“KUŞLAR VE GEÇMEYEN ŞEYLER”DEN

İnsan öldüğünde ilk ismi siliniyor demişlerdi. Sonra sesi yavaş yavaş kayboluyor. Ve topraktan oluşan bedeni toprağa karışıyor. “Kuşlar kanat çırpışlarıyla ve gagaları ile mezar taşındaki ismi değil insanın yaşarken bıraktığı isimleri arıyorlar. İnsan kelimeleriyle yaşar ve kelimelerle hatırlanır.” Yaşattıklarıyla anılır, hatırlanır. Mesela adil veya zalim, cömert veya cimri…

Karga insanın ölülerini toprağa vermesi ile ilgili Kur’an-ı Kerim örneği. Ve karga sırlar bir ölüyü toprağa. Onun izinden gider insan. Kabil kardeşi Habil’i toprağa verir. Ve kuşlar ile bir türlü geçmeyen şeylerin hikâyesi başlar.

“Yaşatan ve hayat veren manalarına gelen Havva bir köpeğe sopa ile vurduğunda ismini mi (Hav-va) yaralamıştı.” Kabil bir anda katile dönmüştü kardeşini öldürünce. Hâlbuki Allah’ın kararını kabul etseydi isminin bir mânâsı olarak “makbul” olacaktı. İsmi yara almayacaktı ve katil diye anılmayacaktı. Acı ki Hadis-i Şerife göre her cinayetten pay alacak.

Kelime, yara izi demekti. Hav-va, özelde kadın veya anne genelde ise insan gibi yaşadıkça yaralanıyordu. “Ve tövbe gibi bir merhemi bırakmıştı. Aslında insan, bıraktığı güzel şeylerin de şifasından uzak kalacaktı. Neyse ki günahsız bir nefes harflerin kırışıklıklarını giderecekti. Ve insan yeniden tövbe edecekti.”

“İsminin kırılmışlığından ağrıları geçmeyen insan.” Öğrenebilseydi ne olursa olsun kırılmamayı… Gel gelelim insandı…

Kalp ile ilgili cümle kurmayan insan yaşıyor muydu sahiden? Yoksa hayatın her anında kalbi ile var olan bir insanın, bu kelimeyi cümle içinde kullanmasına gerek var mıydı?

Peki, kullanılmış kelimelerin insanın şahit olunan hayatında olmayıp kurduğu cümleler içinde olmasının kime ne faydası vardı!

“Hav-va da annesinin soğukluğundan nasibini almıştı. Üstünün örtülmesini istedi insan. Bir örtü yahut sıcacık tatlı bir dil ile. Maalesef Hav-va’nın annesi, “kızım”, “bir tanem”le ilmeklenmiş, çevresi yavrumla çatılmış sıcacık bir dil örtüsüyle sarmamıştı. Anne dili olmayınca ana diline ve sözlüğe yöneldi.”

Evinde gibi hissetmediği yere ısınamaz insan. “Toplanılan yer öncelikle sıcak olmalıydı. Kelimelerin dili dokunmalı ve o sıcacık kelimeler insanı bir halı gibi dokumalıydı.” İnsan çok sevdiği kelimelerden neden kaçardı?

Oysa “kubbe, insan hayallere düşüncelere dalabilsin diye vardı.” “Secde insanın kelimesiz hâli, alnını koyduğu an ferahladığı yer, anne karnına dönüş özlemiydi. Belki de secde; sevmediğimiz kelimelerin dökülüp gitmesiydi.” Halının üzerine kırgınlık duyduğumuz kelimeler de düşüyordu.

Sadece kadınlara söylenen ve yüklenen bazı emir kelimelerinin kaçtığı bir kuyu muydu bu kocaman kökler. Kadınlar bu köklerden muzdarip miydi? Hav-va kelimesi fizyolojik veya mânâ olarak anası olmayan yahut ana sinesine hasret insanları mı temsil ediyordu? Ve annenin var iken çocuk yüreğindeki yokluğu bu kadar mı kırıyordu bir kız çocuğunu? Ve büyüse bile kırıklıkları geçmiyor muydu bir kadının? ” Kendisine gösterilene şükretti ve Allah demek iyi geldi yaralarına.” Nazan Bekiroğlu söylemişti: “Günâh da âh’la kafiyelidir. O da siyâh’la, simsiyâh’la, vâh’la, eyvâh’la. Lâkin hepsi de Allah’la. Âh’tır kafiyelerin en güzeli.” Sonra “âh mine’l aşk” ibaresini hatırladı belki de… Hat’ta Âh’ın h’sinin gözleri çeşme olmuş gözyaşları akıyordu. “Her nefeste Allah diyememenin h’yi ağlattığını düşününce kelimenin gözyaşlarını sildi. İki “v”nin arasını birleştirdi, dikti. Allah demek yaralarını sarmak için güç vermişti.”

İnsanı kim ve ne irşad eder. Bir kaplumbağa bize ne söyler? Sakinliği ve telaşsızlığı, hırstan azade yavaşlığı ve kanaatkarlığı ve böylece çok yaşamanın sırrına ermişliği bize ne anlatır? Evini sırtında taşımak, bu sakinlik ve yumuşaklık dervişlik alâmeti midir? Şöyle cevap verir Havva: “Kaplumbağa yüzyılları saniye saniye adımlayarak alır, acele etmez. Yeri değil, anları adımlar. Her santimetrekareye düşen yaşanmışlıkların geçmişe doğru kesitlerini çıkarır. Şimdinin geçmişte gördükleriyle benzerliğini, değişimi ama en çok yine aynılaşmayı görür. Bu yüzden hayıflanır. Bunca arşınladığı yaşanmışlığın biteviye aynılaşması onu biraz yorar.

“Kaplumbağalar duygularını dondurabildikleri için yüzyıllarca yaşayabiliyorlar. Yüzlerindeki ifadeden anlayabilirsin. Geyik, bakışlarındaki hüzünden vurulur. Yılanın parlak, kıvrımlı dansının neşesi çeker kartalı. Tavşan sevişmelerinden yayılan haz, avcının iştahını kabartır durur. Ne yer ne yenilirim hesabı etliye sütlüye karışmadan ormanın, bahçenin, mezarlığın kuytularında. Yorumsuz ifadenle aynanın karşısında.”

Yine kaplumbağa yuvayı hatırlatır Havva’ya. Tepetaklak çevrilmiş bir yuva nasıl dirilir, ayağa kalkar. Büyüklerin insafına mı kalmıştır ilişkiyi düzeltmek. Peki yuva neden sessiz kalır böyle tepetaklak olmuşken.  Aynı zamanda kendini hatırlar Havva. ” Adeta bir kaplumbağa gibi aynı yüz ifadesi ile kalışını. Ve on yaşındaki oğlunu toprağa verirken Allah verdi Allah aldı deyişini.” Aslında bir müddet ağlamalıydı insan.

Bazı insanlar doğdukları evde kendilerine bir yuva bulamayabilirler. Abi figürü kardeşini korumak ister ve bazen bu çatışmaya yol açar. Abilerin kardeşlerine yuva olması gerekir. Fakat üslup ve ses tonu yuvaların ve ilişkilerin yıkılma sebebi olabilir.

Bir türlü aile sıcaklığı hissedilmeyen hatta kibrin, adam kayırmanın soğukluğu her tarafına sinmiş bir kılçık gibi tasvir edilen çalışma hayatı… Geçmeyen şeylerden biri de boğazımıza takılan bu kılçıktı: “Sekizinci katın dili de çalışma hayatını kâbusa çeviren, uygulamaları da adaleti ve hakkaniyeti yerle bir eden şekildeydi. Ve çarpışan egolar, içten içe sürdürülen başarı yarışları, kompleksler, küçümsemeler kanserli hücreler sarmıştı bizleri…”

Bazen hikâyeler boşlukta asılı ve askıda kalıyordu. İnsanın bazı davranışları gibi…

Bülbül sadece ve sadece Gül’ün güzelliğini görmeliydi. Diken bile hoş görünmeliydi belki de… Orman ancak bu şekilde hiç bitmeyen bir besteye dönüşebilirdi.

Anne ile kızı aynı kader mi bir araya getirirdi? Tarla kuşlarının sebep olduğu… Anneler kızlarının yalancı gülüşlerini anlarlardı ama çoğu zaman bir şey söyleyemezlerdi. Daha önceden yalan söylediği görülmüş ve bilinmiş tarla kuşu söz konusu olunca anne yüreği daha kucaklayıcı oluyordu. Çocuklar belki de anne ve babalarının kaderinden pay alıyorlardı?

Bülbül ile Gül her ne kadar mazmun olmuşlarsa da Gül dalına genelde serçeler konar. “Serçelerin en büyük korkusu ona belki de daha yumurtadayken öğretilmiş kedi korkusudur. Hav-va’nın dediği gibi her serçe içindeki kediyi büyütür ve her serçenin gölgesi kediye benzer.”

Kız çocuğunun doğmadan ölüşü AŞK’ın ormandan silinip başka ülkelere gitmesi miydi? Harf harf mi silinirdi duygular insanın hatta toplumun içinden? Yavaş yavaş solan ağaçlar gibiydi yaratılan her şey…

Bir saç teli de yavaş yavaş ağarır. Tuvalin boyayı emdiği gibi bedenimizdeki ve hayatımızdaki renkler de bir anda o tuvale renk olmaz. Saç telinin çevresine bıraktığın griler hayat boyu geçtiğin hatıraların gölgesi ve geçmeyen şeylerin resmiydi.

Yüz üstü bırakılan Hav-va’nın şimdi yaşadığını nakşetme ve saç telinin bütün ayrıntılarını görkemli bir şekilde yansıtma hâli miydi bu kitap? Hayatını bir mermer oyar gibi yazmak… Peki hangi kuşa benziyordu bu geçmeyen şeyler?

Bir pırıltı, bir neşve mümkün mü? Geçmeyen şeylerin üstüne sürmek için. O gözlerinden taşacak pırıltının varlığını bilmek bile güzel…

“Çeliğine iki katı su verilmişler hayatın zorlukları ve hatta adaletsizlikleri karşısındaki sağlam durabiliyorlardı. Bizim topraklardan görünmez ağlar atılır mahalleler arasına” İnsanın içi de öyle. Gönül, ruh ve akıl arasına ağlar atıldığında birbirine ulaşamazlar. Ulaşsalar da uzun sürmez ilişki, o ağ orada durduğu müddetçe kopuş kaçınılmazdır.

İnsan içindeki ağaçların budamasını sürgün vermesi için mi yapar yoksa uzun bir yolculuğa çıkıp da kendinden gitmesin diye mi? Orada o duygu öylece kalıversin. Yanlış müdahale edildiği veya kullanılmadığı için çürüyen duygularımız da geçmeyen şeylerdendi.

Hav-va da âşık olurdu. Ve aşk insana can veren bir ab-ı hayattı. Ve hayatı renklendiren bir gökkuşağı… Herkes tadamasa da bu duyguyu, aşk geldiğinde insanı kanatları sonsuzluğa açılan bir kuşa çeviriyordu. O kuşu hasedle değil imrenerek izlemeliydi belki de…

Hülasa yazmak; içini dökmek ve bu suretle şifalanmak mıdır? Yoksa insanda bir türlü geçmeyen şeyleri anlatıp karganın yaptığı gibi yol göstermek midir? Yahut insan, bir ağaçkakan gibi geçmişteki olumsuzlukları sürekli düşünerek, anlatarak ve sitem ederek hayat ağacını mı soldurmaktadır? Âh bu tıkır tıkır tıkırtılar… Âh bu geçmeyen şeyler…

Mücahit Kocabaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir