KADIKÖY’ÜN BAŞINA BUYRUK SEMTİ; YELDEĞİRMENİ

“İnsanların bugünkünden bambaşka dillerde konuştuğu çok çok eski zamanlarda; sıcak ülkelerde kocaman, görkemli kentler vardı. Bu kentlerde kralların, imparatorların sarayları yükselir; geniş caddelere daracık sokaklar açılır, altın yaldızlı mermer heykellerle süslü tapınaklar göz kamaştırırdı. Buralara başka yerlerden gelmiş çeşitli eşyaların alınıp satıldığı rengârenk pazar yerleri kurulur ve insanlar büyük, geniş alanlarda öbek öbek toplanarak günün önemli olaylarını aralarında görüşüp, tartışırlar ya da birileri konuşur, öbürleri dinlerdi. En önemlisi de oralarda büyük tiyatrolar vardı.”

Masal tadındaki bu cümlelerle başlıyor; insanın zamanla, mekânla ve eşyayla olan ilişkisinin, küçük bir kız çocuğunun hayatı üzerinden anlatıldığı Momo isimli kitap. Bu görkemli şehirlerde hayat tam da olması gerektiği gibi akıp giderken bir gün ansızın “duman adamlar” çıkıyor ortaya. İlk bakışta pek fark edilmeyen ve dikkat çekmeyen bu adamlar kurdukları “zaman tasarruf şirketi”ni kâra geçirebilmek için türlü numaralarla insanların zamanını çalmaya başlıyorlar. Şirket çalışanlarının telkinleriyle insanlar zamandan tasarruf edebilmek adına diğer insanlarla olan iletişimlerini sınırlandırıyor ve daha planlı, daha düz ve fakat daha asık suratlı hayatlar yaşamaya başlıyorlar farkında olmadan. Bu tercihleri yaşam alanlarına da etki etmeye başlıyor bir süre sonra ve güneydeki o görkemli şehirler birer harabeye dönüşürken kuzeyde bambaşka şehirler inşa edilmeye başlanıyor. Ve;

“Sonunda büyük kentin görüntüsü yavaş yavaş değişmeye başladı. Eski mahalleler yıkıldı, yeni evler yapıldı. Bunlarda gereksiz bulunan şeyler kaldırıldı. İçlerinde oturacak kişilere uygun olup olmadığına bakılmadan hepsi bir örnek evler yapıldı. Aslında herkes için ayrı bir model yapmak gerekirdi, ama tek tip evler hem ucuz oluyor hem de daha kısa zamanda bitiriliyordu. Büyük kentin kuzeyinde şimdi dev gibi yeni binalarla bir mahalle kurulmuştu. Birbirinin tıpkısı olan, kışla gibi dört köşe yapılar sıra sıra uzanıyordu. Evler aynı olduğu için sokaklar da birbirine benziyordu. Bu tek tip yollar çoğala çoğala ufka kadar dayandılar. Tıpkı düzgün bir çöl gibi! Burada yaşayan insanların hayatları da öyle, son derece düzgündü. Çünkü burada her şey hesaplı, her şey planlıydı. Her santim ve her an. Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tek düze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı.”

Çocuk kitabı gibi masalsı bir dille yazılmış olsa da içeriği bakımından kesinlikle yetişkinlerin dünyasını anlatan Momo, 1984 yılında kaleme alınmış. Anlattığı hikâye ne kadar da tanıdık oysa. Bizim de kentlerimizin kuzeyinde birbirinin aynısı mahalleler kuruluyor ve o mahallelerde her ayrıntısı düşünülmüş devasa binalar yükseliyor.

Oysa mekânların da tıpkı insanlar gibi bir ruhu olduğunu düşünmüşümdür hep ve mekândan insana, insandan mekâna sirayet eden bir hâl, popüler tabirle bir enerji geçişi olduğunu… Kimi şehirlerde, kimi evlerde ve hatta kimi insanların yanında hissettiğimiz ve adına huzur dediğimiz o duygu tam da bu ruhtan kaynaklanıyor bana kalırsa. Belki biz de şehirlerimizdeki o ruhu kaybettiğimiz için; tıpkı hikâyedeki insanlar gibi bir yerlere yetişebilmenin telaşıyla sürekli koşturan, daha planlı hayatlar yaşıyor olmamıza rağmen hiçbir işi yetiştiremeyen ve daha asık suratlı, daha mutsuz, birbiriyle selamlaşmayan insanlara dönüşüvermişizdir kim bilir.

Eskiye nazaran sayısı günden güne azalsa da o ruhu kaybetmemiş, insanların birbirleriyle selamlaşıp ayaküstü hal hatır sorduğu, esnafın kapı önünde tavla attığı ve kazananın tavlayı arkadaşının koltuğunun altına sıkıştırıp eğlendiği, derbi maçlardan sonra birbirini tatlı tatlı kızdırdığı mahalleler var hâlâ. Haydarpaşa Garı’ndaki rıhtımdan başlayıp Söğütlüçeşme’ye kadar uzanan Rasimpaşa Mahallesi sınırları içinde yer alan Kadıöy’ün nev’i şahsına münhasır semti Yeldeğirmeni’de bu ruhu koruyan yerlerden birisi.

Haydarpaşa çayırının eteklerindeki rüzgârı bol semt ismini de 1700’lerin sonlarında I. Abdülhamid tarafından bölgeye yaptırılan yel değirmenlerinden alıyor. Şehrin un ihtiyacının karşılanması için yaptırılan 4 adet değirmenden geriyeyse semte ismini vermesi dışında pek bir kalıntı bulunmuyor ne yazık ki. Fakat semtin genetik kodlarına yerleştiğinden midir bilinmez tarihi fırınlarına ve o fırınlarda üretilen nefis simitlerine kayıtsız kalmak neredeyse imkânsız.

Daracık sokakların, sıra sıra apartmanların arasında gezinirken bir zamanlar buraların kocaman bahçelerin içindeki köşkleriyle bir sayfiye yeri olduğuna inanmak oldukça güç geliyor. Hâlbuki azınlık nüfusun yoğun olarak tercih ettiği Yeldeğirmeni, şehir hafızasına sayfiye yeri olarak değil, ilk apartmanların yükseldiği semt olarak yerleşmiş. Bunda İstanbul’un meşhur yangınlarının da etkisi yok değil elbette. Koca şehir tarih boyunca ateşle az imtihan olmamış. Yapılar da ahşap olunca zayiat büyük olurmuş. 1872’de yine böyle bir yangının sonrasında Yahudi halkı Kuzguncuk’tan Yeldeğirmeni’ne taşınırken yangına daha dayanıklı olan taş malzemeleri tercih etmiş ve böylece bölgede dönemin popüler üslubu art nouveau tarzındaki apartmanların sayısı da giderek artmış. O tarihlerde Yeldeğirmeni’ni mimarisinden gündelik yaşamına kadar etkileyen bir başka gelişme daha yaşanmış ve Haydarpaşa Garı’nın inşaasına başlanmış. İnşaatta görev yapan Alman mimar ve mühendislerin kalmaları için inşa ettikleri Sünget Apartmanı bugün hâlâ semtin simge yapılarından biri. İstanbul’un ilk apartmanlarından olan ve havagazıyla aydınlatılan görkemli Valpreda Apartmanı ise gar inşaatında çalışan İtalyan taş işçilerinin konaklaması sebebiyle zaman içinde İtalyan Apartmanı olarak anılmaya başlanmış halk arasında. Semtin hemen her sokağında, her köşe başında kendine has hikâyesiyle ayakta kalmak için direnen kâh onarımdan geçmiş kâh etrafı çevrilip öylece bırakılmış böyle onlarca apartmana rastlamak mümkün.

Sözün burasında semtin “Oyuncaklı Ev”inden bahsetmemek olmazdı. Diyorum ya her birinin kendine has hikâyesi var diye… Çocukluğu boyunca hiç oyuncağı olmamış bir adam büyüyüp hayata karıştıktan sonra nakliyecilik yaparken taşınan bir arkadaşında pelüş bir oyuncak ayı görmüş ve arkadaşından istemiş. Sonra da o oyuncağı, içindeki büyüyemeyen çocuk yanının görülme ihtiyacından mıdır bilinmez binanın dışına asmış ve evin hikâyesi böylece başlamış. Zamanla konu komşu, semti gezmeye gelenler oyuncak hediye etmeye başlamış evin sahibine. Hatta kargoyla gönderenler bile olmuş. Sonuç olarak o küçük çocuğun fark edilme, görülme ihtiyacı karşılık bulmuş ve semti gezmeye gelenler tıpkı benim gibi Oyuncaklı Ev’i görmeden semtten ayrılmaz olmuş.

Yakın tarihli bu sevimli hikâyeyi burada bırakıp 1800’lerin sonlarına geri döndüğümüzde ortalığı biraz karışmış buluyoruz. Kendilerine yeni bir yurt edinme telaşındaki Yahudi halkı yalnızca apartmanlardaki mimari tarzı etkilemekle kalmamış. Semtin bu yeni sakinleri kendilerine bir ibadethane inşa etmek için arsa satın alınca eski sakinleri olan Hıristiyan nüfusun tepkisiyle karşılaşmış ve bölgede kanlı kavgalar yaşanmaya başlanmış. Sonunda sarayın göz doktoru Yahudi Kohen Paşa durumu Padişaha bildirmiş ve dönemin padişahı II. Abdülhamid olaya el koyarak sinagog inşaatına izin vermiş. Hatta izin vermekle kalmayıp inşaat için maddi destekte de bulunmuş. Padişah fermanıyla birlikte kavgalar sona ererken Yahudi halkı da ülkede inşa edilen son sinagog olarak kayıtlara geçen ibadethanesine kavuşmuş.

Semtin eski sakinleri yenilere alıştı, yeniler eskilere uyumlandı; her milletin, her inancın kendine has hayat tarzını sürdürebilmesi için yeni okullar, ibadethaneler inşa edildi derken Yeldeğirmeni yeni bir değişimin sancısını çekmeye başlamış. Bazı yerleşim yerleri uzun yıllar aynı kalabilmeyi başarır. Aradan yıllar geçtikten sonra bile yeniden yolumuz düştüğünde sakız sardunyalar sarkan o balkonu, nefeslendiğimiz bankı yerinde duruyorken bulur ve bir tanıdığa rastlamış gibi heyecanlanıp mutlu olabiliriz. Fakat Yeldeğirmeni hem mimari açıdan hem de demografik olarak sürekli bir değişime uğramış. Üstelik bu değişimler, öyle bir çırpıda olmamış belki ama içinde bolca zıtlıklar barındıran değişimler olmuş. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Almanlar derken semt 1950’lerle birlikte köyden şehre göç eden Anadolu insanın yurt tuttuğu dar gelirli bir yere dönüşmüş. Ermeni tehciriyle başlayan değişim diğer azınlık grupların da semti yavaş yavaş terk etmesi sonucu hız kazanmış. Hani Yeşilçam filmlerinde sıklıkla gördüğümüz bir sahne vardır; elinde tahta bavuluyla Haydarpaşa Garı’nda trenden inen ve garın taş merdivenlerinde durup biraz endişe ve fakat bolca ümitle şehre şöyle bir bakan gariban Anadolu insanı… Semtin eski sakinleri birer ikişer ayrılırken işte o trenden inen insanların pek çoğu da Yeldeğirmeni’nin yeni sakinleri oluvermiş. Cep delik cepken delik, bir umudun kanadına tutunup gelen bu insanlar semtin kimliğini “azınlıklar mahallesi”nden “İstanbul’un merkezi, dar gelirli bir semti”ne dönüştürüvermiş

Benim de ilk gençlik yıllarımda sıkça yolum düşerdi Kadıköy’e. Aslında yolumu düşürürdüm desem daha doğru olur. Çok severdim rıhtımda vapurdan inip Boğa’ya doğru yürümeyi, Bahariye Caddesi’ni ve ara sokaklarındaki sahafları, antikacıları gezerken kaybolmayı, Moda’dan sahile inip Kalamış’a doğru bir tatlı huzur aramayı… Kadıköy’de geçirdiğim günleri kurtarılmış günlerden sayardım. Fakat o yıllarda Yeldeğirmeni’ne doğru saptığımı hiç hatırlamıyorum. Nereden edinmişim bu bilgiyi bilmiyorum fakat “tekinsiz” diye kodlamışım beynimde o bölgeyi, tıpkı Tarlabaşı sokakları gibi… Sonra sonra Balat ve Karaköy’dekine benzer bir şekilde Yeldeğirmeni’de kaçınılmaz dönüşümden nasibini alınca bir vaha bulmuş gibi heyecanlanıp, sokaklarını keşfe dalmıştım yıllar önce.

Bugünlerde yeniden daldım o vahaya; muralları, sanat atölyeleri, tiyatro sahneleri, birbirinden renkli kafeleri, tarihi apartmanları ve denize inen hafif yokuşlu sokaklarıyla o başına buyruk kokusunu ciğerlerime kadar çekmek için.  

Marmaraydan metroya, vapurdan otobüse kadar her türlü ulaşım ağının kesiştiği bir noktada olmasına rağmen belki o başına buyruk, aykırı duruşundan dolayı pek içine girilmeyen, bilinmeyen ve fakat sakinlerinin hâlâ küçük esnaftan, bakkaldan alışveriş yaptığı, mahalle kültürü olan bir yer Yeldeğirmeni. Bununla birlikte şehrin merkezinde yer alması, kolay ulaşılabilirliği ve giderek artan popülerliği nedeniyle talep edilen bir yer haline gelmesi sakinlerini şimdiden zorlamaya başlamış bile. Yazının girişinde sözünü ettiğim kitabın kahramanı olan küçük Momo, duman adamlarla olan savaşını kazanabildi mi, o görkemli şehrini geri alabildi mi sorusunun cevabını okuyucuya bırakıyorum ve yeni bir soru soruyorum: Yeldeğirmeni de tüm renkleriyle birlikte mahalle kültürünü koruyabilecek mi yoksa duman adamlara yenilecek mi…?

Bunu hep birlikte göreceğiz.

Ayşenur Aydemir

 

 

 

“KADIKÖY’ÜN BAŞINA BUYRUK SEMTİ; YELDEĞİRMENİ”için bir yanıt

  1. Yazınız da çok güzeldi, görseller de. İstanbul güzel kent vesselam.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir