MUHABBET MECLİSİNDEN-II

Nurullah Genç, malumunuz, günümüz Türkiye’sinin en popüler üç-beş şairinden biridir. Allah nazarlardan saklasın, beş parmağında beş marifet vardır bizim Nurullah’ımızın: Şairdir, roman yazarıdır, işletme profesörüdür, kişisel gelişim/motivasyon hocasıdır, iyi bir bürokrattır (kaç yıldır Merkez Bankası Murahhas Azası (yönetim kurulu üyesi)’dır.) Dedik ya; marifetli çocuktur.

Bir de muhabbet ustasıdır Nurullah. Öyle bir anlatır ki, üç gün üç gece konuşsa sohbetine doyamazsınız. Ne çok hatırası vardır anlatacak; birbirinden ilginç, birbirinden renkli, birbirinden komik.

***

Söylemesi ayıptır, benim de kardeşimdir Nurullah Genç. İngascıktan değil, sahiden.

Çeyrek yüzyıla dayanan, düğün dernek açılış söyleşi… Mardin gecelerinde abbaralı o muhteşem orta çağ atmosferinde kayboluştan Diyarbakır’da onun on iki parmak bağırsağına deva arayışımıza… Edirne, Tarsus, Akhisar, Çankırı, Bolu, Adapazarı, Yalova, Van, Mardin… onlarca bir araya gelişimiz, yüzlerce anımız var.

Bunu yazmazsam çatlarım: Menajeri Bilal’e talimat vermiş, Fahri Tuna abim ararsa, para pul sorma, sadece istediği tarih uygun mu değil mi ona bak ve ajandamıza kaydet, gidelim diye. Ve hep de gelmiştir, nereye davet etsem. Ve şenlendirmiştir orayı. Hakkını ödeyemem, hakkını ödeyemeyiz Nurullah’cığımın.

***

Abi – kardeşiz biz onunla. Abisiyim. Altı ay büyüğüm ondan. (Ne yapsa kapatamaz bunu.) Hem İmam-Hatip Lisesi’nden de (ikimiz de parasız yatılı okumuşuz, o Erzurum’da ben Adapazarı’nda) bir sınıf üstteyim. Biz Şeref Akbaba ile emsaliz. (Bilmeyenlere minicik not: İmam-Hatip kültüründe, bir üst sınıfa ‘abi’ denir ve öz abinize gösterilen hürmet saygı ve bağlılık, ondan da esirgenmez.) 

Nurullah hayatta tanıdığım en şen şakrak, en samimi, en can, en mütevazı, en kompleksiz şöhretlerdendir. (Mütevazılık parantezine D. Mehmet Doğan ağabeyimi ve Sadık Yalsızuçanlar kardeşimi de eklemeliyim.) Başka da çok güzel dostluğum olan mütevazı şöhretler var elbet. Haklarını ödeyemem. Bir telefonuma, ülkenin bir ucuna, para pul sormadan gelip gençlerle medeniyet söyleşisi yapan şairler yazarlar ressamlar karikatüristler yönetmenler sinema ve tiyatro oyuncuları… Her birisi gönül galerimin başköşesinde, tahtlarında oturmaktadırlar onlar.

Ama Nurullah’ın, Nurullah’ımın, Nurullah’cığımın yeri bir başkadır. Harbiden de

***   

2016 yılının Ekim ayı. 7 Ekim. Sakaryalı Fahri Tuna’nın Boğaziçi Üniversitesi mezunu Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni / hikâye yazarı kızı Ayşenur Gülsüm hanım, Boğaziçi Üniversitesi’nde edebiyat yüksek lisansı yapan Eskişehirli İsa İlkay bey ile Adapazarı’nda yapılan kına (21 Eylül 2016), Eskişehir Mihalgazi’de yapılan düğün (24 Eylül 2016) ile evlenmişlerdir. Eyvallah. Rabbimiz bütün evlenenleri mesut bahtiyar etsin. Yuvalarına dirlik düzenlik, huzur ve bereket nasip etsin.

Ancak Fahri Tuna, İstanbul’da yaşayan dostlarını, bu trafik keşmekeşinde ta Adapazarı’na kadar yormak istemez, Üsküdar’da, Boğaza ve I. Köprüye nazır bir restoranda nikâh yemeği verir.

Kimler yoktur ki nikâh yemeğinde: Şair Adem Turan ile eşi, Şair – akademisyen Mustafa Hatipler ve eşi, Deneme yazarı Mehmet Şeker ile eşi, Hikâyeci Mukadder Gemici ve eşi, hikâyeci Sedat Sayın, hikaye ve roman yazarı Selvigül Kandoğmuş Şahin ve eşi, Ressam İsmet Yedikardeş ve eşi, Fotoğraf sanatçısı İbrahim Zaman ve eşi, Ebruzen Selat Metin ve eşi, Geleneksel sanatların büyük ustası Bekir Soysal, genel müdürler, ciolar,  vesaire vesaire…

Altmışı aşkın davetlinin katıldığı ve sunuculuğunu Deneme yazarı Cihat Zafer’in yaptığı gecede, genç çifte evlilik cüzdanlarını Mardin ve Edirne eski valisi Hasan Duruer takdim edecektir.  Masalsı İstanbul atmosferinde huzur dostluk ve vefanın yudumlandığı nikâh yemeğine katılanlardan birisi de şair Nurullah Genç ve eşi Nermin hanımdır.

***

Yemeğin ortalarına doğru gecenin ‘anlam ve önemine binaen’ bir konuşma yapmak üzere, sunucu Cihat Zafer, şairimiz Nurullah Genç’i mikrofona davet eder. Alkışlar üzerine mikrofona gelen Genç, ‘Genç kardeşlerime saadetler diliyorum’ sözleriyle başladığı konuşmasını, “Dostum ağabeyim kardeşim Fahri Tuna rica etti, onu kıramam; eşim izin verirse eğer, evliliğimin hikâyesini anlatmak istiyorum bu akşam. Ve bu bir ilk olacak’ sözleriyle sürdürdü.

Herkesin şaşkın bakışları altında, eşi Nermin hanımın başıyla, bu tatlı isteğe onay verdiği görüldü.

Ve Nurullah Genç, o her zamanki tatlı natıkası ile anlatmaya başladı…

***

Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde öğrenciyim.

Benim babam Seyfullah Genç, gerçek bir kahramandır. Ben okuyayım diye ilkokula beni her gün altı kilometre komşu köye sırtında götürüp getirmiş bir kahraman. Sekiz çocuğu arasından beni okutmak için, on üç koyunundan on ikisini satıp yurt paramı ödemiş bir kahraman. Onu, onun isteklerini kırmam mümkün değildir.

Ben üniversitede okurken, üç beş ayda bir babam, ya halamın kızı, ya amcamın kızı, ya teyzemin kızı, ya dayımın kızı ile evlendirmeye, onların tabiiyle ‘başımı bağlamaya’ yeltenir, ben de akraba evliliğine sıcak bakmadığımdan, Cennetlik babamın gönlünü kırmadan, bir yolunu bulup atlatırdım.

Artık son sınıfa gelmiştim. Babacığımın ve anneciğimin beni baş – göz etme taarruzları daha bir artmıştı.

Anlaşılan bir çözüm geliştirmem gerekiyordu.

***

Kendimce bir çözüm buldum. Evlenebileceğim beş adayı kafamda listeledim. Bir Ayşe, İki Fatma, üç Hatice, dört Emine, beş Gülsüm şeklinde. (İsimlere aldanmayın. Temsili isimler.) 

Bir yandan son kez gireceğim bitirme finallerine hazırlanırken diğer yandan haberler de gelmeye başladı: Filanın kızı Ayşe’yi sözlemişler, içimden bir numara gitti diyorum. On gün sonra bir haber daha duyuluyor, Feşmekânın kızı Gülsüm nişanlanmış, ben gene içimden beş numara da gitti, diyorum.

Derken iki ay içerisinde ikisi daha gitti. Kala kala bir üç numara kaldı. Ondan da pek umut yok zaten. Köyümüzün hocasının kızı. Beş altı kardeşi daha olduğundan, doğduktan birkaç ay sonra İstanbul’a dedesiyle anneannesine vermişler, büyütsün diye. Dayıları büyütmüş. İstanbul kızı. Bilmem Erzurum’a gelir mi? Zor. Bir kere görmüşüm beğenmişim, listeye almışım. İçlerinde en zayıf ihtimal de o.

Oğlum Nurullah dedim kendi kendime. Sen yeni bir beşli liste yapsan iyi olacak sanki.

***

Bir gün, ders sonrası Horasan’a gider Nurullah. Amcaoğlu Ahmet bir kahvehanede çay ocağında çalışmaktadır. Hoş beş muhabbet.

Ahmet bir ara ‘Duydun mu Nurullah, İbrahim Hoca yok mu, bizim köyün eski imamı, onun İstanbul’da bir kızı vardı hani. O da Eğitim Fakültesinde okuyan Mustafa ile nişanlanmış.”

Genç Nurullah’ın başından aşağıya kaynar sular dökülür. Öyle ya, listesinde tek kalan isim de gitmiştir, böylece. ‘Eyvah’ sözü dökülür dudaklarından, farkında olmadan. Amcaoğlu Ahmet, ‘ne oldu Nurullah, bana da söyle’ deyince, çaresiz durumu anlatır şairimiz.

Ama yüreğine su serpen bir cümle de eder, Ahmet: ‘Yalnız kızın gönlü yokmuş.’

Ta bu sırada içeriye Mustafa girmesin ve bir çay istemesin mi? Nurullah ile Mustafa arasında şöyle bir konuşma geçer:

  • Hayırlı olsun Mustafa, nişanlanmışsın.
  • Sağ ol Nurullah. Öyle.
  • Ama kızın gönlü yokmuş diyorlar.
  • Olsun be Nurullah. Alışır zamanla.
  • Bu zamanda alışır diye bir şey var mı? Sana hiç yakıştıramadım…

Bizim genç şairimiz için, şimdilik tek ‘umut ışığı’, kızın gönlünün olmaması ve Mustafa’nın ‘alışır zamanla’ sözüdür.

***

Gece 23.30 sularıdır. Müşteri pek kalmamıştır. Ahmet’le Nurullah, hızlıca kahvehaneyi ocağı çay bardaklarını temizleyip soluğu İbrahim Hocanın çıktığı kahvehanede alırlar. Genç şair, altmışına merdiven dayamış sakallı temiz yüzlü hocaefendinin karşısına oturur:

  • Selamün aleyküm?
  • Ve aleykümesselam Nurullah.
  • Hocam İstanbul’daki kızınızı nişanlamışsınız.
  • Öyle.
  • Hayırlı olsun.
  • Sağ olasın.
  • Ama kızın gönlü yok diyorlar.
  • Olsun be Nurullah, zamanla ısınır.
  • Ama olmaz ki hocam
  • Neden olmasın. Hep öyle evlenmedik mi evladım?
  • Hangi kitapta ayette hadiste sünnette yeri var hocam. Siz âlim adamsınız, yapmayın,
  • Alışır alışır, dert etme sen.

İbrahim hocanın canı yavaş yavaş sıkılmaya başlamıştır. Öyle ya evladı yaşındaki üniversite talebesi adeta ona ders vermektedir. Sesi de yükselmeye başlar çaresiz.

 

  • İbrahim hocam, gelin siz o kızı oraya vermeyin!
  • Kime vereyim o zaman?
  • Bana verin!
  • Neee? Bak şu saygısıza’

Kahvehane, İbrahim hocanın ‘neeee?’ diye öfkeli bağırışıyla inleyince ortalık karışır. Çünkü hocaefendi, Erzurum’un güçlü aşiretlerinden birinin ileri gelenidir. Kahvehane de o aşiretin bir nevi merkezi, toplanma yeridir.

Bağıran çağıran ‘hocamıza hakaret etti, namusumuza dil uzattı, yakalayın, vurun, dövün, acımayın namussuza’ sesleri arasında Nurullah’ın ‘Ahmet, kaççç’ sesi duyulur sadece.

***

Nurullah Genç’e kulak verelim yine: “Bir fırladık kahvehaneden dışarı. Nasıl yağmur yapıyor; sicim gibi… bardaktan boşanırcasına. Biz önde, ‘vurun, yakalayın, öldürün namussuzları’ diye bağrışan, on – on beş kişilik grup arkada. Biz can havliyle koşuyoruz.

O sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. Yaşı altmışın üzerinde olanlar iyi hatırlar. O zamanlar planlı elektrik kesintileri vardı. Allah’ın işine bak; tam saat 24.00’te birden elektrikler sönmesin mi? Aniden şehir zifiri karanlık kesildi. Takipçilerimiz ham şaşkın hem bağırıyor yine. Derken Ahmet’le biz, ben diyeyim 1.60, siz deyin 1.50 derinliğinde, bir derenin içine atlamışız, gece karanlığında. Başımızda on-on beş öfkeli adam. Nefes almak için arada kafamızı sudan çıkarıyoruz, görmesinler diye suyun altına sokuyoruz.

Böyle bir beş – altı dakika sonra çaresiz dağıldılar.

Biz de üstümüz başımız çamur çökek içinde, gecenin bir yarısı, Ahmet’lerin evinin yolunu tuttuk. Kapıyı açan yengem, şaşkın bir ses tonuyla:

-Nereden böyle Nurullah?

-Yenge inanmayacaksın ama vallahi kız istemekten?

-Üstünüz ne böyle?

Girdik kapıdan içeri.    

***

Ertesi gün evlere şenlik bir gündür.

Yeğenlerinin zorla, istemediği birine nişanlandığını duyan İstanbul’daki dayıları, kızı alıp götürmek için Erzurum’a gelmişlerdir. Eniştelerine posta koymuşlar, kavga gürültü, tehdit hakaret, yeğenlerini taksiye attıkları gibi İstanbul’a yola çıkmışlardır. İbrahim Hoca soluğu karakolda almış, Erzurum’un dört bir yolu jandarma ile kesilmiştir. Batı yönündeki 30 kilometre sonra arama yapan kolluk kuvvetleri, kızı alıp babasına teslim etmişlerdir.

Bunu duyan erkek tarafı da ‘bizim kanlı, nizalı gelinle işimiz yok’ deyip nişanları iade etmişlerdir.

Başını iki elinin arasına alan İbrahim Hoca da haber göndermiştir:

“- Nurullah’a selam gönderin, babasını annesini alıp gelsin, kızımı istesin!’

***        

Ertesi gün Seyfullah amca, hanımı da yanına alıp ‘Allah’ın emri peygamberin kavliyle’ İbrahim Hoca’dan kızı Nermin’i, oğulları Nurullah’a isterler.

Söz, nişan düğün… Evlenirler.

Kırk yılık evlidirler şimdi. Dört çocuk sahibi Nermin – Nurullah Genç çifti.

Rabbim saadetlerini daim eylesin.  

Fahri Tuna

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir