakta bir vatan olduğu ve vatanı kurtarmamız gerektiği duygusuyla büyüdük. Ağabeylerimiz dernek kurmuşlardı. Öyle olunca daha ilkokulda o zamandan başlayarak Doğu Türkistan davası ile ilgilenmeye başladık, Allah’a şükür bugüne kadar geldik. Çin de bunu bildiği için daha o zamandan bir tık koymuş adımızın karşısına. 1992’de ya da 1993’te Kayseri’den bir hemşerimiz Doğu Türkistan’a gitti. Onu karakola çağırmışlar. Defteri açmışlar. Benim de fotoğrafımı göstermişler. Kardeşlerimi de sormuşlar. “Bunlar ne yapıyorlar” diye. Ama ben bürokraside çalışırken bekledim, “Beni bir heyet içerisinde götürün. Bir resmi heyet olsa belki sıkıntı olmaz” diye ama olmadı.
Katılımcı sorusu: Çin askerleri, siyasi ve ekonomik bakımdan 4 bin seneden bu yana en güçlü zamanını yaşıyor. Siz de konuşmalarınız da zaman zaman dağılacağınızı umut ediyorsunuz. Şimdi 1949’da oraya komünistler yani Kızıl Ordu girdiği zaman, Çin çok daha zayıf durumdaydı. Hem askeri bakımdan hem siyasal bakımdan hem de ekonomik bakımdan. Yani birçok açıdan Çin bugün çok güçlü, dünya süper gücü olarak zannediliyor. Ama 1950’lerde, 60’larda, 70’lerde Türkiye’den çok farklı değildi. Bugün çok daha güçlü durumda olmasına rağmen siz nasıl yıkılacağını düşünüyorsunuz?
Sağ olun güzel bir soru oldu. Doğru söylüyorsunuz. Çin 1980’lere kadar açlık sınırı içerisinde yaşayan bir ülkeydi. Onu büyüten Batı oldu. Zaten 1950’lerden itibaren Sovyetler Birliği’ni dengelemek üzere ABD, Batı, Çin’i güçlendirme politikasını uyguladı. Ve onu da belli bir yere getirdi. Bugünkü manzarayı derseniz, Çin bugün bir uluslararası güç değil, yani süper güç değil, bir ekonomik güç. Dünyanın en yüksek, ikinci gayri safi milli gelirine sahip bir ülke ama kişi başına düşen gelir açısından yetmiş üçüncü. Yani servet halka dağılmıyor. Ve Çin’de kendi rakamlarını söylüyorum 400 milyonun üzerinde, aylık geliri 100 doların altında aile var. 400 milyonun üzerinde. Bu görünmeyen kısım.
Ne var ki Türkiye’de enteresan bir şey, tutum var haberlerde. Son zamanlarda çok dikkat çekmeye başladı. Uzun zamandan beri hep Çin’i güçlü gösteren haberler veriliyor. Hatta, dünyanın farklı yerlerinden birtakım haberler veriliyor. Venezuela’dan veriliyor, ABD’den veriliyor. Hepsi olumsuz. Orada olumsuz bir olay anlatılıyor. Bunun ortasına Çin’de şöyle güzel bir gelişme oldu, şöyle güzel bir gelişme oldu diye bir haber. Bu bir dezenformasyon, bir algı oluşma politikası. Şu anda Çin, dünyanın en güçlü ikinci ekonomisi. Ama 10 yıl önce dünyanın en güçlü ikinci ekonomisi Japonya’ydı. 15 yıl önce Almanya’ydı. 30 yıl evvel İngiltere’ydi… Bu değişken bir şey. Bir kırılma olur ekonomi faaliyetlerinizde, birden çökersiniz. Unutmamak gerek, Orhun Anıtlarında da altı çizildiği üzere, “Çin’in ipeğine, gümüşüne, tatlı sözüne kandın ey milletim yok oldun.” İpeği, gümüşü yani dış borcu, ekonomik yatırımları, tatlı sözü diplomasisi.
Çin’in tarih boyunca askeri bir sınır ötesi operasyonu yok. Hiç yok. En son Talas’a gelmişler o kadar. Bugün de yok. Yok, hiç olmadı. Tarihte yok. Çin denilen topluluk, ekonomiyle, diplomasiyle nüfuzunu arttırıyor. Ama şu anda o da taşınamaz hale geldi. Şi Cinping’in kız kardeşi Kanada’da yaşıyor. Çocuğunun biri ABD’de yaşıyor, birisi İngiltere’de yaşıyor. Ülkede tutmuyor, oralarda yaşatıyor bunları. Mesela Venezuela’ya yatırım yaptı. Orada enteresan bir şey var. Venezuela petrolünü, Şi Cinping’in kardeşi, -Çin’de tartışıldığı için bunu öğrendik- 20 dolara alıyormuş. Öyle sabitlemişler. Venezuela Petrolünü 40 dolara Sinopet’e, Çin petrol şirketine satıyormuş. O da işte kaça satıyorsa, böyle bir yolsuzluk ağı kurmuşlar.
Öyle bir süper güç özelliği yok henüz. Ve şu anda Çin’deki gidişata bakılırsa, eğer uluslararası konjonktürde yeni bir şey olmazsa, bir iç çatışmaya doğru gidiyor. Ve dediğim gibi Çin’deki baskılardan dolayı oradaki etnik unsurları, farklı toplulukları göremiyoruz biz. Onlar şu an daha bilinçlenmiş durumdalar. Çin’de de muhtemel bir sarsılma olur. Yani tabii birer temenni bu, ama biraz jeopolitik gerçeklere de uyuyor yani.
Hocam, peki o etnik grupların birbirine yaklaşımı nedir?
Şimdi, şöyle dışarıda olan bir takım etnik gruplar, mesela Birleşmiş Milletler’de temsil edilmeyen devletler topluluğu diye bir topluluk var. Onun da kurucularının birisi İsa Bey’in oğlu Erkin Alptekin. Orada diyaloglar var. Tibet’le, Mançurya’yla, Güney Moğolistan’la… Ama şöyle bir şey de var. Mesela şu son tartışmalarda Çin medyasını takip ediyorum. Şangaylılar diyor ki, “Biz Çinli değiliz. Biz tarihi olarak başka bir ülkeyiz. Biz bağımsız olmalıyız.”
Yine bunu bizzat bir Çinli yetkiliğinden duydum. Benim Doğu Türkistanlı olduğumu bilmeden bir toplulukta konuşurken dedi ki, “Çin’de 100 milyon Müslüman var.”
100 milyon Müslüman. Olması da gerekiyor. Çünkü 1940’larda, 50’lerdeki kayıtlarda 30 milyon, 40 milyon Çin’de Müslüman var. Türklerin dışındaki Müslümanlardan bahsediyoruz. Çinli Müslüman diyor da yanlış bir tanımlama. Çünkü onlar Çinli değil. Yani farklı etnik kökenden insan var. Ve bu insanlar, Doğu Türkistan’ın hemen dışında, Kanton’dan Yunnan’a kadar olan bir bölgede varlar. Orada çoğunluğu teşkil ediyorlar. Şu anda bir takım sosyal medya paylaşımları var. Çin’deki Müslümanlar diye. Çin’in çok farklı yerlerinde kalabalık Müslüman topluluklar var. Tabii bu toplulukların İslam bilincini edinmeleri gerekiyor. Fakat buradaki en büyük problem şu, alfabenin Çince olması. Mesela Doğu Türkistan’ın hemen dışında, Sarı Irmak’ın doğduğu, Gökdeniz ülkesi var. Çinliler Çinghay diyorlar, orada Salur Oğuzları yaşıyor. Türkler yaşıyor. Onlar Türkçe konuşuyorlar. Hâlâ da Türkçe konuşuyorlar.
Ama Çin onlara zorunlu olarak Çince eğitim veriyor. Kendi dillerinde eğitimleri yok. Onun için büyük oranda özlerini kaybetmiş durumdalar.
Kansu bölgesinde Sarı Uygurlar var. Budist, İslamiyet’e geçmemiş Uygurlar var. Onların da sayıları ne kadar bilmiyoruz ama böyle bir tohum var orada. Böyle nüveler var, Çin içerisinde. Etnik anlamda Çinliden bahsedeceksek 200-300 milyonu geçmez. Dolayısıyla jeopolitik olarak, Çin aslında dünyadaki zayıf karınlı devletlerden birisi.
O etnik gruplara da aynı baskılar uygulanıyor. Öyle anlıyorum.?
Türklere yaptıkları kadar değil. Onlar bir nevi dil bakımından daha kendini yakınlaştırmış. Ama Çin, Uygurları bir türlü kendi istediği hizaya getiremedi. Onun için çekiçle kafalarına vuruyorlar.
Katılımcı sorusu: Kırım’da bir toplantıya gittiğimde bizim toplantıdan önce bir toplantı vardı. Sırf balonların bulunduğu bir salon. Dedik ki “Ne toplantısı yaptınız?” “Biz en kahraman Kırım kadınını seçiyoruz burada,” dediler. En kahraman Kırım kadını deyince ne anlarsınız? İşte bizim Kurtuluş Savaşı’ndaki Kara Fatma’yı falan değil. En çok doğum yapan Kırım kadını. Ona madalya veriyorlar, her sene toplanıyorlar. Bu ne kadar önemli bir şey, çünkü Kırım’daki nüfus Rus’tan artmıyor. Ukraynalılar artmıyor. Artabilecek tek nüfus oradaki Türk nüfusu. Ve bunun için çalışıyorlar. Bu arada sevgili Abdülhamit Hocam yaklaşık yetmiş yedi sayı Şehir ve Kültür Dergisi’nde Orta Asya’daki bütün problemleri yazdı. İnşallah yakında kitabı çıkacak…
Sağ olun. Çin sıkı bir kürtaj politikası uyguluyor Doğu Türkistan’da. Hamile kadınların çocuklarını düşürmeleri için toplama kampında kadınlara iğne yapmışlar zorunlu olarak. Çoğu düşük yapıyor, doğum yapamıyorlar. Doğu Türkistan Türklerinin çoğu ailesinin çocuklarını arttırmaları kendi iradenin dışına çıkmış durumda şu anki vaziyette. Onun için Türkiye’de bu durumu aksettiren faaliyetlerin güçlü olması, büyümesi gerekiyor.
Dert çok anlatılacak. Çinliler, biliyorsunuz, Doğu Türkistan’da zorunlu misafirlik uygulaması başlattılar. Gidiyorsunuz herhangi bir yere, kapısını açıyorsunuz, ben misafirim diyorsunuz. Kaç gün kalacağınız belli değil. Orada yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz. Yani Çin öğrenmek ve takip edebilmek istiyor ki, milli ve dini emareleri dışarıda göstermiyorlar ama evlerde bunun izleri var mı? Bunu araştırıyor. Bir taraftan da mahremiyeti bozuyor. Geliyor evde oturuyor. Yaşıyor istediği kadar.
Biz Altı Şehir deriz. Tanrı Dağları, Doğu Türkistan’ı ikiye böler. -Bu arada Türklerde Tanrı kelimesinin çoğulu yoktur. Hiçbir dilde böyle bir özellik yok. Türkçede Tanrı tekildir yani. Ve nötrdür. Ona cinsiyet atfedilemez. O dediğimiz zaman, O kelimesinden dolayı ona dişilik, erkeklik atfedilemez.- Doğudan batıya. Biz oraya Tarım Havzası diyoruz. Orada altı şehir var. Kaşgar, Yarkent, Hotan, Aksu vesaire olduğu yerlerin, Turfan gibi şehirlerin olduğu havza. Burası Çin işgali başladığında Türk Müslüman kimliğinin en yoğun yaşandığı yerlerdi. Bu da biraz şehirlerin kuruluşundan, oradaki mahalle düzeninden, insanlar birbirlerine sosyal ilişkilerinden kaynaklanıyordu. Çin bu eski mahallelerin tamamını yıktı ve 20-30 katlı apartmanlar inşa ederek oralara Çinlileri yerleştirdi. Türkleri de aralara dağıttılar.
Doğu Türkistan’da bütün cadde ve sokaklarda kameralar var. Hatta o kameraları denetleyen başka kameralar var. Teknolojik olarak yüz tanıma sistemi geliştirmişler. İnsanların yüz şekillerinden, yapılarından etnik kimliklerini tespit ediyor bu teknoloji. Doğu Türkistanlı birisi Çin’in neresine giderse gitsin bu teknoloji sebebiyle hemen tanınıyor ve onun Türk olduğu anlaşılıyor.
İnsanların nefes alabilecekleri hiçbir alan bırakmıyorlar. Yine de ümit her zaman var. İnşallah çok yakında Çin dağılacak ve bu zulüm sona erecek.
- DOĞU TÜRKİSTAN’IN KÜLTÜR VE MEDENİYET TARİHİ - 17.02.2026
- ÇOCUKLUĞUMUN PERİLİ KÖŞKÜ; BULGUR PALAS… - 09.12.2025
- YUSUF EMRAH; RUHUMUN VAHYİ KESİLMİŞ, AKLIM PEYGAMBERİNE KÜSMÜŞ… - 07.12.2025
- KADIKÖY’ÜN BAŞINA BUYRUK SEMTİ; YELDEĞİRMENİ - 04.04.2023
- KÖSEM VALİDE SULTAN’IN HAZİNE ODASINDAN SANAT GALERİSİNE; İRENE KULESİ… - 17.03.2023
- SURİÇİ’NİN SESSİZ TANIĞI; TEKFUR SARAYI… - 05.03.2023
- ZAMANSIZ SEMT, ZEYREK… - 28.02.2023
