Kazlıçeşme istasyonunda indi. Biraz heyecan biraz telaş ile etrafına bakındı. Dağınık notların toparlanması gerekiyordu. Hava çok soğuktu. İstasyonun çevresinde bırakın kapalı bir mekânı neredeyse bina yoktu. O da müsait bir banka oturdu. Notlarına baktı ve içinin dağınıklığının onlara da yansıdığını fark etti. Bir müddet bankta oyalansa da soğuk izin vermedi toparlanmaya. Ayağa kalkıp hemen dikkatlice bakınca camdan yapılmış bekleme salonunu fark etti. Arzu ettiği sıcaklık yanı başındaydı. Şaşırdı ve mutlu oldu.
Otomatik kapı açılınca içeri girdi. Köşedeki elektrikli ısıtıcının altındaki sandalyeye oturdu. Kitabı sol dizine, defteri sağ dizine koydu. Notların tanzimi için plan yaptı. Tam yazmaya başlayacaktı ki bir kedi hiç umursamadan o kadar boş koltuk varken önce yandaki koltuğa çıkıp oradan da kucağına gelip defterinin üzerine oturuverdi. Ve destursuz bir şekilde kendinden emin ve sakince kıvrılıverdi. Patilerini de kolların üzerine koydu. Tırnakları hafifçe canını yakıyordu ama kedinin bu hâli çok hoşuna gitmişti. Kediye baktı ve gülümsedi. Başladı kedinin başını okşamaya, sevmeye. Misafir sevilmeye çoktan bırakmıştı kendini. Çok kısa bir süre sonra mır mır sesleri gelmeye başladı. Kedi anında uyuyuvermişti. Yine gülümsedi. Kendisinin de uykuya hemen dalıverdiği demler aklına geldi. Uyku; yorulduğunda dinlenme, kırıldığında ise bir kaçış yeriydi. Kedi de hal diliyle şöyle sesleniyordu adeta: “Bu şehir sadece sizin ruhunuza mı saplanır sanıyorsunuz? Bırak notlarını toparlamayı, bana yurt ol biraz” diyordu lisan-ı hâl ile. Sevgi en güzel yurttu bu dünyada. Sevmeye devam etti misafiri. Sonra baktı ki mır mırları daha da derinden yükseliyor göğüs kafesinden. “Ne ara uyudun sen Tarçın” deyiverdi. Bu kısa süre içerisinde bile olsa bir isim koyuvermişti misafire.
Tarçın gözlerini açamadı. O da başını okşamaya devam etti. Karşılıklı bir yaraların sarılması hadisesiydi bu. Titreşimbilim literatüründe kedi; ‘yaraların iyileşmesi ve zihnin temizlenmesi için önemlidir’ yazılıydı. Ara ara uyuyarak, ara ara kendini temizleyerek ve sevilerek kalakaldı Tarçın. “Şimdi nasıl rahatsız edeyim bu tatlılığı” dedi ama notları toparlayıp yazması gerekiyordu. Rahatsız etmeyecek şekilde kısık sesle notları Tarçın’a okumaya karar verdi:
Kitabımızın ismi “Ruhuma Saplanan Şehir”. Yazarı Şerif Aydemir. On hikâyeden oluşan bir kitap. Hikâyeleri şu üç okuma usulüyle okudum kedicik. Yazarın hayat hikâyesi olabileceğini düşünerek, kurgusal bir metin olduğunu düşünerek ve metnin kendi hayat hikâyemdeki yansımalarına bakarak.
Her sabit gelirlinin yaşadığı bir hadisedir “Ay Başı Zenginliği”. Yazar, ince bir mizah ile toplumun ve bireyin hallerini anlatmış. Hikâyeyi okurken anlatılanların gerçek bir hayat hikâyesi olduğunu düşünüp gülümsedim. Veresiyenin tedavülde olduğu zamanlara yani çocukluğuma gittim. Hikâyenin kahramanı Şakir abinin manav, kasap, bakkal gibi mahallemizin taksitçileri ile yaşadığı diyaloglar, bir babanın “Ay başında hallederiz çareciliği/çaresizliği) ve maaş taşeronluğunun komik hikâyesiydi anlatılanlar. Mesela maaşı alıp biraz harcayınca yazar diyor ki: “İnsanın parası azaldı mı, canı da hafifleyip kuş gibi oluyor hani.” Yine esnafın yanından geçerken söylediği; “Transit geçtim. Arkamdan söylensin dursun, yarın barışır halleşiriz, ilk defa mı beni böyle görüyor sanki.” cümlesi bir zamanların mahalle esnafıyla oluşan dostluk ve muhabbeti işaret ediyordu. Esnaf ile beraber maça, pikniğe gidilen zamanları… Sonra eve gelip hanımını sinirli bulunca aldığı tavır da gülümsetti: “İş anlaşıldı, hanımdan yana tavır almak zorundayım. Belediyeye, sular idaresine veryansın. Nereye, niçin kızdığımı unutuverdim birden. Nüfus müdürlüğüne, vapur hatlarına, göçmen kuşlara, yeraltı çarşısına…”
“İç Tüzük Yok İş Tüzük Var” hikâyesinde ise iş ile ilgili ne kadar kavram, atasözü, deyim, olay, kurum varsa kullanılmış. Hikâyenin geçtiği dönemi ve önemli olayları vurgulamak için de “Gorbaçov’un değişim paketiyle…” “Bosna yılları” gibi ifadeler var.
“İş Arıyorum” hikâyesinde kendisine epey iş aramış Hüsnü Sözdinler abimiz. Ve başından geçen türlü işler anlatılmış. “İnsan denilen şu cılız mahlûk, okyanuslar keşfetmek istiyorsa kıyıyı gözden kaybedecek.” Ne kadar ilham verici bir söz… Her insan bir deniz, bir deryaysa, insanın insanı keşfetmesi de kendinden geçmesiyle başlar o zaman diye geçirtti içimden…
Tevafuk o ki bu hikâyeyi okuduğum günlerde yaşadığım bazı durumlar ile bu hikâyede yaşanılan bazı haller o kadar benzeşiyordu ki, okuduktan sonra içime ayrı bir ferahlık gelmişti. Örnek alınacak insanların bile böyle süreçlerden geçtiğini ve böyle hatalar yapmış olduğunu görmek, insana has acziyet ve her daim hali içinde olabileceğimiz hatakarlığımızı hatırlattı. O zamanki içimde oluşan hayıflanma ve iç sancı yerini tamamen sükûnete bırakmıştı.
Ayrıca “Devlet bile okuyana iş vermiyor. Adam yerine koymuyor. Halk niçin okuyanı sevsin ki? Okuyan düşünür, düşünen sorgular, bu ise kimsenin işine gelmez.” diyor yazar. Yine İsmail abinin “Sakın çürük mal verme bırak seçsinler.” cümlesiyle başlayan nasihatleri güzeldi. Hikâyeyi okurken “Eli açık olmanın ve gönlü açık olmanın da ölçüsü olmalı. İflas bayrağını çektikten sonra bir anlamı yok” dedim ve aklıma bu konu ile ilgili ayet-i kerime geldi. Çakır Nihat’ın diyalogları da çok hoşuma gitti. Namlı kabadayı ama kitap gibi konuşuyor. Bazı fikirleri zehirli olsa da. Ve kedicik biliyor musun “Sözdinler” soyadı da anlatılanları özetliyor.
Gelelim kitaba ismini veren hikâyeye: “Ruhuma Saplanan Şehir”
İnsanoğlunun bazen içteki yaraları dışında yani derisinde görünür olur. Yavrusunu kaybetmiş anne kedilerin, nasıl yavrusunun can verdiği yere yüz sürdüğünü içli bir sesle ağıtlar yaktığını bilirim. Sonra kendini temizlemeyip nasıl yara bere içinde kaldığını. Tüylerinin döküldüğünü ve yaralarının açığa çıktığını. Yazar da diyor ki: “Derimde kalan izlerden ziyade ruhumun ta derinliklerine yavaş yavaş benekler doluşuyordu ki beni meyus kılan da asıl bu idi.”
“Faytoncuların kırbaç şakırtıları, insanların asli ve mikrofonik seslerine karışıyor.” Bu cümlenin güzel bir tasvir ve betimleme cümlesi olmanın ötesine geçtiğini düşünüyorum. İnsanın, ürettiğinin, ettiğinin ve etmediğinin sesi ve sessizliği… Işınlanma henüz bulunmadı belki ama bu cümleyi her okuduğumda, o küçük çocuğun gözlerindeki kalabalıkta buluyorum kendimi…
Yine annesinden uzağa düşmüş bir yavru kedi nasıl çaresizce annesini ararsa hikâyedeki çocuk da annesini istiyor: “Sadece ve sadece; ak örtüler içinde, Keklik Pınarı’nın gözesi gibi sulanmış, köpüklenmiş gözleriyle bana merhamet sunan Ümmî anamı istiyorum. Şifalı ısısını, ferahlatan serinliğini her an üstümde hissettiren anamın gölgesinden haz alıyor, o hazla yetiniyorum. Ilıkça merhameti, oymak oymak taşan rikkatiyle avunuyorum.”
Hastanenin kirli camından kel yamaçları, ardıç ve meşe dallarının güneşle yaptıkları gölge oyunlarını izlerken ruhunu sıkan cendereden bir nebze kurtulan çocuğun, şiir ve ilhamla tanıştığı bölümü muhakkak okumalısın Tarçın. “İşte şakağıma aruz üfleyen perilerle o an tanıştım.” İle başlayan bölümü. Tomurcuğa duran şiirin ilk nüvesini de… Dur istersen orayı sana okuyayım:
Ruhumdan akar bin renkli boncuk,
İçinden maviyi seçer gibisin
Ben sulu gözlerinde boğulan çocuk,
Sen deryaları geçer gibisin.
Yine çocuğu ziyarete gelen Halide Öğretmen bana Perihan Öğretmenimi hatırlattı biliyor musun? Perihan Öğretmenim de cıvıl cıvıl baharı getiren sesi eşliğinde girmişti evimize. Ben hastaydım. O ise elinde acıbademler ve bezelerle gelmişti ziyaretime. “Protein lazım sana” demişti ve protein kelimesini belki de ilk defa duymuştum. Bir de “Bunları yiyeceksin itiraz istemiyorum” diye tatlı tatlı şefkatle konuşmuştu. Bir çocuğun hafızasında bilgiler silinebilir ama ya bırakılan his ve duygular…
Çocuk babasını o kadar güzel tasvir etmiş ki adeta gözünde canlanıveriyor. “Has Bahçe’deki yediveren Eğin Dut’u gibi üretken, konuşkan, şirin ki şirin… Buzludere kadar cömert, Karadağ gibi cesur, doruklarda ama alnı secdeli.” Hikâyenin akışında bu sayılan özelliklerin değişimini de görüyorsun.
Ana ve babanın çocuklar üzerindeki etkilerinin konuşulduğu bu günlerde çocuğun ana ve baba tasvirleri sıcacıktı Tarçın. Size sığınan yavrularınıza nasıl titrediğinizi düşününce ve onları nasıl şifalandırdığınızı bilince anlatılanlar daha bir önem kazanıyor değil mi senin için de?
Devamında yazar; “Ruhuma Saplanan Şehirden Köye Dönüş” ile bir şehir neden insanın ruhuna saplanır sorusuna, anlattığı olaylarla açıklama getiriyor. “Duygularla örülü dünyama çimdik atıyor sanki” cümlesine ve Eskişehirli babaya verdiği iki cevaba takıldım ben. Oya Baydar’ın sözleri aklıma geldi. İnsan insana çattıkça bu durum hep olacak galiba: “Acıları dindiren, yaraları sağaltan, anıları unutuşun afyonuyla uyutan zaman… Elma kurdu elmayı nasıl içten içe kemirirse zamanı da kemiren kurtlar var. Zamanın unutulmaya mahkûm ettiği anılara ulaşacak incecik yollar açıyorlar. O yolları tıkayamazsınız, açıldıklarını anlayamazsınız. Bir ses, bir ezgi, bir koku, bir fotoğraf, bir çiçek, bir dokunuş, bir esinti, bir renk, o incecik yollardan sızıp unutulmaya mahkûm ettiğiniz anıyı unutuşun karanlığından aydınlığa çıkarıverir. Şaşırırsınız, nasıl baş edeceğinizi bilemezsiniz, korkarsınız, ürkersiniz.”
“Can özümde çağıldayıp bir türlü durulmayan bulanık akıntıyı, örülüp örülüp kümeleşen girift duyguları daha ne kadar içimde bekletebileceğim?” Duygu yüklü ve nükteli bu cümleleri “Hikaye arınma kurnam” diyen yazarın ruh dünyasına ışık tutmuş değil mi?
Eskişehirli babaya da şöyle sesleniyor Müdür bey: “Sana yardım etmemin birinci sebebi; güzelliğin ve masumiyetin fihristi yüzünde okunan şu çocuğun şimdiden güveni sarsılmasın, babası, atası gözünde küçülmesin, nazenin yüreği burkulmasın, şehir ruhuna saplanmasın… İkinci sebebi ise seni doktorun ayaklarına kapanan babama benzettim. Senin gibi bir yiğidi oğlunun yanında yalvartıp ağlatacak kadar vicdansız, imansız değilim.”
Yazar böyle söyletiyor kahramanına ama Has Bahçe, Buzludere ve Karadağ diye vasfettiği babasının oğluna yazdığı mektupla bizleri ağlatıyor. Babasına öyle bakan ve şimdi babası çok uzakta olan bizleri.
Ve “Güher Kız Çiçeği”… Usturuplu bir halk ve aşk hikâyesi bu Tarçın. Aşk; gönül sarayını sezebilmek ve gezebilmek olsa gerek dedim okurken. Ve kim kimin gönül sarayını gezebilir ki? Kim o sarayın her odasında sevdiğinin güzelliklerini keşfedebilir ki? Kim bir insanın gönlünde neler yattığını bilebilir ki? “Herkes herkesle ve hiç kimse hiç kimseyle değil aslında bir yerde. Ancak âşıklar ve dostlar müstesna…” diye geçirdim içimden.
Hışır hışır sevda kokuyor anlatılanlar. “Onu nasıl da biçimli, yüreğine yakın buluyor.” “Bir şeyi daha bil Güher kız, benim de yüreğim var.” İnsanın tabiatındaki en kıymetli yönü ve insanı canlandıran hâli; sevmek… Yazar da tabiattaki varlıkları bir şahsiyete büründürmüş. Ortam ve kişiler görüyormuşsun gibi canlı, karşında duruyor: “Arpa tarlalarında kımıldayan incecik buharlar, pembe yüzlü gelinlerin ak yazmalarına sinerken, gürbüz çocukların oynak türkülerinden çıkan nağmeler taze sıcağı gören kelebekleri havalandırıp sema yaptırıyor. Baharı görünce cilveleşen tay gibi oynayan, oynadıkça bulanıklaşan Karasu. Karasu gibi bulanıp yemyeşil gözlerine pus çöken Güher’in içine Karasu akmaktadır. Karasu Güher’in içinde akmaktadır. Tufan, Güher’in gönlünde çıkmıştı bir kere.
Bir de Beser Kadın’ın bir özelliği zikrediliyor ki dikkatimi çekti Tarçın. “Kusurlarını hamaratlığıyla örtmüş” deniliyor. İnsan kusurlu, noksan bir varlık ama demek ki iyi yönleriyle bunu örtebiliyor. Bunun için gönül ve ruh hamaratlığı gerekiyor mudur sence?
Ve “O gün söz şerbeti içilir, dil bağı verilir.” Söz şerbeti içilmez, dil bağı verilmezse böyle bir sevda yaşanırken sonuç biraz hasret biraz hüzün değil midir?
Bir gün iş dönüşü eve doğru yürürken kaldırımda bir yapboz parçası görmüştüm. Bu yapboz parçası bilmem kaç parçalık bir yapbozda gökyüzünün resmedildiği bir yerin gökyüzündeki maviliği resmeden tek bir parçasıydı. Kalanı parçalar da kim bilir nerelerdeydi… Güher Kız’ın ve duygularının gerçekliğindeki yeri de tıpkı o yapboz parçası gibiydi…
Yarı yolda yarı yolda
Gördüm ben Yâr’ı yolda
Tutmadı yâr elimden
Kaldım âh yarı yolda
Demiştik ya Tarçın içteki yaralar dışta da görünür olabilirler diye. “Yirmi Beş Yıl” hikâyesinde de kaşıntıları ve yaraları azan çocuğun hastane odasındaki günleri resmedilmiş. Burada da bazı cümleleri es geçemedim: “Adam, adamın gölgesinde yetişir.” “Alnındaki kıvrımlara dolan tedirginlik” “Herhalde çocukluğumun sınırlı anlayışlarında boğuluyorum.” “Ağlayan yüze eşek arısı tez gelir, için şen olsun ki yaraların tez kapana” “Zahirin/zahidin bir parmağını kessen dönüp Hak’tan kaçar, gör bu miskin uşağı serpa soyarlar ağlamaz.” “Anadolu insanının içinde olduğu yumağın ucu; yiğitlik, fedakârlık ve yanlışa başkaldırı. Sevgi ve dostluk ise tüm insanlığın beslendiği özsu.”
Ve yazar: “Kendimde duyduğum azıcık güven, babamla birlikte benden uzaklaşıyor, uçup gidiyor yollar boyunca…” diyordu Tarçın. Çok üzüldüğüm bir yerdi burası. Normalde uzaklaşan her şey küçülür, biz uzaklaştıkça onlardan. Ancak konu sevdiklerimiz olunca durum tersine dönüyor, eksildikçe garip bir şekilde hem küçülüp hem fazlalaşıyoruz dünyada…
Bu arada Şahin ile Abuzer amcanın kitap dostluğu çok güzel. Şahin’in ölüm karşısındaki soruları, bizim sorularımız. Korkusu ve Abuzer amcanın göğsünde sükûnete ermesi. Sarılmak; endişeleri, korkuları hatta kırgınlıkları izole ediyor, bitiriyor. Ve tekrar göğsünde sıkması, beni koruyor hissiyatı ve bir çocuğun şuur, zihin, ruh ve bedeninin bütünleşmesi. Ve asıl mesafenin yükseklerde olmayışını içimizdeki derinliklerde olduğunu aynelyakin görmesi. Şu an senin yaptığın gibi Tarçın. Güven ve sevgi canları birbirine bağlıyor değil mi?
Bu arada Şahin’in taburcu olduğunu öğrendiğinde gönülcüğünün çırp çırp kanat atması ve o paragrafta çocuğun heyecanının kısa cümlelerin birbiri ardına sıralanmasıyla ifade edilmesi ve heyecanın okuyucuya yansıtılması güzeldi. Sinema filminden bir kare olsa cıvıl cıvıl konuşan bir Şahin olurdu.
Son olarak bu hikâyede 25 yıldır ağlamayan Abuzer amcanın hikâye sonunda ağlamış olması ile adını almış olan bu hikâye, bizlere bir küçük koğuşun nasıl koca bir muhabbet dünyasına dönüşebileceğini ve bu muhabbet dünyasının hastalıklar sebebiyle bir araya gelişlerin sonucunda oluşması, ilahi düzende kader çizgisinin nelere kapı açacağını ve sevginin nasıl şifa olabileceğini anlatmakta.
Sırada “Kaçık Hikâye” var ama sen hala uyuyorsun Tarçın. Hafta sonu tatili ve emeklilik ömür törpüsü müdür sorusunu sordurtuyor hikâye. Ve benim de kaçık hikâyelerimi. Askerde kendisine gelen mektubu vermek için seslenip durması hadisesi çocukluğumdaki muavinlik tecrübemi hatırlattı. Kartal-Topselvi hattında gönüllü muavinlik yaparken Kartal’da “Hadi Kartal Kartal, kalkıyoruz Kartal” deyişim ve kaptanın beni uyarışı geldi aklıma. Şükrü Bey de tuhaf olayları ve kişileri üzerine çeken bir paratoner gibiydi.
“Yayla Otu” hikâyesinde genel tema; yaşayana, ölene, ölürken yaşayana, yaşarken ölene ziyaretin önemi diyebiliriz. “Hiç değilse birazcık sükunet bulur da düşüncelerimin altını yakar, ısıtırım yol boyunca.” İnsanın kendi düşüncesinde, düşüncelerinde demlenmesinin çok güzel ifade edildiği bir cümleydi.
Yine bu hikâyede “Dinlenmek istiyorsanız işinizi ya da yaşadığınız şehri değiştirin” diyordu. “Kartal kanatlı hayat, biz serçeye musallat olmuş, mecburuz yaşama istidadımızı geliştiriyoruz.” Tarçın siz ise; belli bir bölgeyi güvenli bölge olarak işaretlersiniz ve orada çoğunlukla uyuyarak geçirirsiniz hayatı. Öyle değil mi? Kime diyorum! Uyuyorsun zaten.
Uyuyorsun ama ayrılık vakti geldi çattı Tarçın. “Herkes Kalbine Dönsün” diyor son hikâyede. Çevreye duyarlılığımız ne zaman artar sorusuna karşılık yazar diyor ki: “Kalplerdeki kirliliği yok etmeden çevredeki kirliliği yok edemezsiniz. Herkes kalbine dönsün. Sevgiyi istesin.” Bir çocuğun ya da bir kedinin gözlerinde ve gözyaşlarında kalakalmak. Rikkatin kılcallarına kadar dolması insanın. Çünkü “Bazen bir adamın alnında kâinatın sırrı yazılıdır.”
“Düşüncemi, zihnimi, fikrimi hatta havsalamı tek bir hücreye dönüştürmüştüm. Derinlerden gelen dip akıntılarını, kesik soluklarında buharlaşan sızılarını keşfetmek istiyordum.” Bu derin cümleyle beraber hepimiz kalbimize, o Kâbe’mize dönüp etrafını tavaf edip biraz tefekkür etsek, ne çok ihtimam sarardı ruhumuzu, hareketlerimizi diye geçirdim içimden
Tüm kitap bitiminde son bir şey söylemem istenseydi şayet bu, ‘Ruhumuza çok şey saplanabilir ancak, saplandığı yerdeki oyuk yine ancak içimizde taşıdıklarımızla kapanır’ olurdu. Siz kedilerin antiseptik dokunuşlarla kendinizi temizlemeniz gibi. Değil mi Tarçın? Yine uyuduğunu unuttum affedersin. Kitaba dair notlarım bu kadar. Yola çıkma vaktim geldi. Güzel bir ev beni bekliyor. Kitap okuma çalışmalarımızın ilki gerçekleşecek. Muhabbet, ikramlar ve diş kirası…
Hoşça kal Tarçın…
Hakan Artık
- GENÇLERE HİTAP - 13.03.2026
- ATEİSTLİKTEN MODERN ZAMAN DERVİŞLİĞİNE - 17.02.2026
- İKİNCİ ABDÜLHAMİT HAN’I ANMA VE ANLAMA PROGRAMI - 15.02.2026
- II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ - 12.02.2026
- SOYKIRIM KISKACINDA DOĞU TÜRKİSTAN - 10.02.2026
- BOZKIRDAN İNSAN MANZARALARI - 09.02.2026
- BOZKIRIN AYNASINDAN YANSIYAN YÜZLER - 03.02.2026
- AFGANİSTAN’DAN AMERİKA’YA DEVRİ ALEM - 27.01.2026
- GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE HAT SANATI - 20.01.2026
- ESKADER BÂBIÂLİ SOHBETLERİ’NDE GÜNEY AMERİKA RÜZGÂRLARI ESTİ… - 18.01.2026
- YAPAY ZEKA ÇAĞINDA MEDYA VE YAYINCILIK - 13.01.2026
- MAGNA FORTUNA ÇEBİ’YLE PERU’YA YOLCULUK - 12.01.2026
- YAPAY ZEKA ÇAĞINDA MEDYA VE YAYINCILIK - 06.01.2026
- HEGEMONYA, MEDYA VE İŞGAL ANLATISI BAĞLAMINDA SURİYELİ VE FİLİSTİNLİ KADINLAR - 04.01.2026
- HEGEMONYA, MEDYA VE İŞGAL ANLATISI BAĞLAMINDA SURİYELİ VE FİLİSTİNLİ KADINLAR - 30.12.2025
