Kabil’de pazarı geziyordum.
Daha çok ikinci el eşyaların satıldığı; Afganistan’ın yıllar boyunca misafir ettiği farklı milletlerin askerlerinden geriye kalmış saatlerin, pusulaların, eski askerî çantaların ve kimliğini yitirmiş küçük metal eşyaların dizildiği dar bir sokaktaydım. Her nesne, sanki başka bir zamandan kopup gelmiş gibiydi.
Tam bu sokakta yürürken yükselen seslerle irkildim. Bir satıcıyla bir müşteri hararetle tartışıyordu. Yaklaştım.
Tuhaf olan şuydu:
Birbirlerine kelime değil, sayı söylüyorlardı.
Biri öfkeyle bir rakam savuruyor, diğeri başka bir rakamla karşılık veriyordu. Her sayı tansiyonu biraz daha yükseltiyordu. Kısa süre sonra polis geldi, kalabalık dağıldı, kavga bitti. Ama benim merakım bitmedi. Tezgâhtara yaklaşıp sordum:
“Az önce neydi bu? Neden birbirinize sayı söylediniz?”
İşte o an, Afganistan’a dair bambaşka bir pencere daha açıldı önümde.
Anladım ki burada sayılar hesap yapmak için değil; konuşmak, ima etmek, kızmak, sevmek, aşağılamak ve hatta hüküm vermek için kullanılıyordu. Kabil’de rakam matematik değildir. Rakam, başlı başına bir iletişim biçimidir.
Bazı coğrafyalar vardır; kelime yetmez. Kelime yetmeyince insan sembole sığınır. Sembol bazen bir türkü olur, bazen bir motif, bazen bir destan… Afganistan’da sayılar da bu listeye dahil olmuştu. Ve bu sayı dili, yalnızca konuşmayı değil, gündelik hayatın ritmini de düzenliyordu.
Buna ilk kez pazarda değil, üniversitede de şahit olmuştum.
Kabil Üniversitesi’nde ders verdiğim yıllarda sınıfların yazı tahtasında sıkça karşıma çıkan bir sayı vardı: 786. Yoksa, hoca derse başlamadan önce mutlaka yazar, sonra derse geçerdi. Bu basit bir alışkanlık değil, bir eşik davranışıydı. Çünkü insan bir işe başlarken kendini rastlantıya bırakmak istemez. 786, besmelenin ebced değeri olarak “Bu işe anlamla giriyorum” demenin sayılaşmış hâlidir. Tahta, dersin değil; niyetin kapısıdır.
Ama sayı dili sadece kutsal ya da törensel değildir.
Gündelik hayatın tam ortasındadır.
Mesela 42. Afganistan’da özellikle gençler arasında aşkın dilidir. Bir kâğıda sadece “42” yazıp göndermek, bir tür ilan-ı aşktır. Çünkü aşk her zaman açıkça söylenemez; risklidir. Sayı burada bir koruma kalkanı olur: Hem söyler hem saklar.
Ya da 420.
Bağlama göre değişir. Bazen “akıllı, uyanık, işini bilen” demektir; bazen de “şeytan, dolandırıcı.” Aynı sayı hem övgü hem hakaret olabilir. Pazardaki tartışmada müşterinin 420 demesi, satıcının yüzünün bir anda gerilmesinin sebebiydi.
Asıl kopuş ise 39 yüzündendi.
Herat’ta ve artık ülke genelinde 39, kadın ticareti ve ahlakî dışlama ile ilişkilendirilmiş bir koddur. Bir arabanın plakası 39 ise, değeri düşer; bir evin numarası 39 ise, insanlar mesafeli durur. Satıcının bu sayıya öfkeyle karşılık vermesi tesadüf değildi. Burada sayı artık bir iletişim aracı değil, sosyal bir hükümdür. Sembol, kanundan hızlı çalışır; damga vurur, kader çizer.
Hatta bunu pazarda dolaşırken somut biçimde fark edersiniz. Aynı model ve kondisyondaki iki araçtan, plakası 39 olanın biraz daha ucuza satılabildiğini görürsünüz. Kimse bunu yüksek sesle söylemez; ama pazarlık masasında sayı sessizce fiyat kırar. Yani 39, sadece bir rakam değildir; piyasaya, değere ve itibara müdahale eden görünmez bir el gibidir.
Gündelik dilde başka sayılar da dolaşır:
101 bazı bölgelerde kısa boylu insanlar için alaycı bir imadır.
8, Logar taraflarında çocuklar arasında “eşek” anlamına gelir.
7–7 ya da 8–8 tekrarlandığında “birisi seni anıyor” denir.
“5–6 oldum” dendiğinde ise zihnin dağıldığı anlaşılır.
Bir de zaman ve borç anlatanlar vardır:
“60’ı 50 yapmak” hızının kesilmesidir.
“8’i 9’a bağlamak” geleceği bugünde tüketmek, yarını borca vermektir.
Zamanla fark ettim ki bu sayı dili ne bugünün ürünü ne de geçici bir argo. Aksine, tarihsel derinliği olan bir iletişim alışkanlığıdır. Yüzyıllar boyunca savaşlar, baskılar ve kırılmalar yaşamış bir coğrafyada söz her zaman güvenli olmamıştır. İnsanlar da söylemek istediklerini dolaylı yollarla taşımayı öğrenmiştir. Sayılar, bu yolların en dayanıklılarından biri olmuştur.
Bu yazıda anlattığım sayılar bir masa başı tasnifinin ürünü değil. Onları pazarda, takside, üniversite koridorlarında, çay ocaklarında duydum. Kimi zaman bir şakanın ucundaydı, kimi zaman bir hakaretin içinde. Bazen bir aşkı sakladı, bazen bir insanı toplumun dışına itti.
Bu yüzden burada sayı yalnızca bir ifade değildir.
Hafızadır.
İmadır.
Korunma biçimidir.
Bazen de yargıdır.
Ve insan, bazen bir coğrafyayı anlamak için sözlüğe değil;
renklere, kilimlere, müziğe, yemek kültürüne, kelimelerin arkasına gizlenmiş motiflere bakmak zorundadır. Çünkü bir toplum kendini yalnızca cümlelerle anlatmaz; alışkanlıklarıyla, suskunluklarıyla, tekrarlarıyla ve sembolleriyle de konuşur.
Uluslararası ilişkiler yalnızca siyaset biliminin soğuk kavramlarından ibaret değildir. Devletler masada konuşur; toplumlar ise gündelik hayatta. Bir milletin nasıl sevdiğini, neden öfkelendiğini, nerede durduğunu ve ne zaman sustuğunu anlamak için, resmî metinlerden çok bu örtük dillere kulak vermek gerekir. Renkler, motifler, ezgiler ve bazen tek bir sayı, bir coğrafyanın davranış haritasını çizer.
Bu yüzden bahsettiğim kavramlar birer folklor ayrıntısı değil; bir toplumun hafızasına bağlanan kablolar gibidir. Onlar, bir milletin reflekslerini, korkularını, sınırlarını ve ahlak çizgilerini besleyen kökleri gösterir.
Yusuf Emrah
- MUM - 02.02.2026
- SAYILARLA KONUŞULAN BİR ŞEHİR - 16.01.2026
- DİJİTAL VİCDAN: AHLÂKÎ GRİ ALANLARDA FİKİR SAHİPLİĞİ - 31.12.2025
- GÖÇÜN İKİ YÜZÜ: KRİZ Mİ, MEDENİYET Mİ? - 20.12.2025
- KABİL’İN KAYIP RUHU: ANADOLU’NUN “ÇOCUKLUĞUNDA” AHMED ZAHİR’E BİR SELAM - 27.11.2025

Şehrin rakamlarla anlatılması fikri gerçekten çok etkileyici olmuş. Hem analitik hem de şiirsel bir yaklaşım hissediliyor. Verilerin ardındaki ruhu göstermeniz, şehri sadece bir mekân değil, yaşayan bir organizma gibi hissettiriyor. Okurken hem düşündüren hem de ufuk açan bir yazıydı. Emeğinize sağlık; bu tür çalışmaların çoğalması dileğiyle.
Sayılara yüklenen yahut sayıların yüklendiği sembolik dünya bambaşka bir iletişim diline tekabül ediyor. Arap harfleri ile irtibatı kopmamış bütün coğrafyalarda bu dil farklı düzeylerde cari, zannediyorum. Adı hep uyuşturucu üretimi ile anılan kadim bir memleketin böylesi bir kültürel zenginliğine dikkat çektiği için yazarı kutlarım. Benzer nitelikte gözlemlerini okumak isterim.
Harika bir yazı. Merak uyandıran. Ve akıcı. Kalemine sağlık Emrah bey.