İnsan ve toprak… Bütün çağların izlerini taşıyan iki varlık. Kendi hayatlarının ve dünya hayatının şahitleri… İnsan nereden gelir, nereye gider, muhtevası nedir insanın, en iyi toprak bilir galiba. İnsan neden ağlar, gözyaşları ne vakit yıkar surlarını ve yere düşen kanların kimi ağlattığını ve yine dökülen yaşların acısını toprak duyar ve bilir. Peki, yarılır, yaralanır mı toprak, üzerine kan düşünce? Ya bir can toprağa düşünce?..
Bak, toprak ile konuşuyor insan. Bir ana, Toprak anayla dertleşiyor. Öncelikle toprak, neden anadır, aralarındaki bağ nereden gelmektedir? Benzerler mi birbirlerine? Baktığımızda ne kadar da benzediklerini görürüz. Dünyanın yükünü, ailenin yükünü taşımaları. Yeni filizler, nimetler doğurma hâlleri. Çileli olmaları, sırları bağrında taşımaları. Her şeye rağmen sağlam ve güçlü durup, derleyip toparlamaları.
Tolganay ana çocuk yaştan itibaren toprak ve çevresiyle ünsiyet ve muhabbet kurar. Hayvanlar, ağaçlar, arklar, dereler, çayırlar, çobanlar ve türküleri sever. Toprakta beliren gölgesini bile sever Tolganay ana. Hatta “Gölgemi sevmekten zevk alırdım” der. Güzelliğinin karanlıkta yansımasını sevmek midir bu yoksa insanın karanlıkta kalan eksik veya yanlış yönlerini de sevebilmek midir?
Mutluluğu arar Tolganay ana. “Suvan mutlu olacağız değil mi? Cevap gelir: “Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp ekip kendi ürünümüzü kaldırınca biz de mutlu olacağız.”
Ve aşkı arar insan. Çünkü her gün pırıl pırıl yeniden doğunca aşkımızın şafakları ve aşk olunca her yanımız anlam kazanır yaratılanlar, nesneler ve biz. Çevremiz onun varlığıyla çok daha güzel görünür. Bozkırlaşmış gönüllerimiz suya kavuşur. Rüzgar dünyanın en güzel kokularını tatlı bir esintiyle getirir, kuşlar bizim için şakır, dolunay ve yıldızlar bizim için parlarlar. Toprak yumuşacık bir yastığa döner, heyecanın ateşli ve neşeli atışları, çarpışları duyulur gönüllerimizde. Mutluluk hep bizimle, huzurla dolan toprak yani tabiatımız, sessizliğin ve serinliğin tadını çıkarır. Başakların hışırtısı, suların şırıltısı hatta semadaki bütün burçlar bizim hikayemize, şarkımıza, mutluluğumuza eşlik eder. Sevgi, aşk ve muhabbet bizim toprağımıza her zaman çok iyi gelir.
Aşk ve toprak… Bu aşk, gönülde birikecek gözlerden dökülecek o yaşların da müsebbibidir, sebebidir. Bir yandan da özümüz olan toprağın da havalanmasıdır. Ve iltifatlar, oradan daha münbit daha bereketli duygular yeşersin diye bu aşkı ve sevgiyi besler, havalandırır.
Dönelim yine mutluluk tarifine. Dönelim içimize. Nasıl bakarsan öyle olur toprak. İçimiz, duygularımız ve fikirlerimiz mutluluk tohumuyla doluysa mutluluk yeşerir yavaş yavaş. Kitap bize toprağa dair ne kadar güzel koku, ses, şekil varsa anlatır ve “toprak mutluluktur” der. Mutluluk içimizdeki ahenkte gizli ve insan tabiatıyla ahenk bulursa, tabiatıyla barışık yaşarsa mutlu olabilir. Ve seslenir: “Bana sorarsanız gerçek mutluluk yaz yağmuru gibi birdenbire boşanmaz insanın başına. Davranışımıza, çevremizdeki insanlarla ilişkilerimize her gün azar azar çekidüzen vererek eksiklerimizi tamamlarız. Yavaş yavaş biriken bir şeydir mutluluk…”
Sevgiliden gelen her şey; aşkı görme, bulma, hissetme, yaşama kısaca aşk nedenidir. “Sanki ellerinde taşıdığı testide ayran değil aşk iksiri vardı.” Gencecik bir gelinin kocasına duyduğu, sevgiyle dolu mutluluk testisiydi. Bizim tabiatımızı mutlu kılan şey; aşk, sevgi ve muhabbettir.
Güneş kokusu, taze saman kokusu ve duman kokusu karışmıştır hamuruna. İlk üründen yapılan o ilk lokma hissi uyandırır. Bu da bir duygu rengi. Ya insanın hamurundaki güzel kokular, Allah’ın üflediği ruh… Ya ilk olmanın, tazeliğin büyüsü. İlk turfanda meyvenin Hazreti Fatıma annemize ikram edilişi gelir aklımıza. Bir kız çocuğunun, bir kadının, bir ananın mutluluğu milletinin mutluluğundan doğuyor. Kaderi de onun kaderiyle bir oluyor. Fatıma annemiz tatmıştı bu hissi. Yine odaya girdiğinde ayağa kalkan bir Peygamber ve bir baba. “Kadınlar, analar mutluysa aile de mutlu toplum da mutlu. Fıtratımızdaki anaç duygular ne kadar aktifse insan da o denli şefkatli, merhametli ve mutlu.
“Göğsüne inen bir çekiçti, telgraf”. Hem de savaş zamanı. Sonrasında gelen mutlu haber ile bir ana yüreğinin havalanışı, atların şahlanışı ve yol boyunca her şeyin ana yüreğine güzel gelişi. Çocukları mutluysa ana da mutludur ve çocuklarını düşünmek anaya özgü vazgeçilemez bir özellik ve güzelliktir.
“Âh bu savaş her şeyi altüst etti.” Bu cümle de içimizdeki savaşları, durduramadığımız fırtınaları hatırlatır. İnsanı altüst eden o savaşları…
Bir sorgu çengeli takılır okurun (Hakan Artik) zihnine: “Savaş kimine göre bir arınmaydı. Hâlbuki bir “B” harfini çok görmese insan, birbirinde barınarak da arınabilirdi. Birbirinde barınamayanlar savaşarak mı arınıyorlardı?”
Hasret motifi işlenir yine toprağın bağrına. İnsanı yine yeniden Âdem babamızın hasretine götürür. Oradan Mecnun’un oradan da bir ananın hasretine. İnsan hasretdaş bir varlık. Gardaki bekleme salonu gibi dünya hayatı. Biraz alışkınız biraz da yabancı. Ve beklenen tren ne zaman gelecek diye bekliyoruz. Çaresiz…
Bu hasretin sona ermesi için ümit kovalar Tolganay ana: “Âh âh! Bulutların ardından çıkıveren şu güneş gibi oğlum da gözümün önünde parlayıverse, bir kerecik bir kerecik görünüverse.” Maysalbek’in trenle geçişi, insanın hayatına girip sonra gidenleri mi simgeliyor. Ya, hasreti buram buram tüttüren gidenlerin bıraktığı eşyalar. Demir raylarını, “Oğlum” diye kucaklayan ana yüreği. Hasret insanı çökertir, saçlarına aklar düşürür, belini büker, toprağa yaklaştırır.
Ve ölüm haberini bildiren kağıtlar, evlerden yükselen ve yürekleri parçalayan ağıtlar. Kendi acılarını bir yana koyup toplumun acılarını önemseyen Tolganay ana. “Öyle olmasa ayakta kalamaz eriyip gider toprağa karışırdım”
Bir büyüğün (Ömer Demirbağ) sözleri gelir burada. İnsan sorar: “İçimizdeki çocuk neden ölmez?” Ve cevap verir: “Çünkü Allah, muhtaçlık ve yalvarma halimizi seviyor. İnsan dışındaki varlıklarda annelik kısa zamanda bitiyor. Annesi yavrusunu yahut yavrusu annesini tanımaz oluyor. Bizde ise anne sonuna kadar annedir biz de sonuna kadar çocuğuz. O çocuk büyümüyor ve Allah anneyi insan için hep var kılıyor. Anne; Allah’ın kulunu okşama fiilidir.”
Birbirimizle konuşmak için yazdığımız mektuplar. Özellikle cepheden gelen veya evden giderken bırakılan mektupların sevinci ve hüznü. Mesela oğlu Caynak’ın ansızın gidişi ve yazdığı mektubun etkisi ile Tolganay ananın yüreğinin seslenişi ve toprak ana ile konuşması gibi Caynak ile de konuşmaya devam edişi. “Seni daha o anda affetmiştim Caynak” deyişi. İnsanın bazen kayıplar arasında sayılması. İnsanın içinde yitip giden kaybolan duygularını hatırlatır Tolganay ana. “Bir serseri kurşuna hedef olan, düşmanın elinde esir olan yahut bataklıkta boğulan” duygularımız. İnsan bu, içindeki savaşlarda da kaybolanlar arasında sayılabiliyor.
Söz ne zaman söylenir, vakti var mıdır? “Demiri nasıl tavında dövmek gerekiyorsa, çekiç darbelerini nasıl soğutmadan indirmek gerekiyorsa her kelimeyi de öyle tam zamanında söylemek gerekiyordu.”
Tolganay Ana feryadla seslenir: “Söyle Toprak Ana, insanlar savaşmadan yaşayamazlar mı?” Ya “Evlatlara kıyan dağlar niçin göçüp yerin dibine batmaz?” Toprak Ana cevap verir: “İnsanlar ne zaman savaş başlatacak olsa, ‘Durun! Kan dökmeyin!’ derim.” Savaş olunca analar kadar toprak da acı çekiyordu. Çünkü kan, toprağa düşüyordu can da…
Toprak ekilmeyi istiyor savaşı değil. İnsanın tabiatı da ekilmeyi bekler. Envai çiçekler, güzel duygular, bilgi filizleri ve tabii ki muhabbet. Suvankul’un diktiği elma ağacı nasıl güçlenmişse insanın gönlüne dikilen ağaçlar da sevgiyle güçlenir. “Birbirimizin gönüllerine sonsuza kadar yaşayacak ağaçlar dikelim” diyesi gelir insanın. O ağaçların altında gölgelenip, o ağaçların altında uyur yine o ağaçların altında sohbetler ederiz. Onlar birbirimize ikram edeceğimiz hayat ağaçlarıdır. Tolganay Ananın ailesi arasında köklü ve kuvvetli ağaçlar dikilmiş.
Maysalbek’in mektubunda yüz binler yaşasın diye ölmeyi seçenler hatırlatılır. “Yaşatmak için ölmek nedir hakikati” öğretilir. Her ölenin toprakta adı kalır. Toprak Ana ölenlerin ana yurdudur, vatanıdır. Ve insan vatanına gitse bile sözleri bir müddet belki de kıyamete kadar yaşayabilir.
İnsan diğer bir insanla yahut kendi içinde kendiyle tam bir uyum içinde olursa kendisini çok daha rahat anlar. İnsan her savaştan sonra hasret kalabilir ve her şeye rağmen içine umut ve iyilik tohumlarını ekebilir. Yine insan kitaptan bazı cümleleri alıp gönlüne koyabilir:
“Yüzüne düşen kar taneleri erimiyordu.”
“Düşmek nasıl oluyormuş anlamak istedim.”
“Ekmek ve iş ölümsüzdür.”
“Ufuktaki şafağın ihtişamı” ifadesini okuyunca insanın gönlüne yine kitaptan ilhamla şunlar gelir:
“İçimizdeki şafağın ihtişamını izle. Ufuktaki beliren resme doya doya bak. İçindeki torgay kuşunun ötüşünü dinle. Yine içinde dolanan sesleri, titreşimleri fark et. Kımıldayan hatta çırpınan yüreğinin sesini dinle. Aytmatov’un anlatıcı olarak seçtiği dört unsurun (güneş, yağmur, toprak ve kadın) ne anlattığını neyi ifade ettiğini duymaya çalış. İçindeki güneşin aydınlığını görebiliyor musun? Duyabiliyor musun yağan yağmurların sana ne anlattığını? Toprak yani tabiatımız bize neyi hatırlatıyor? Yazarın fiziki veya insanın içindeki savaşlara, yıkımlara, esir düşüşlere hatta bataklığın içine çekilişlere rağmen içindeki toprağı ekmelisin, her şeye rağmen ekmeye devam etmelisin feryadını duyabiliyor musun? Ve kadın üzerinden içindeki anaç duyguları öne çıkarmamız gerektiğini anlayabiliyor musun? Güneş, yağmur, toprak ve kadın, insan nesline anlatmaya devam edecekler. Ve bil ki insanın Toprak Ana ile yani kendisiyle, kendi tabiatıyla konuşması da devam edecek.
Mücahit Kocabaş
- TOPRAK ANA, İNSAN, KADIN VE TABİATIMIZ - 28.03.2026
- “KUŞLAR VE GEÇMEYEN ŞEYLER”DEN - 10.03.2026
- RAHMET KAPISI’NDAN GÖRÜNENLER - 22.10.2025
- SENİ SEVERKEN - 08.02.2025
- ÖLÜM - 14.01.2024
- BİR YOL VAR ARAMIZDA - 22.12.2023
- İŞGALDEN GERİYE KALAN - 15.10.2023
