MUHABBET MECLİSİNDEN-V

Aziz Nesin, malum, mizah ustası olarak hâlâ günümüz Türkiye’sinin en popüler üç-beş yazarından biridir. Yazdıkları, yaptıkları, söyledikleri ile bazen takdir büyük oranda da tenkit almış bir yazarımızdır. Muhibbi (seveni) de muhalifi (sevmeyeni) de boldur onun.

Gerçek adı Mehmet Nusret olan ve ilk kitabı Azizname’si ancak 38 yaşındayken yayımlayabilen bu büyük ustanın, başat özelliklerinden ikisi; çok kolay ve yalın yazan (sehl-i mümteni) ve çok üretken (velud) bir Türk yazarı olmasıdır; nitekim elli yıllık yazı hayatına, resmi biyografisine göre, 38 öykü, 10 roman, 9 oyun, 6 anı, 6 fıkra, 5 şiir, 3 masal, 2 gezi notu, 2 konuşmalar ve 1’i taşlama olmak üzere; toplam 82 kitap sığdırması da bunun kanıtı değil midir.

‘Beni Aziz Nesin’e Götürmüyor Musun?’

Ülkedeki anarşi gerekçesiyle 12 Eylül 1980 tarihinde yönetime el koyan Kenan Evren Paşa’nın Cumhurbaşkanlığı sona ermiş, tonton başbakan Turgut Özal Reis-i Cumhur koltuğundadır şimdi.

Aziz Nesin’i hepimiz tanıyoruz tabii; ben Gol Kralı Sait Hopsait’i okumuşum mesela yıllar önce; Kerkenez Sevim’i, Abanoz’u, Sait Hopsait’i unutmak mümkün mü? On beş gün kadar argo konuşup kitabın etkisinden zar zor kurtuluşumu hele? Siyasi / dini içerikli söylemleri de çok kişiyi rahatsız ediyor, çocukluğunda Kur’an-ı Kerim’i hıfzetmiş Aziz Nesin Usta’nın.

1991 yılı 22 Haziranı; sıcak sımsıcak, yapış yapış bir Adapazarı günü; Yeni Sakarya Gazetesinde yazıyorum (hâlâ yazıyorum). O günkü gazetelerde bir haber var, özetle; “I. Sapanca Kültür Sanat Festivali’ne Aziz Nesin de katılıyor.” Bilmeyenler için minik not: Sakarya ilinin, merkezi Adapazarı olmak üzere 16 ilçesi vardır. Bunlardan birisi de adıyla anılan göl kıyısındaki 25 bin nüfuslu, yeşil ve mavinin kesiştiği coğrafyaya kurulmuş bulunan Sapanca ilçesidir.

“Sakarya Basınının Şeyh’ül-Muharririni Abdullah Çelik” de Yeni Sakarya’da yazmakta o sıralar benim gibi. İşi – kendi tabiriyle – memlekete hizmet olan Abdullah Hocaya takılıyorum; Beni arkadaşın Aziz Nesin’e götürmüyor musun? Zira Abdullah Hoca ev sahibi. İki nedenle ev sahibi; birincisi Sapancalı, ikincisi Aziz Nesin’le arkadaşlıklarını, konuşmalarını anlatıyor sık sık bize.

Koskocaman Baş, Ablak Bıyıksız Kavruk Bir Yüz

Bir Haziran ikindisinde Sapanca’nın yolunu tutuyoruz Abdullah Hocayla. Şimdilerde Sapanca Şiir Akşamları’nın şiir sunumlarının yapıldığı sahileyiz; İnsan Hakları Parkı adıyla, dönemin SHPli belediye başkanı Osman Nuri Erdoğan bir sahil düzenlemesi yapmış; hazırladığı festivali de orada gerçekleştiriyor. Şimdi adını hatırlayamadığım bir şairin (Cemal Karaağaç’ın hatırladığına göre Nadir Paksoy’un) şiir sergisi de var. Elli – altmış kişilik bir izleyici topluluğu var sahilde. Program daha çok bir Aziz Nesin Söyleşisi.

Abdullah Hocayla biz de Aziz Nesin’e yakın bir köşeye kuruluyoruz. Ben dinlemedeyim; gözlüyorum daha çok.

O günlerde yetmişli yaşlarında olan Aziz Ustanın ilginç bir fiziği var gerçekten: Koskocaman, vücudunun yarısı kadar iri bir baş, çoğu ağarmış sık gür saçlar, ablak, geniş, bıyıksız biraz da kavruk bir yüz. Kısa küt kollar, küçük, tombul eller, biraz küçük bir vücut; 1.55-1.60 civarında bir adam duruyor karşımızda. Turgut Özal’ın daha az kilolu ve bıyıksızı sanki. Üzerinde kiremit rengi hatta bordoya yakın bir tişört, krem rengi keten bir pantolon, fileli bez ayakkabılar var.

Gençler, orta yaşlılar bir şeyler soruyorlar, sakin bir ses tonuyla, orta uzunlukta cümlelerle, bazen bir anekdot bazen bir özdeyiş kullanarak, cevaplar veriyor Koca Usta. Anlatırken notlar da alıyor, bir şeyler karalıyor; notları hep Osmanlıca. Arada birilerine kitap imzalıyor.

Abdullah Çelik’in Cennetlik Aziz Nesin’i

İkinci saatin sonlarına doğru biraz tenhalaşıyor Aziz Nesin’in çevresi. Adapazarı Belediye Meclis Üyelerinden Bekir Süel ve Hemşire emeklisi Aynur Yılmaz’ı da hatırlıyorum yakın kare görüntülerde. Abdullah Hoca sokuluyor yanına:
Aziz Bey, gerçi Türk Dil Kurultayında size hiç oy vermedim ama yine de ben sizi çok severim, ben Oktay Akbal Grubunu desteklemişimdir hep, diye söze başlıyor Çelik Hoca.

Türk Dil Kurumu Kurultaylarındaki yönetim kurulu seçimlerinden söz ediliyor bir süre.
Aziz Bey siz gerçekten cennetliksiniz, diye devam ediyor Abdullah Hoca. Çatalca’daki vakfınızda okuttuğunuz çocuklar yüzünden, siz yüzde yüz cennete gireceksiniz… diye ekliyor.

Aziz Nesin’le Abdullah Çelik arasında dinî merkezli bir tartışma başlıyor; Allah ve Cennet kavramları üzerine. Zıt görüşleri savunuyorlar, “var”dır, “hayır yok”tur türünden. Aziz Nesin’in Allah’ı insanlar yarattı Abdullah Hocam. Allah insan zihninin bir vehmidir sözünün dün gibi hatırlıyorum.

Aziz Nesin etrafına şöyle bir göz gezdirerek sözlerini sürdürüyor:
Ben o çocukları niçin okutuyorum, biliyor musunuz?.. Ben parasız yatılı okudum yıllarca. Devlete borçlandım yani. Bir gün devlete borcumu ödemek istedim. Baktım ki devlet dediğimiz şey aslında milletmiş. Bu milletin fakir çocuklarını okutarak devlete olan borcumu ödemeye çalışıyorum, yoksa cennet için değil hoca. Cennet bir vehim. Zihni kabul. Olmayan bir yere nasıl gideceğim ben?

Abdullah Çelik – Aziz Nesin söz düellosunun Çelik’in Yok yok, bu çocuklar sizi cennete götürecektir sözü, Nesin’in de bir okura kitabını imzalamasıyla sona erdiğini hatırlıyorum. ( 07.07.2005 tarihli görüşmede bu tartışma ve konuşulanların Abdullah Çelik tarafından aynen onaylandığını ifade etmeliyim.)

‘Öteye Gitmeye Hiç Niyetim Yok Ama Soracaklarını Da Sanmıyorum”

Otuzunda genç bir yazar adayıyım ben o sıralar. Özgüveni zayıf biriyim. (Altmışı geçtim, hâlâ da öyleyimdir.) Mesafeliyim biraz Aziz Nesin’e. İki saati bulan söyleşi – imza günü süresince, iki kez söze giriyorum. İki mini dokunuş ve soruyla…

Yaşını ve kitap sayısını soruyorum mesela:
Yetmiş altımdayım. 91 yayımlanmış kitabım var, diyor.

Net açık kısa cevap veriyor Koca Usta. (Bu arada vefatından sonra yayımlanan biyografi/özgeçmişlerinde yayımlanmış 82 kitabı görünüyor nedense.)

Aziz Bey, öte tarafa niyet var mı? diye soruyorum;
Bana sorarlarsa niyetim yok… diye cevap veriyor, takılma amaçlı soruma ve ekliyor: Ama soracaklarını hiç sanmıyorum.

‘Biz Her Şeyi Dışarıdan Aldık; Cumhuriyeti Kanunları Mülkiyeti…’

Göl kıyısındaki esintinin getirdiği tatlı rüzgârın güzelleştirdiği Haziran söyleşisinden ayrılırken Abdullah Çelik ile ‘Allah var – yok’ tartışması sırasında Aziz Nesin’in söylediği şu sözler zihnime kazınıyor adeta:
Biz Türkler her şeyi dışarıdan aldık! Cumhuriyeti dışarıdan aldık. İnsan haklarını, mülkiyeti, kanunları, milliyetçiliği, Turancılığı, demokrasiyi dışarıdan aldık. İslamiyet’i dışarıdan aldık. Asırlardır kendimiz hiçbir şey üretemedik. Hiçbirine bir şey katmadık. Bir tek İslâmiyet’e bir şeyler kattık, o nedenle ondan da vaz geçemiyoruz. Allah aklı insanın kafasının içine koymaz. Akıl proteinle olur, eğitimle olur. Bu millet beş yüz senedir aç. Biz kendini efendi sanan köleleriz…

Bugün bu sözleri işittiğimin üzerinden otuz yılın üzerinde süre geçmiş.

Aziz Nesin Usta’nın söylediklerinin en azından bir kısmına katılmamak mümkün mü. Ne dersiniz dostlar.

Yazımızı, Aziz Nesin’in bir Rufai Dervişi olan babası Abdülaziz Efendi’ye ithafen yazdığı Babam şiiri ile bitirelim:

BABAM

Dünyaların en iyi babası benim babamdır.
Düşmandır düşüncelerimiz,
Dosttur ellerimiz.
Dünyada tek elini öptüğüm,
Babamdır.
Kırkını geçtin, adam olmadın der,
Başım önümde dinlerim.
Önünde tek baş eğdiğim babamdır.
Sabahlara dek Kur’an okur
Anamın ruhuna,
İnanır ona kavuşacağına.
Bana gâvur der
Diş bilemeden
Dünyada tek bağışladığı ben,
Tek bağışladığım odur.
Başım derde girdikçe bakar çocuklarıma,
Bi türlü ölemiyorum, der senin yüzünden,
Çocuklar ortada kalacak,
Ölemez kahrımdan benim,
Yaşamak zorunda benim yüzümden.
Gözlerindeki ateş bakışlarında söner,
Tuttuğun altın olsun, der.
Çocukluğumu tek anlayan odur,
Dünyaların en iyi babası benim babamdır.

***

Toprağın bol olsun Aziz Usta.

Fahri Tuna

 


(Fotoğraf: Cemal Karaağaç Arşivi)

Aziz Nesin, I. Sapanca Kültür- Sanat Festivali nedeniyle geldiği İnsan Hakları Parkı’nda kitaplarını imzalıyor, sağında dönemin belediye başkanı Osman Nuri Erdoğan. (22 Haziran 1991)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir