Haziran… Canım, güzel haziran! Yasemin kokularıyla karşılıyor bizi haziran. Birkaç güne ıhlamur esintileri başlar. Çağrışımlar bırakmıyor peşimi. Haziranı hissetmek içimde, ruhumun en kuytularında, Haldun Taner çıkageliyor peşi sıra, tüm iyimserliği, hoşgörüsü ile. Öfkeler, hayal kırıklıkları, bezginlik, süpür hepsini, eteklerindeki taşlarla, cam kırıklarıyla beraber, haziranın büyüsü bozulmasın, Haldun Taner bilgece gülümsemeye devam etsin, şimdi ve her haziran. Ne güzel bir haziran bu!
-l-
Bazı yazarları okumanın mevsimi vardır. O mevsimde, o yazarı okumak ışıklandırır içimizi. Benim için sıcacık bir güneşin ta kendisidir Haldun Taner hikâyeleri. Hani yaz geldi ya sevgili okur, güneş hem içimizdeki hem de dışımızdaki dünyayı ısıtmaya başladı ya, işte Haldun Taner’in hikâyelerini okuma mevsiminin başlangıcıdır bu. İçimi nasıl iyimserlikle doldurur bu hikâyeler, nasıl mütevazı bir yazardır Haldun Taner! O iyimserliği, o mütevazılığı yaz mevsimi ile birleştirirseniz -kesinlikle tavsiye ederim, yapın bunu- inanın sizin içiniz de iyimserlikle dolup taşar.
Yaşar gibi yazar Haldun Taner ya da yazdığı gibi yaşamıştır diyelim. İşte ben de yaşar gibi okurum onu ya da okur gibi yaşarım zamanı, onun hikâyelerinde. O vakit dünya güzeldir. Bir dolu sıkıntıya, derde tasaya rağmen güzeldir dünya. “Yaprak Ne Canlı Yeşil” diye mırıldanırım. Mırıldanmak ne kelime, olanca iç sesimle haykırırım. Otobiyografik özellikler de taşıyan o hikâyede, “vükelalığı” pek seven genç bir yazara, sevgilisinin söylediği “Yarına kalmak ancak ağaçlara vergi” sözlerini yineler ve bütün kalbimle, zihnimle sadece şu anı yaşamanın keyfini sürerim. Bu hikâyedeki genç yazar gibi kendimi öldükten sonra da yaşayabilme oyununa kaptırmışken, tam da o satırlar işte, beni kendime getirir:
“Bir yıl, on yıl, beş yıl… Sonra insanlar, olaylar, hüsranlar insanı törpüler. Bir gün gelir bu oyundan bezer. Olduğu gibi olmanın, daha rahat ve az yorucu olduğunu anlar. Adam olmaya başlar.”
-ll-
Yaz başıysa hele, bahçeye çıkmışımdır, elimde çayım vardır. Annemin fırfırlı, rengârenk örtüler diktiği o eski masa ve sandalyeler çiçek açmıştır. Çayım açıktır, fazla demli içemem. Yanında kurabiyelerim ve Haldun Taner. Hoş geldin sevgili yazarım, hoş geldin yaz! “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü”nü açarım şimdi. Benim zihnim de hareketlenir onun yürüyüşüyle, gözlerim kamaşır, defalarca okuduğum bu hikâye karşısında. Sancho’nun sabah yürüyüşü sırasında tutturduğu o ritme uydururum yürek atışımı ben de:
“Tiki tiki praf/ Tiki tiki praf”
O yürüyüş sırasında yanından geçtiği konsolosun köpeği Graf’la selamlaşmasını, o şık hanımın köpeği Hedi ile göz göze gelişini ve Hülya Hanım’ın filozof köpeği Diojen’le yan yana yürüyüşünü hayal ederim, oturduğum yerden.
“Tiki tiki praf/Tiki tiki praf”
Sancho’nun sabah yürüyüşü sırasında rastladığı, hatırladığı, yaşadığı ayrıntıları harmanlayarak, bir köpeğin gözüyle işaret ettiği insanlık hallerine yazarla beraber ben de hoşgörüyle gülümserim. Karşı komşum sevgili Ayfer ve eşi, küçücük bahçelerini cennete çevirmiş, semaverleri her zaman çay ikramında. El sallıyor bana Ayfer, ben de elimdeki Haldun Taner’in kitabını sallıyorum selam niyetine. Gülüyor, az sonra yanıma gelecektir sevgili komşum, sıcacık bir sohbet başlayacaktır masamızda. Alt komşum işten gelmiştir bu arada. Bahçe kapısından girip de beni çayımla görmüştür ya Özlem, bir “Fundaa” deyişi vardır, bütün yorgunluklar, hüzünler uçmuştur. “Bekle beni, geliyorum.” der. Üzerini değiştirmiş, elinde kahvesi karşıma geçmiştir. Çay sevmez Özlem, illa da Türk kahvesi. Otursun Özlem, onun bitmeyen enerjisine ihtiyaç duyarım. O konuşurken Haldun Taner okumaya devam edebilirim, alınmaz hiç, “Devam et sen, ben yabancı mıyım?” Yabancı değildir Özlem, susarak da anlaşırız onunla, susarak da paylaşırız sıkıntılarımızı, mutluluklarımızı. Haldun Taner’in “Susmaya Övgü”ler dizdiği yazısını hatırlarım:
“Tek başına susuş olduğu gibi ikili susuşlar da vardır.” der, sevgili yazarım.
“Anlaşan iki insanın, güneş batışı sırasında ya da bir ocak başında, yan yana susuşu, bazen sütunlar dolusu laftan daha veciz bir iç konuşma sağlar… Susuşta sonsuza açılmış bir pencere vardır…”
Ne yerinde bir tespit! Huzurlu bir susmadır bizimki, alınganlığa yüz vermeyiz Özlem’le.
-lll-
“Küçük Harfli Mutluluklar”a geçmişimdir bu arada, yaz kış penceresi açık uyuyan, güne yüzerek başlayan, gençliğini çoktan gerilerde bırakmış Nizamettin Bolayır’ın bir gününün anlatıldığı o hikâye. Akşam olmak üzeredir. Yılların eskitemediği Emekli Albay Nizamettin Bolayır, eve gelmiş, köfte kokuları, balkonda kurulacak sofranın keyfi… Mutfaktaki eşinin yanına sokulur usulca ve Üftade’nin ensesine ummahh! Koca adam çocuklaşmıştır, şımartılmak ister karısı tarafından. Şımarsın, hakkıdır, hayatı küçük harfli mutluluklarla yaşamayı bilir çünkü:
“Sebepsiz mutluluklar, asıl mutluluk. Hiç gerekçe aramayacaksın, içinden gelecek o…Farkına bile varmadan… Günü yaşamak, küçük harfli mutlulukların bir tespihi gibi. Fazlasını aramadan. Günü, düzayak hayatı, küçük harflerle yazılmış, küçük, küçücük mutlulukları.”
Bu satırları okuyunca, hırslarımdan utanırım; fazlasıyla hışır gelir (yazarın ifadesidir bu) o düşüne sancılana arayıp bir yerlerden çıkardığım, kendi hikâyelerimdeki sahte altın tozuna bulanmış kalaylı sözlerim. O Çin atasözündeki “Sadelik en son varılan aşamadır,” sözünü mırıldanırım ve Haldun Taner’e kısmet olan bu aşamaya ben de bir gün ulaşmayı dilerim.
Suzan gelmiştir bu arada, yan komşum, çakmağı, sigara paketi. Ah Suzancığım içme şu sigarayı, demem. Astımlıyım ya ben, ince düşünceli arkadaşım, dumanın beni etkilemeyeceği bir köşeye oturur. Sohbet başlar. Öyle çok gülmelerin, dedikoduların olduğu bir sohbet değildir bu. Herkes okuduğu kitaplardan söz eder mesela, çocukların sıkıntısından, günün haberlerinden… Aşk romanları müptelasıdır Özlem. Yazarlarını hatırlamadığı, isimlerini hemencecik unuttuğu kitaplardaki o ideal aşkları anlatır bize. Ayfer internette gazete okumayı sever. Suzan, bir zamanlar bankada çalışırken, fazla mesailerin sıkıcılığına dayanamayıp istifa ederek, ev hanımlığını seçenlerden. Mutludur; resim yeteneğini geliştirmek için kurslara gider, on yaşındaki oğlunun arkasında koşturur. Özlem’in oğlu lisededir. Dokuzuncu sınıfta dokuz zayıf getirince geçen yıl, onu hırpalaya hırpalaya ders çalıştırdığımdan, beni görünce sıvışır hemen. Ayfer’in kızı, kızımın arkadaşı; uzun süren toplantılarda, seminerlerimde, söyleşilerimde, kızım ona emanet.
-lV-
Haldun Taner hâlâ elimdedir. “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” hikâyesini açmışım. Belediyenin temizlik işlerinde kadrolu bir çöpçü beygiri olan yaşlı Kalender’in aynada kendi görüntüsünü görerek kişnemesi üzerine, sadece Şişhane’de değil, Hamburg’ta ve Arjantin-Sao Paulo’da da birilerinin kaderi değişir. Haldun Taner’in hayranlık uyandıran kurgusuyla, yaşlı Kalender’in kişnemesi, dünyanın üç farklı ülkesinin, üç farklı şehrinde yankısını bulur.
Haldun Taner’in hikâyelerinde, Sait Faik’te rastladığımız balıkçı dostlar yoktur. Benim de yoktur balıkçı dostlarım. Ama Özlem’in kocası İbrahim, Boğaz kıyısında oltayla balık tutanlardan. İşten çıkar çıkmaz atlar motoruna, hatta hafta sonları bile, doğru Kandilli kıyılarına. Özlem balık pişirmesini de yemesini de sevmez. İbrahim girer mutfağa. Balık kokuları yayılmışsa apartmana, biliriz ki, kızımın hakkı saklıdır. Telefon edilir, Bilge zıplaya hoplaya aşağıya iner. Aman ne iyi, yemek seçen mızmız kızımın akşam yemeği hazırdır. Sebzeye yüz vermez Bilgecik. Onun yemeği hep derttir annesine. Ama Haldun Taner var şimdi, ironi var.
-V-
Az sonra Eylem gelir işten, iki numaralı dairede oturan komşum. Bebek’ten Kandilli’ye vapurla geçer, oradan yürüyerek gelmiştir Küçüksu’ya, yorulmuştur. Haldun Taner’in tıpkı “Eczanenin Akşam Müşterileri” hikâyesindeki 6.15 vapurundan çıkan ve eczaneye uğrayan ünlü saz sanatkârı gibi bir kediseverdir Eylem de. Daha geçenlerde annelerinin terk ettiği yeni doğmuş iki yavruyu akşam vakti kıyamayıp bir kutuya koyarak balkona aldığını biliyorum. O hikâyedeki Eczacı Bey’in yaşlı kedisi hınzır Çakır’ın aletler kullanarak civardaki evlerin kapılarını açmışlığı dahi vardır. Mahalleli için sıkıntıdır bu kedi. Eylem’in kızı Ecem de annesine sıkıntıdır. Altı yaşında daha, birinci sınıfta. Bazen kızım, ona ders çalıştırır, annesi gelmeden ödevlerini yaptırsın, annesi rahat etsin. Ama Ecem’in eli yorulur, canı sıkılır, ödevlerini yapmamak için türlü bahaneler uydurur. İlla annesi başında olacak. Ama önce dinlenmeli Eylem, bir sandalye çeksin ve yorgunluk kahvesi içsin. (Fark ettiniz mi, çay içen benim sadece) O gün şirkette işler nasılmış, vapurla karşıya geçerken neler olmuş, akşama hangi yemeği pişirmeli… Sanki biz beş kadın, Haldun Taner’in o hikâyesindeki eczanenin akşam müşterilerine dönüşmüşüzdür şimdi.
“Eczanenin akşam müşterileri hep kerli felli, efendiden, görmüş geçirmiş insanlar…”
Efdalettin Bey, cikleti icat ettiklerinden beri Amerikalılara düşman kesilmiştir ya hani, ne vakit cikletli bir yetişkin görsem, selam çakarım Haldun Taner’in bu sevimli kahramanına da. O hikâyede bir mekân ismi geçmez. Sadece sahile yakın bir yerde olduğunu biliriz eczanenin. Hem niçin Küçüksu olmasın o hikâyenin geçtiği mekân?
“Hangi semtin hangi eczanesi bu kadar değerli insanı sinesinde toplayabilmiştir?”
Hangi semtin hangi bahçesi böyle masa ve sandalyelerinde fırfırlı örtüler; görmüş geçirmiş, hayatın törpülediği, çoktan kırklanmış, kırklarını telaşsızca karşılamış beş kadını, incitmeden birbirini, bir haziran gününün akşamüzerinde ağırlayabilmiş; yıllar evvel yaşamış filozof bir yazarın, Haldun Taner’in sözcüklerine sığınarak “Bilinçli yaşanan her anda ebediyetten bir parça” var edebilmiş?
-Vl-
Sonra Feyza’dan bahsedilir, onun kahkahalarından, birlikte paylaşılan güzelliklerden. Mutlaka kızlardan biri rüyasında görmüştür onu, sohbet bile etmiştir hatta. Gözlerimiz nemlenir. Onun kahkahalarını hatırlar kulaklarımız, çın çın eder. O kahkahalar bana bir tedirginliği de hatırlatır. Sırtımdaki bakışları yeniden hissederim. Kötülüğün bakışıdır bu, paslanmış vicdanın, bahçe dahi olsa, dışarıda böyle gülünmez ki, diyen birilerinin. Kadınsanız, böyle gülmeye hakkınız yoktur çünkü; hep ölçülü, mesafeli hep. Hastalıklarını, mutluluklarını, mutsuzluklarını kendi içlerinde yaşamalıdır kadınlar, budur bizim görgümüz… Emekli “Kantar Kâtibi Ali Rıza Efendi”ye dönüşür kötülük. Haldun Taner’in o hikâyesindeki doksanlık ihtiyarın şahsiyetinde şom ağız, kem göz olur da kötülük, tedirgin eder içimi. Özlem anlar bunu, lafı değiştirir. “Ay, okuma artık, içim şişti!” der. Oysa bir cenaze görmek için camii avlularında gezen, gazetelerde ölüm haberlerini sanki ölenlerin ömrü onunkine eklenecekmiş gibi gözleri parlayarak okuyan, herkesin kötü yürekli bellediği o doksanlık Kantar Kâtibi Ali Rıza Efendi’yi anlatırken dahi hoşgörüyle gülümseyebiliyorsa sevgili yazarımın kalemi, ben de gülümseyebilirim. Ağız dolusu kahkahalar atmayı beceremesem de gülümseyebilirim. “Siz devam edin,” derim, “Ben dinliyorum.” Yürek dinlemesidir bu. Öyle fazla konuşmaya da gerek yoktur zaten. O masanın etrafında oturmaktır önemli olan. Yeşiller coşmuş, havadan sudan konuşurken, benim çayım, Özlem’in, Suzan’ın ve Ayfer’in, sonra Eylem’in köpüklü kahvesi, Feyza’nın ve Haldun Taner’in ruhu, bir arada olmaktır güzel olan.
-Vll-
“Vükelalıktan” hiç de haz etmeyen sevgili yazarım teselli eder beni; “Gülerek Ölmek” hikâyesinde, boğulmaktan kılpayı kurtulan Sekban’a gözlerini dikmiş bakarken Mordohay ve masanın etrafında dört dost kadının yumuşacık bakışları üzerimde; “onuruyla hesaplaşarak, desinler’ci onurunu boğup öldürüp ben buyumcu kişiliğini hapisten çıkararak”, Sekban, ben ve Haldun Taner, aynı anda itiraf ederiz şimdi:
“Yaşamak güzel şey, hanımlar beyler… Hele burnunu kırıp, küçüklüğünü bilip yaşamak.”
Sanki Haldun Taner, “Bir Kavak ve İnsanlar” hikâyesinde “Beni o sahildeki kavağın altına gömün.” diye vasiyet eden ihtiyara dönüşmüştür artık. Nasıl ki o kavağın altında yatan ihtiyar, bütün özünü o ağacın gövdesine geçiriyor ve ağacın yaprakları bile artık daha munis, daha sıcak, adeta gülümseyen bir yeşil oluyor; okuduğum her hikâyesinden sonra Haldun Taner de özünü bana geçiriyor da onun insanların hışırlığına hoşgörüyle gülümseyen halini alıyorum bu haziran akşamı.
Yarın da Haldun Taner okumaya devam edeceğim; “Ases”i, “İznikli Leylek”i , “Şeytan Tüyü”nü, “Ayışığında Çalışkur”u, “Fasarya”yı, okumaya doyamadığım daha pek çok hikâyesini. Bütün yaz, Haldun Taner’in külliyatını bir kere daha gözden geçirmeli.
Haldun Taner okuma mevsimim geldi sevgili okur! Yaz geldi işte!
Haldun Taner okuyun, dünya güzelleşsin!
Tecrübeyle sabittir…
FUNDA ÖZSOY E.
- WİLHELM REİCH’İN “DİNLE KÜÇÜK ADAM”INDAN ONURLU BÜYÜK KADINLARA - 08.03.2025
- BİR MÜBADELE ROMANI OLARAK MEHLİKA - 04.12.2024
- KASIMLARA YAKIŞAN AH BU VAN GOGH SARISI!.. - 06.11.2024
- MİTOLOJİDEN ROMANA “NAR AĞACI” - 05.10.2024
- MASUMİYET MÜZESİ’NE BİR MASUM GEZİ - 10.09.2024
- AŞK ESTETİĞİ; CİHANIN CANINI ARAYAN KİTAP - 02.08.2024
- HALDUN TANER OKUMA MEVSİMİ - 03.06.2024
- TRAVMALAR VE ANNELİK - 12.05.2024
- BİR SES VER BANA KENDİM - 12.04.2024
- BAZI KADINLAR VE ALİCE MUNRO - 08.03.2024
- “PALTO” SAHİBİ BİR YAZAR OLARAK ŞERİF AYDEMİR - 04.02.2024
- SEVİNÇ ÇOKUM’UN KALEMİNDEN YENİ BİR HİKÂYE KİTABI: İLKİN KUŞLAR UYANIR - 01.12.2023
- SAHİPSİZ YÜZLER - 02.10.2023
- RECEP SEYHAN’IN ‘BİR SEPET HAYAL’İ - 02.09.2023
- BİR TÜRK FİLOZOFUNUN ROMANI: FARABİ - 02.08.2023
