Bir mumun sessizce yanışını izlemek, insanı bazen hiç beklemediği kadar geriye götürür. Masadaki küçük alev bana da yıllar öncesini, yirmili yaşlarımın ilk şaşkınlıklarını, insanın kendini yeni yeni tanımaya başladığı o tuhaf eşiği hatırlattı.
Mum gibi erimeye mecbur olan bedenimizin, aslında ışığını nasıl taşıdığına; varlığın, zamanla nasıl iç içe geçtiğine dair eski bir sezgi uyandı içimde.
İnsan, kendi ömrünü bir mum gibi tüketirken, geriye yalnızca harcadığı zaman değil, dokunduğu karanlıklar ve aydınlattığı yollar kalır.
Varlık, kendi bitişine rağmen ışığını başkasına devredebilme kudretidir.
Türkistan’ın sert ayazında yürürken, kar fırtınası sokakların bütün hatlarını silip süpürüyordu. Rüzgâr, sanki yeryüzünün kadim bir öfkesini taşıyor; kar taneleri, gökyüzünden değil de tarihin içinden savruluyor gibiydi. Fakat ne tuhaftır ki tam o gece gök, dünyanın bütün bu hırçınlığına inat, olağanüstü bir berraklıkla açılmıştı. Yıldızlar, çöle düşen binlerce çiy damlası gibi parlıyor; ayın etrafında ise neredeyse dokunabileceğim kadar belirgin bir hale yayılıyordu. Bilmiyordum belki bir daha böyle bir ışığı görecek miyim, ama yine de göğe bakarken içimde tuhaf bir yakınlık hissettim. Ve o an düşünmeden edemedim: Belki de bundan bin yıl önce Farabi, doğduğu şehir olan Otrar’da aynı göğün altında, aynı ayazda, aynı boşluğun sessizliğinde böyle bir geceye bakmıştı. O an gökyüzü, sadece yıldızlarla değil, yüzyılların içinden süzülüp gelen bir bilgelikle de parlıyordu. Ve ben ne kadar şanslıydım ki aynı gökyüzünü aynı yerden izleyebilmek vardı kaderimde.
İşte o anda fark ettim: Gökyüzü, insanın kendi varlığını ölçtüğü bir aynadır.
İnsanın dışarıda gördüğü berraklık ile içinde taşıdığı karanlık çoğu zaman aynı anda var olur. Biri evrensel düzeni hatırlatırken, diğeri insanın kendi sınırlılığına işaret eder. Hakikat, çoğu zaman bu iki uç arasında sessizce salınır.
Soğuğun bedenime işlemeye başladığını hissedince eve sığındım.
Daha önceden yaktığım odun sobası oda içinde parça parça sıcaklık yayıyordu; ışık değil, sadece sıcaklığın dalgaları dolanıyordu. İçerideki sıcak hava bile dışarının keskinliğini unutturmaya yetmiyordu.
Masaya oturdum; önümde bir kutu Sguşyonnoye Moloko, yanında bir parça Lepyoshka, Babur’un seyahatnâmesinde bahsettiği iri, kara kuru üzümler ve buharı yükselen yeşil çay duruyordu. Hepsi, sanki uzak coğrafyaların birbirine değmiş hatıraları gibi sessizce masanın üzerinde bekliyordu.
Masadaki tek mum ise bütün odanın karanlığına karşı yalnız bir nöbetçi gibi yanıyordu. Alevi bazen yükseliyor, bazen sönmeye yüz tutuyor, ama karanlıkla olan mücadelesinden hiç vazgeçmiyordu.
Uzun süre muma baktım. Sonra ikinci bir mumu aldım ve fitilini birincinin alevine yaklaştırdım. Işık hiç tereddüt etmeden diğerine aktı. İlk mumun ışığı eksilmedi; aksine oda iki kat aydınlandı, gölgeler geri çekildi, karanlık hafifledi.
O an içimden şu düşünce geçti: Bir mum, başka bir mumu tutuşturunca ışığından hiçbir şey kaybetmez. Işık, kendini bölen değil, kendini çoğaltan bir varlıktır.
Bilgi gibi…
Cömertlik gibi…
Merhamet gibi…
Varlık, paylaşıldığında azalan bir şey değil, kendi kendine çoğalma yeteneği olan bir açılımdır. İnsanın kendi iç cevherinden başkasına verdiği her ışık, aslında onun varlık alanını genişleten görünmez bir yankıdır.
Kendini çoğaltan, kendini koruyan ve kendini başka bir varlığa aktararak süreklilik kuran bir ilke…
Ne var ki ışığın bu cömert doğası, içinde ince bir paradoksu da taşıyordu.
Aynı mum, odanın her köşesine ışık düşürürken kendi dibinde en derin karanlığı bırakıyordu. En çok aydınlatan, en yakınına gölge düşürüyordu.
İnsanı düşündüm: Ne çok benziyoruz bu hâle… Başkalarına umut olan,
başkalarına yol gösteren, başkalarına nefes olan insanlar çoğu zaman kendi karanlıklarına yabancı kalırlar.
Sonra gözüm, biraz önce yaktığım ikinci muma kaydı. Alevi sanki yeni doğmuş bir anının titreyişi gibiydi. Ve zihnimde bir soru belirdi: Acaba bu ikinci mum -ki ışığını birinci mumdan almıştı- birincinin dibindeki karanlığa ışık düşürebilir mi? Yani insanın başkasına verdiği aydınlık, dönüp bir gün
kendi göremediği gölgeyi ona gösterebilir mi?
İşte ışığın en kestirilemez hikmeti burada saklıydı: Paylaşılan aydınlık, bazen kaynağından uzaklaşarak büyür, büyüdükçe anlam kazanır ve sonra bir dönüş halkası gibi geldiği yere yeni bir ışıkla geri döner.
Hiçbir varlık kendini tek başına tamamlayamaz. İnsan, kendi karanlığını ancak ötekinin ışığında fark eder. Aydınlanma, içe kapanarak değil;
kendini paylaşarak, çoğaltarak ve başkasında yankı bulan ışığın geri dönüşüyle oluşur.
Bir insanın başkasına verdiği ışık, bir gün gelip o insanın kendi karanlığını görünür kılabilir miydi? Bir fikrin, bir sözün, bir iyiliğin, bir merhametin
geri dönüş yasası olabilir miydi bu? Işık dolaşır, genişler ve sonunda
kaynağını da aydınlatır mıydı?
O gece, kar fırtınasının uğultusu ve Türkistan’ın yıldızlı göğü altında tek bir mumun söylediği kadim hakikati duydum: Işık, verildiğinde eksilmez; ama bazen dolaşır, dönüşür ve insanın kendi karanlığına geri döner.
Bu yüzden belki de gerçek aydınlanma, kendimize yaktığımız ışıktan değil,
başkasına verdiğimiz ışığın bize geri dönen yankısından doğar.
Yusuf Emrah
- MUM - 02.02.2026
- SAYILARLA KONUŞULAN BİR ŞEHİR - 16.01.2026
- DİJİTAL VİCDAN: AHLÂKÎ GRİ ALANLARDA FİKİR SAHİPLİĞİ - 31.12.2025
- GÖÇÜN İKİ YÜZÜ: KRİZ Mİ, MEDENİYET Mİ? - 20.12.2025
- KABİL’İN KAYIP RUHU: ANADOLU’NUN “ÇOCUKLUĞUNDA” AHMED ZAHİR’E BİR SELAM - 27.11.2025

Başkalarının hayatını kolaylaştırım güneş olmaya çalıştıkça tükenen umudu kararan ruhu oluyor ne yazıkkı
Yine gecmişe götüren bir yazı 👏👏
Yine harika bir yazı. Okumaya doyamadım. 1990 lı yılların Orta Asyasına gittim hayalen. Teşekkürler üstadım.
Diğer yazılarınızı da okudum. Çok etkilendim. Sanki başka yazılar yazacakmışsınız da bunları öncesinde bir hazırlık gibi bize sunuyormuşsunuz gibi hissettim. Çok derin çok manalı ifadeler. Her bir cümleyi bir daha okudum.
Teşekkür ederim ve yazılarınızın devamını beklerim