MASUMİYET MÜZESİ’NE BİR MASUM GEZİ 

                                                                 -l- 

Hiçbir plan ya da program yapmadan, öylece, akışına bırakmışken zamanı, çok masumca çıktı sözcükler ağzımdan; “Bugün Masumiyet Müzesi’ne gidelim mi?” diye sordum Ülkü’ye. (Ülkü kim mi? Benim gibi bir kitap müptelası, yıllardır arkadaşım, meslektaşım.) Sabahın o saatinde, masumca bir bahane ile kalktık geçtik ta Avrupa Yakası’na. Çok masumcaydı kaçamağımız. Bir yarım güne sığdırılmış okul kaçaklarıydık biz.  

121A otobüsü ile önce Beykoz’dan Levent’e gidilecek. İkinci köprüden geçtikten iki durak sonra inilecek. Tam metronun önü. Şimdi yeraltına doğru bir yolculuk, yürüyen merdivenlerle. Benim gibi sinemaların, tiyatroların karanlığından bile ürkenler için iç sıkıntısı veren bir yolculuk başlıyor Taksim’e kadar, iş saatinin dışına taşmış bir zamanın tenhalığında. Günlerden cuma, eylülün altısı. Üzerime üzerime gelen duvarlar, yürüyen merdivenlerin pantolonumun paçalarını kapıverecekmiş hissi veren diş(li)leri… Ülkü bana gülüyor, kendim gibi olamayışıma, yeraltındaki bu iç sıkıntısı veren yolculuğa katlanışımdaki kendimi yabancılayışıma. Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” kitabında, yazarın kendini bir böcek gibi hissedişi kadar değilse bile (Yeri gelmişken; Kafka’nın ünlü hikâyesi Dönüşüm’ün kahramanı George Samsa’nın bir böceğe dönüşmesinde, Kafka’nın çok sevdiği bilinen bu yazarın etkili olduğunu söyleyen edebiyat bilimcileri de az değildir.) bende de ona benzer bir çaresizlik, olaylara müdahale edememekten doğan güçsüzlük, kendini akışa bırakamama duygusu… 

Nihayet yerin üstü ve Taksim. Ülkü, çocukluğu Avrupa Yakası’nda geçmiş biri olarak buraların müdavimi. Bense İstanbul’suz bir İstanbulluyum. Çocukluğu Anadolu Yakası’nda, Küçüksu’da hep, Avrupa Yakası’na, Avrupa kadar uzak, yön duygusu sıfır biri. İşte burası Taksim Meydanı, işte Cumhuriyet Anıtı’nın önündeyim. Açtım kollarımı, kucaklamak istiyorum özgürlüğü. Ülkü anlatıyor:  

“Buradan tramvay yolunu takip ederek bile İstiklal Caddesi’ne çıkabilirsin.”  

Öyle yapıyoruz. Caddenin başladığı yerdeki seyyar simitçiden aldığımız simitlerimizi çıtırdatıp, çın çın tramvayın ardına takılmış masumiyetin izini sürerek İstiklal’e akıyoruz kalabalığa karışarak. Arap turistlerin çokluğu dikkatimi çekiyor. Ülkü magazini sever. Söylediğine göre bizim Ortadoğu’da izlenen yerli diziler, oralarda Türkiye’ye olan ilgiyi artırmış, hatta evlenmek üzere olan Araplar arasında çeyizini Türkiye’den temin etmek moda olmuş. Bu yerli dizilerdeki melodramlar ile Masumiyet Müzesi romanına kuşbakışı bakıldığında sözü edilen aşk arasında bir paralellik kuruyor belleğim hızla. Hemen hatırlayacaklardır romanı okuyanlar, Füsun ile Kemal arasında geçen bu Yeşilçam melodramını:    

Yüksek öğrenimini Amerika’da yapmış, sosyeteye mensup, varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal; yine kendi çevresinden, iyi eğitimli ve çok güzel bir kız olan Sibel’le nişanlanmak üzeredir. Bu sırada yıllardır görmediği, uzak akrabadan fakir bir kızla karşılaşır. Nişantaşı’nda bir butikte tezgâhtarlık yapan, 18 yaşındaki bu akraba kızı, güzelliği ile Kemal’in başını döndürür. Aralarında bir yakınlaşma olur. Bu yakınlaşma bir süre sonra aşka dönüşür. Ancak Kemal, Sibel ile nişanlanınca, onuru kırılan genç kız, kayıplara karışır. Bundan sonra Kemal’in aşkı saplantılı bir hal alır. Genç kızı İstanbul’un her yerinde aramaya başlar. Onu bulduğunda ise artık geç kalmıştır. Çukurcuma’da oturan büyük aşkı, başka biriyle evlenmiştir. Kemal, yıllar süren bir sabırla onun kendine dönmesini bekler. Nihayet dokuz yılın sonunda kocasından ayrılan biricik aşkı, Kemal’le nişanlanmayı kabul eder. Ama geçirdikleri bir trafik kazası onları yeniden ayırır. Kemal, aşkını artık sonsuza kadar kaybeder. Kemal de bundan sonraki hayatını, onun eşyaları ile avunarak geçirir.  

İşte şimdi o eşyaları bir okur olarak ben de görmek üzere Galatasaray Lisesinin hemen yanındaki Arnavut kaldırımlı yokuştan aşağıya doğru yürüyorum. İstiklal Caddesi’nin ışıltılı, peş peşe dizilmiş markalı ürünler satan butiklerinden, barlarından, kafelerinden sonra, kendi halinde bir İstanbul’u anlatan, derme çatma evler, evlerin yıpranmış perdeleri uçuşan eski pencerelerine atılmış eski minderlerde, eylül güneşine kendini bırakmış tembel kediler -dayanamayıp deklanşöre basıyorum bu an’ı duruk bir görüntüye çevirebilmek için- belki eşiyle, belki kardeşiyle tartışan, sesleri sokağa taşan insanlar, aşağıya iplere bağlı sepetlerini sarkıtarak, alışveriş edenler. Hangisi asıl İstanbul? Masumiyet Müzesi romanındaki anlara benzeyen bir an, çok kısa bir an, başka bir İstanbul’un -belki de gerçek İstanbul’un- gizli varlığından duyulan ve Ülkü ile paylaşılmış sırdaşlığın huzuru sarıyor içimi.  

Romanın erkek kahramanı Kemal’in, Füsun’u aramak için 1970’lerin sosyete muhitinden koparak sık sık kenar mahallelere gitmeye başlaması, Kemal’in romandaki “Bazen bu sokaklarda kendimi bu kadar iyi hissetmemin sebebinin, Füsun’a yakınlık değil, başka bir şey olduğunu sezerdim.” sözleri belki de hayatın özünü buralarda hissetmesindendir. Kendimi Kemal’in yerine koymaya çalışıyorum yokuş aşağı inerken. Füsun’u ararken bu ara sokaklarda, sanırım kendini de arıyordu Kemal. Şimdiye kadar yaşadığı hayatın belki de yaşamak istediği hayat olmadığını, bu hayatın kendi özüyle bağdaşmadığını, yapaylığını hissetmiş olabilir mi?  

“Avrupai hayat yaşama zorunluluğu, sanki beni hayatın basit ve temel yanlarından uzaklaştırmıştı da, şimdi bu arka sokaklarda hayatımın kayıp merkezini arıyordum.” 

Romandaki bu ısrarlı, hatta biraz da saplantılı arayış, onu, huzur veren başka bir hayatın “eşik”ine getirir. Füsun’u bulup da kaybettikten sonra, Masumiyet Müzesi sayesinde, o eşikten içeriye, bir daha dönmemek üzere adım atar. Hissediyorum, benim de o Masumiyet Müzesi’ne ulaşmama az kaldı.  

Aşağıya doğru inişimiz devam ediyor. Sağ yanımızda Galatasaray Taksi Durağı. Adres sormak için buradan daha iyi bir yer olabilir mi? “Hemen soldaki ikinci sokak.” diyor duraktaki adam. Sokağa girince levhayı görüyoruz zaten. Yirmi adım ileride tam köşeyi dönmeden, dönemeçte karşılıyor bizi üç katlı, kırmızılar giyinmiş -aşkın rengi kırmızı olduğu için mi?-  1897’de inşa edilmiş tarihi ev.  

İşte Çukurcuma, işte Masumiyet Müzesi… 

                                                            -ll- 

Füsun’un yıllarca yaşayıp da onun ölümünden sonra Kemal’in müzeye çevirdiği evi bulduğumuza göre, içeriye girmeden biraz soluklanmayı hak ettik. Binanın önündeki çıkıntıya oturuyorum. Ne yazıyor arkamdaki levhada? 

Masumiyet Müzesi’nde 1975 ile 1999 yılları arasında bu binada yaşamış olan Keskin ailesinin kızları Füsun’a ve ona âşık Kemal Basmacı’ya ait eşyalar ve resimler sergilenmektedir. Bu kişilerin hikâyesi Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanında anlatılmaktadır. 

Bir romandan yola çıkılarak oluşturulmuş ilk müze özelliği de taşıyan mekânın ziyaret saatleri 10.00-18.00 saatleri arasında; pazartesi günleriyse kapalıymış. 

Öğle olmuş olmalı çoktan. Saatime bakıyorum, 12.30’u gösteriyor. Ortalıkta bizden başka ziyaretçi görünmüyor. Öğrendiğim kadarıyla müzeyi aynı anda en fazla 50 kişi ziyaret edebiliyormuş, küçük bir mekân olduğu için. Gişeye yaklaşıyoruz. (Evin demir parmaklıklı pencerelinden biri gişe görevi görüyor aslında) Maalesef kitaplarımız yanımızda değil. Oysa kitabını yanında getirenlerin bilet için bir ücret ödemesi gerekmiyor; kitabın içinde müze için bir bilet bulunuyor. Okura hatırlatırım, hazıklıksız, plansız bir ziyaretti bizimkisi. Bunu gişedeki görevliye de söylesek mi?  

Bir ev-müze burası. İki kanatlı, dar bir kapısı var. Kapının hemen yanındaki levhada Masumiyet Müzesi yazısının üstünde, müzenin logosunu görüyoruz: Bir kelebek. Romanı okuyanlar anlayacaklardır elbet, bunun Füsun’un Kemal’le tanıştığında ve ölürken de kulağında bulunan o ünlü kelebek küpe olduğunu. Müze-evin iki kanatlı kapısının sadece bir kanadı açılıyor içeriye girelim diye.(Hani biraz kilolu olsak giremeyeceğimiz neredeyse, o dar kapıdan, yoksa ben mi abartıyorum acaba? )  ve ardımızdan yeniden kapanıyor kapı. Sessizlik, loş ışıklar, bizi yukarıya çağıran dar ahşap merdivenler. Ama önce kurallar hatırlatılıyor: İçeride fotoğraf çekmek yasak ve cep telefonları sessize alınacak.  

Madem öyle -fotoğraf yok, ses yok- o halde, şimdi “aklın sessiz sinemasına” taktığım filmi okurlara gösterme zamanı: 

Daha merdivenlere yönelmeden, giriş katındaki kocaman sarmal desen dikkatimizi çekiyor. (Aynı sarmal desenin, müzenin logosunu oluşturan kelebeğin kanatlarında da bulunduğunu söylemeliyim.) Bu, zaman kavramını anlatmak içinmiş. Romanı okuyanlar, yazar Orhan Pamuk’un an’ların birleşiminden oluşan bütün bir zamana, eşyaların üzerinden göndermeler yaptığını hatırlayacaktır. Kemal’in Füsun’la yaşadığı an’ların birleşiminden oluşan bütün bir zaman. Müze fikrinin zamanla ilişkinliğini inkâr edemeyiz. Zira an’ları işaret eden eşyaların birleşiminden bir müze oluşmuş ve bu müzeyi ziyaret edecek olanlar için oluşturulmuş müze kataloğundan da bir roman meydana gelmiş. Bir anlamda zamanı, eşyanın yer aldığı mekânın içine hapsetmeyi amaçlıyor bu müze-ev. Belki de kelebek küpenin logolaşmış kanatlarında da aynı sarmalın oluşu bu yüzden…  

Girişte dikkatimizi çeken bir başka şey, Füsun’un, Kemal’in onunla birlikte olduğu yıllar boyunca içtiği 4213 sigaranın izmaritinin sergilendiği pano. Etkileyici olan, sigaraların üzerinde Orhan Pamuk’un kendi el yazısı ile Füsun’un bu sigaraları içtiği sırada, tarihleri de belirtilerek, söylediği, bize göre pek sıradan ama Kemal için sevgilisinin her halini özel kıldığından, önem taşıyan günlük konuşmalarından cümleler: 

“Şeftali yerken beklenmedik bir gülme buhranına yakalandım/Hiçbir şey ummadan bekledim/Bakma bana Öyle/Çok az kalacağım/ yapamıyorum Kemal, yapamıyorum…” 

 Zaten duvarda, bu izmaritler üzerine, yazarın bir açıklaması da yer alıyor: 

“Kemal, Füsun’un 4213 izmaritini bazen bana gururla gösterir, onlar hakkında hikâyeler anlatırdı. Sigaraların her birini dikkatle tarihlendirmiş, yer yer notlandırmıştı. Romanda da bazılarını kullandığım bu notları, Kemal’in benden istediği gibi, izmaritlerin altına kendi el yazımla tek tek yazdım.” 

 Bu panonun hemen solunda dokuz küçük ekranda ise sürekli hareket halinde sigara içen ve okumuş olanları şaşırtacak zarif bir kadın eli. Füsun’un eli bu! Bir roman kahramanının, aklın sessiz sinemasından dışarı fırlayıp, böyle iki boyutlu dahi olsa okurunun önüne çıkması heyecanlandırıyor insanı. Ayrıca Füsun’un sigara içerkenki el hareketlerinin müzegezerlere bu şekilde gösterilmesi, bu müzenin daha önce Füsun’un yaşadığı, hatta hâlâ hayalinin yaşamaya devam ettiği bir ev olduğu inancını da kuvvetlendiriyor. 

                                                             -lll- 

Birinci kata çıkmak üzere yavaş yavaş merdivenleri tırmanıyoruz. Ahşap merdivenler, iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar. Ama yine de hiçbir şey “tıkış tıkış” değil bu müze-evde. Her köşe işe yarayacak hale getirilmiş, ev olduğu da hatırlatılacak şekilde bir müzeye çevrilmiş. Romanın başında epigraf olarak kullanılmış olan Celal Salik’in ve Samuel Taylor’un güncelerinden alınmış bölümler, bu birinci katın başlangıcına, tam da merdivenden çıkılan bölüme, duvara yazılmış. Peşinden romanın başlangıç cümlesi olan “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” sözleri. Böylece romanın başlangıcı ile müzenin başlangıcı arasında da bir bağ kurulmuş. Zaten aynı bağ, romanın son cümlesi ile müze-evin görülecek son eşyası arasında da kurulmuş. En üst katta Kemal’in 1999 yılından, öldüğü 12 Nisan 2007 tarihine kadar bu evde yaşarken kullandığı yatağın başucunda romanın son cümlesi yer alır:  

“Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.” 

Yine birinci kata çıkarken duvarda eski Türk filmlerindeki özellikle masumane öpüşme sahnelerinin yer aldığı barkovizyon gösterisi dikkat çekiyor. Merdiven trabzanlarına iplerle sarkıtılmış, Kemal’in yıllar içinde haftada birkaç kere olmak üzere biricik aşkının evine akşam oturmalarına gidişleri sırasında aşırdığı tuzluklar, çay kaşıkları vs. arasında özellikle 1982 yılına ait (bu eşyaların üzerinde, ne zaman aşırıldığının tarihleri de belirtilmiş.) ayva rendesini arıyorum. Hani 66. bölümde sözü edilen; 12 Eylül ihtilali olmuş, gece yarısından sonra sokağa çıkma yasağının olduğu dönemde, Füsun’un evinden dönerken, askerlerin arabasını çevirip de, arama yaptıklarında buldukları ve “Bu ne?” sorusu karşısında, sözlüye kaldırılıp da cevap veremeyen bir öğrenci durumuna düştüğü o an: 

“Ayva rendesinin, az önce Füsunların mutfağında duran bir eşyanın şimdi Trabzonlu -olduğunu sandığım- ve iyi niyetli bir astsubayın elinde oluşunu yadırgıyordum, ama daha derindeydi mesele, bu dünyada yaşamak ve insan olmakla ilgiliydi,”  

Böylesine derin anlamlar yüklediği ayva rendesi şu muydu acaba? Öne doğru hafif göbekli olan. Hayatımda hiç ayva rendelemediğim (annem, ayva reçeli yaparken, kuşbaşı doğrar hep ayvaları) hatta ayva rendelemek için özel bir rendenin olduğundan bile haberiz olan benim için, merdiven tırabzanına asılmış onca eşya arasından böyle bir mutfak eşyasını bulmak, bir çeşit keşif sayılır.  

                                                            -lV-  

Birinci katta 51 ahşap vitrin var. Bu demektir ki, Masumiyet Müzesi romanının ilk 51 bölümde anlatılanları, bu vitrinlere bakarak tahmin edebilirsiniz. Her vitrine numara verilmiş. Bu numaralar, aynı zamanda romanın bölümlerinin de numaraları. Böylece anlıyoruz ki, vitrindeki eşyalar, romanın da yine aynı numarayı taşıyan bölümünde konu edilmiş eşyalardır. Bu yüzden ilk vitrinde bir tüle iliştirilmiş Füsun’un ‘kelebek tokası’nın ve hemen altında Kemal’in Füsun’la tanışmasını sağlayan, Şenzalize Butik’ten alınma Jenny Colon çantanın (sahte olduğu anlaşılıyor) sergilenmesi boşuna değildir. Eşyalar vitrinlere dizilirken de bir hikâye anlatması istenecek şekilde kompoze edilmiş zaten. Üstelik her vitrinin üzerinde açıklama yazıları da mevcut. Benim için bu vitrinlere bakmak, farklı bir yöntemle romanı yeniden okumak gibi. Yine gözlerimle okusam da Masumiyet Müzesi romanını, sanki bu sefer içinde ben de yaşıyormuşum, bu gözler aynı zamanda Füsun’la Kemal’in aşkına da şahitlik ediyormuş gibi hissediyorum. Ülkü’ye bunları fısıldadığımda, onun da aynı şeyleri hissediyor olduğunu işitmek beni mutlu ediyor. Merak ediyorum, 28 Nisan 2012 tarihinden bu yana (müzenin açılış tarihi) acaba bu aşka tanıklık eden yerli, yabancı kaç kişi ziyaret etmiş burayı? 

Vitrinlerin içinde 1970’lerden, hatta daha da eskilerden kalan eşyaların sergilenmesinin yanında, küçük video gösterileri de var. Tabii, yine romanda sözü edilen olayları hatırlatacak şeyler bunlar. Örneğin sırtüstü yüzen bir adamın videosu (kulaç atarken suya çarpan sesleri dahi duyabiliyorsunuz) 41. bölüme de adını veren, Kemal’in Füsun’a duyduğu aşkın şiddetiyle “tarihin ve zamanın genişliği” karşısında kendi önemsizliğini hatırlayarak çaresiz kalışını anlatır. Yine Grace Kelly’nin “Hırsızı Yakalamak” filmindeki zarif araba kullanma sahnesi de videoda gösteriliyor. Bu sahne, Füsun’un kendisiyle benzerlikler kurduğu Grace Kelly’nin, “Hırsızı Yakalamak” filmindeki en sevdiği sahnedir. Zaten Kemal’in Füsun’a araba kullanmayı öğretmeye başlaması da Grace Kelly’nin bu filmindeki araba kullanma sahnesi üzerine karşılıklı konuşmalarından sonra oluyor: 

“- Biliyor musun Kemal, Grace Kelly’nin de matematiği kötüymüş, oyunculuğa da mankenlikle başlamış, ama ben yalnızca araba kullanmasını kıskandım. 

– Niye Kıskandın? 

– Bilmiyorum, araba kullanmak onu çok güçlü, özgür gösteriyor, belki ondan. – 

– Ben sana hemen öğretirim istersen.” 

Yine, romanı okuyanlar, kitabın 79. bölümünde Füsun’un kaza yapmadan önceki anını anlatırken Kemal’in (“Sol kolunun dirseğini tıpkı Grace Kelly’nin Hırsızı Yakalamak filminde yaptığı gibi açık pencereye yaslamıştı”) sözlerini hatırlayacaklardır. Bir nevi Füsun’un kaza geçirerek ölmesinin başlangıcı, bu filme ve o araba kullanma sahnesine dayandığı için, müzenin içinde böyle bir video gösterisinin olmasını hak ediyor.  

                                                            -V- 

İkinci kattaki en dikkat çekici vitrin, romanın 73.bölümünün anlatıldığı 73 numaralı vitrindir. Romanda anlatıldığı üzere Füsun’un araba sürmeyi öğrenmeye çalıştığı zaman boyunca giydiği elbise sergilenmekte burada: 

“Füsun, ona çok yakışan beyaz üzerine turuncu güllü ve yeşil yapraklı bir elbise giymişti. Etekleri dizinin altına gelen V yakalı bu zarif elbiseyi, tıpkı antrenmanlarda hep aynı eşofmanı giyen bir sporcu gibi sürücülük derslerine her gidişimizde giyer, derslerin sonunda, bir eşofman gibi, elbise terden sırılsıklam kesilirdi.”  

Bu elbisenin varlığı, Füsun’u bir romanın hayali kahramanı olmaktan çıkarıp, gerçek bir insana dönüştürüyor sanki: 

Füsun elbisenin içinde şimdi; incecik, yuvarlak hatlı ve uzun boylu; elbisenin bedeni bunu doğruluyor/ Füsun nefes alıyor, terliyor, sigarasından derin nefesler çekiyor… 

Ve şimşek hızıyla geçiyor aklımdan, bu elbisenin aynısını diktirebilirim diye, eskiden usta bir terzi olan anneme. Hemen kâğıt üzerine modelini çizmem yeterli. Ama aynı deseni bulmak mümkün mü? Yoksa Füsun olmaya mı özeniyorum? Doğum günlerimizin aynı tarihe rastlaması (12 Nisan), onun da annesinin benim annem gibi terzi ve babasının da bir öğretmen oluşu yeterli mi Füsun olmak için? Yokluyorum kendimi, iç sesim cevap veriyor: Hayır, Füsun olmak istemiyorum! Böylesine saplantılı, güçlü bir aşkın bütün bir hayatını değiştirdiği, bu yüzden yapmak istediklerini dahi yapamayan (bir sinema artisti olmak istiyordu oysa) sadece ona sunulanı alıp, üzerine katamayan biri Füsun. Kemal, eşi Feridun ve Yazar tarafından zamana meydan okuyabilmek adına kullanılmış bir “masume”… (Füsun’un ikinci ismi Masume’dir; romanda hiç geçmese de, elbisenin sergilendiği 73.vitrinde yer alan ehliyetini incelediğimizde öğreniyoruz bunu.) 

                                                               -Vl- 

Sonra 1970’lerden kalma o lavabo, onun üstünde sırı dökülmüş bir ayna, sabunluğun içinde kullanılıp küçülmüş bir sabun ve bardakta diş fırçaları. Orhan Pamuk’un bir söyleşide 1970’lere ait bulamadığı tek şeyin kullanılmış diş fırçaları olduğunu söylemesi üzerine, bir Alman okuru tarafından bu diş fırçaları müzeye hediye edilmiş. Açık bırakılan musluktan lavaboya akan suyun sesi, bu evde birilerinin yaşadığı, sanki daha az önce bu lavabonun kullanıldığı hissini doğuruyor. Nedense o lavabo, bende yoğun bir hüzün uyandırdı. Zamanın çürüdüğünü, mekânın tozlandığını, insan ilişkilerinin, hayallerin, her şeyin eskidiğini ve bu eskimişlik karşısında insanın çaresizliğini… 

Bu hüzün duygusuyla çıkıyorum en üst kata. Kemal’in karyolası, karyolanın kenarına bırakılmış Kemal’in pijamaları, bir sandalye ve önce Kemal’in bindiği, daha sonra çocuk Füsun’a verilmiş olan üç tekerlekli bisiklet.  

Kemal, 2007’de ölene kadar, bu müze-evde yaşamaya devam etmiş. Bu sırada eve sık sık gelerek Kemal’den Füsun’u dinlemiş yazar. Yazarın Masumiyet Müzesi romanını önce el yazısıyla yazdığı defterler, defterlerin kenarlarında karalanmış desenler, bu sırada kullandığı ve mürekkebi bitmiş kalemler de bu katta bir vitrinin içinde sergileniyor.  

Sanırım benim gibi başka okurların ve müzegezerlerin de dikkatini çekmiştir; Kemal’in ölüm tarihi ile Füsun’un doğum tarihi aynı güne, 12 Nisan’a denk düşüyor. Bunun bir tesadüf olamayacağını düşünüyorum. Mevlana’yı hatırlayın; 17 Aralık ölüm günü, Şeb-i Aruz, yani “düğün gecesi”, vuslat, yani kavuşma olarak telakki edilmiştir. Sanırım yazar, bu romanda da Kemal’in ölümünü, Füsun’a kavuştuğu yeniden bir doğuş olarak hissedilmesini istediği için böyle yapmış olmalı. Füsun’un doğum günü ile Kemal’in ölüp de böylece yeniden doğduğu gün… 

                                                              -Vll- 

Doğumdan ölüme uzanan o çizgi, bir nefes alıp verimlik soluklanış, bir pencere açıp kapamalık esen rüzgâr kadar, bir çiğ damlasının oluşup yok oluşu kadarlık zaman… İçine sığdırılmış küçük insanlar, küçük mekânlar, o mekânları dolduran, zamanın eskittiği eşyalar… Ölüm her şeyi sonlandırmadan, artık neleri kurtarabilirsen “hiç”liğin elinden, telaşa vermeden kimseyi, zamana meydan okumak değil de, yumuşak bir baş selamı belki.  

Selam veriyorum görevlilere, kapının tek kanadı açılıyor, dışarıya süzülüyoruz; gün ışığı, eylül güneşi, bulutsuz göğün solmaya meyilli mavisi… Yeniden soluk almaya başlıyor duran zaman, hayat kendi ritminde yeniden atıyor. Çürümek üzere, eskiyip tozlanmak üzere Çukurcuma yokuşunu tırmanıp, hiç konuşmadan Ülkü’yle, ikimiz de kendi iç zamanımızı yaşayarak yeniden İstiklal Caddesi’nin kalabalığına karışıyoruz.  

Çok masumca bir gezi olacaktı bu. Ama fark ediyorum ki, şarkıda söylendiği gibi “masum değiliz, hiçbirimiz” 

Keşke şimdi bir çay olsa! Mutlu olmaya ihtiyacım var… 

FUNDA ÖZSOY E.   

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir