TRAVMALAR VE ANNELİK

 Annemle aramızdaki ilişki sevgi ile nefret arasında yıllarca gitti geldi.

Onun aşırı tahakküm edici tavrı bir yana, sevgisini biz çocuklarını kucaklayıp öperek gösterdiğini hatırlamıyorum. Bana sarıldığı, benim de ona sarıldığım, öptüğüm, çocukluğuma dair tek bir kare yok hafızamda. Ama bizi sevdiğini bilirdim. Yine de sırf bu sevgiyi hissedebilmek için, beni önemsediğini; kış günü çıplak ayaklarımla, onun görüş alanını hesaplayarak, mutfağa bakan balkonumuzun taşlarına bastığımı hatırlıyorum. İstiyordum ki, bana kızsın, beni uyarsın, hasta olmamdan korksun, ben de onun beni düşündüğünü, beni sevdiğini anlayayım. Bu oyunumu yıllar sonra, büyüdüğümde, yetişkin biriyken ve ben de bir anne olmuşken artık, kız kardeşime anlattığımda, aynı şeyleri onun da yaptığını öğrenmek, içimi daha da acıttı.

Hâlbuki annem, kocası tarafından çok değer görmüş, evde her zaman son sözü söyleyecek saygınlığa sahip, komşularının fikir danışacak kadar önemseyip sevdiği biriydi. Görünüşte her şey normaldi. O halde annem, bizi o güzel bedenine gömerek (Çok güzeldi annem, ev hallerinde bile her zaman çok şıktı. Babam karısını beğendiğini, onu güzel bulduğunu hiç gizlemezdi.), anne kokusunu içimize çeke çeke onu sevmemize niçin hiç izin vermedi?

Geçmişte kalmış aile hikâyelerinin içinde saklı olan, öyle gelişigüzel anlatılan, biz çocuklar doğmadan çok önce yaşanıp bittiği için pek de öyle ilgimizi çekmeyen, yarım kulak dinlediğimiz; işte o aile hikâyeleri, asıl sır orada saklı olmalıydı. Çözüm de…

Yanılmamışım. En azından şimdi sizlere bahsedeceğim, ruhun yaralarını anlamak ve iyileştirmek üzerine yazılmış o kitabı okuduktan sonra, yıllardır anneme dair kafamda oluşmuş o soruların cevabını da bulduğumu hissettim.

Alman Psikolog Franz Rupper’in Travma, Bağlanma ve Aile Konstelasyonları kitabını okuyana kadar, birkaç kuşak boyunca ailenin peşini bırakmayan, nesilden nesile bağlanarak aktarılan, aileye dolaşık hale gelen travmaların, nasıl ruhun karanlık dehlizlerinden çıkarak, insan hayatını etkileyebileceğini bilmiyordum.

Öncelikle ruhsal ve duygusal anlamdaki “travma”nın tanımını yapmakta fayda var. Kitaptaki tanımı aynen alıyorum:

Algılama, hissetme, düşünme, hafıza ya da hayal kurma gibi süreçler belli dönemlerde ya da uzun vadede, işlevleri belirgin derecede kısıtlanmışsa ve normal olarak işlev göremiyorsa, ruhsal bir yaralanmadan (travmadan) söz ediliyor demektir.

Travma, aslında göreceli bir şey. Birinin üzerinde çaresizlik, güçsüzlük, kontrol kaybı ve teslim olma gibi travmatik etkiler yapabilen bir olay, bir başkasında sadece hafif depresif bir hal ya da stres yaratabiliyor. Sanırım bu, bizim irade gücümüzle ilgili. Çünkü birçok kişi, travmalarıyla yüzleşmekten kaçınır ve bu yüzden sürekli olarak kendinden kaçar; başkalarıyla ilgilenerek kendisinden uzaklaşmaya çalışır, yoğun işlerle oyalanır. Böylece iç dünyasında bulamadığı huzuru, dışarıda bulmaya çalışır.

Burada yeniden anneme döneceğim. Babam çok kızardı ona, sağlığına dikkat etmeyip, dur durak bilmeden sürekli çalıştığı için. Hâlâ yaşına bakmaz, yüksek tansiyondan ve romatizmadan mustaripken öyle çok iş yapar ki, yoruldum dediğini duyamazsınız. Sadece kendi işleriyle ilgilenmez, pek çok komşusununkine de el atar. Hele yazın görün onu. Bütün sokağı sulayıp süpürür, eline eldiven geçirip, bahçelere atılan çer çöpü toplar, kimin bahçesi olduğuna aldırmadan, hatta yol kenarlarına bile, çiçek diker. En alt kattaki komşunun dış kapısı değişecekti geçen gün. En güvenilir kişi olarak anneme verilmiş evin anahtarı. Zira evin hanımı çalışıyor o saatte, akşama ancak evde olur.  Epey bir gürültüden sonra sessizlik. Anladık ki iş bitmiş, işçiler çekip gitmişler. Küçük kızım bile anneannesini tanımış artık: “Şimdi anneannem Özlem teyzenin evini temizliyordur.” dedi. Hakikaten de öyleydi:

“Kadıncağız işten yorgun argın gelir, yavaş yavaş yapıyorum işte, ne olacak?” diyordu.

İşte böyledir benim annem.

Oturduğumuz daireler karşılıklıdır. Benden cesaret alsa, okulda olduğum zamanlar evimi de siler süpürür dizlerinin, belinin ağrımasına, merdivenlerden bile zar zor çıkabilmesine aldırmadan. Ama kızacağımı, hem de çok kızacağımı bilir. İkide bir yaptığımız, sonradan düşündüğümde aslında çok da gereksiz o tatsız tartışmalara yenilerini eklemekten çekinir. Çocukluğumda beni sevgisinden mahrum bırakmasının acısını hâlâ içimden atamadığım için belki, ben de onu farklı şekilde cezalandırmaya çalıştım aslında. Öğrencilik yıllarımda herkesin zayıf aldığı bir dersten çok iyi bir not aldığımda ona söylemez, veli toplantılarını haber vermez, öğretmenlerimden duyacağı güzel sözlerle gururlanmasına izin vermezdim mesela. Ya da yine öğrenciliğimde karnemin yanında verilen takdir belgelerini göstermezdim. Kitaplarım basıldığında ona imzalayıp hediye etmedim, bu yazıyı da muhtemelen hiç okumayacak, belki de o yüzden böylesine özgür yazabiliyorum. Hâlbuki benimle gurur duymaya ihtiyacı olduğunu bilirim. Hele ben de şimdi bir anneyken. Bilirim ama, onu affedemediğim için belki, bu güzellikleri onunla paylaşmayı reddederim.

Sonra işte bazı taşlar yerine oturdu. Onun çocukluğunun, doğurduğu çocuklarının kaderini de nasıl etkilediğini öğrendim.

Annemin çocukluğuna dair pek çok ayrıntıyı teyzemden öğrendim diyebilirim. Annemi o büyütmüş çünkü. Anneme sorsam hatırlamaz zaten. Niçin hatırlamaz? En azından üç dört yaşından sonrasını hatırlaması gerekmez mi?

Ama asıl, annemin doğumunun trajikliğidir onunla ilişkimin miladı:

Teyzem, o zaman on yaşındaymış. Kendinden bir yaş küçük bir erkek kardeşi ve yeni evli bir ablası varmış. İşte o kendinden küçük erkek kardeşinin hayatını kaybetmesiyle başlamış annemin trajedisi de. Adı Ayhan’mış ölen çocuğun. O zamanlar kış günü bir yerden başka bir yere giden kişiler, küçük bir kasabadaysanız eğer, yolda kalmışsa, Tanrı misafiri olarak bir evde konuk edildiği bir zamandan bahsediyorum. Adını dahi bilmedikleri o Tanrı misafirine Ayhan havlu tutmuş, hizmet etmiş ve onunla sohbet etmiş. Günlerden çarşamba, aylardan aralık. Yabancı, Ayhan’ın sohbetinden öyle memnun kalmış ki, böyle olgun bir çocuk, büyümüş de küçülmüş, gıpta edilecek biri, ne şanslı bir aile… Hemen o akşam, daha misafirin misafirliği bitmeden, her günden farklı olarak, sobanın yanına kıvrılmış, bir halsizlik çökmüş üzerine. Nazar diyor teyzem. Ateşler içinde yanıyormuş çocuk. Doktora götürmemişler. Neden götürmemişler? Öyle her ateşi çıktığında çocukların doktora götürüldüğü yıllar değilmiş sanırım. Perşembeden sonra cuma. Ayhan, o cuma günü vefat etmiş işte. Öyle gözlerden sakınılan, büyümüş de küçülmüş, olgun mu olgun, işte herkesin gıpta ettiği bir çocuk, anne babasının ellerinden yıldız misali kaymış. Teyzemin anlatmaları bunlar. O söylemese de ben eminim, kardeş acısını o yaşta yüreğinin en derininde hissettiğine. Anneanneme gelince, oğlunun gömülmesine zor ikna etmişler onu. Gömüldükten sonra da, o kadar ısrar etmiş ki, ne olur bir kez daha görsün oğlunu! Mezarın açılması ve oğlunu bir kez daha görmek için nasıl yalvardıysa artık, nasıl bir deliliğin eşiğine gelip de büyükbabamı endişelendirdiyse, sonunda razı olmuş herkes. Karar verilmiş, gömüldükten sonraki akşam; ertesi gün mezar açılacak ve Ayhan’ı annesi son bir kez görecek, öpecek, kokusunu içine çekecek. Teyzemin anlattığına göre, o gece kar, o kadar çok yağmış ki, yollar, bahçeler, hatta kapı önleri kardan duvara dönüşmüş. İnsanlar evlerinden bile çıkamamışlar ertesi gün. “Allah’ın takdiri işte.” diyor teyzem, “Yoksa Ayhan, mezarında huzursuz olacaktı.” Kim bilir?

Şimdi anneme geliyorum. Anneannem ona hamileyken oluyor tüm bu acı olaylar. Karnındaki bebeğe rağmen anneannem acısına dayanamayıp canına kıymak istemiş. Bir şeyler içmiş, ama kurtarılmış. Derken annem doğmuş. Ayhan’ın yerini alacak, evin içindeki acıyı dağıtacağı umudu ile beklenen, omzuna daha doğmadan büyük bir sorumluluk yüklenen. Bir erkek çocuğunun yerini bir kız çocuğundan doldurması beklenememiş demek ki. Zira annem doğduğunda, anneannem de büyükbabam da yüzüne bile bakmamışlar onun; öylesine derin bir hayal kırıklığı. Sadece teyzem. “Anneni kundağının içinde babama vermek istedim. Babam ‘bırak şunu’ diyerek yatağa atar gibi bıraktı da annenin yüzü mosmor oldu, soluksuz kalıyordu neredeyse.” diye anlatıyor. Anneannem ondan sonra kendine pek gelememiş zaten; hep hasta, hep hayata küskün, yatakta. Annemi ondan on yaş büyük ablası büyütmüş bu yüzden. Sanırım bir tek o, kaybettiği kardeşinin yerine koyabilmiş, bağrına basmış onu. Biraz oyuncak, biraz gerçek bir bebek olmuş annem, teyzemin ellerinde. Annem altı yaşındayken büyükbabam ikinci evliliğini yapmış. Anneannemin artık çocuğu olmuyor, büyükbabamın soyunu sürdürecek, bakıp bakıp kendi gençliğini yaşayacak bir erkek evlada ihtiyacı var. Karadeniz burası, erkek evlatsız bir evin düşünülemediği yıllar.

Muhtemelen annem de annesi tarafından hiç öpülüp okşanmadı, kucağa alınarak babası tarafından hop hop hoplatılmadı. Anneannem öldüğünde ben on iki yaşımdaydım. Son yıllarında hastaydı iyice, annem onun konuşmalarına hiç tahammül edemez, yaşlılığına verip de hoş göremezdi anneannemi. İki de bir onu azarladığını hatırlıyorum. Üzülür müydüm? Pek değil. Bize öyle düşkün değildi çünkü. Suratı pek gülmez, hep şikâyetçi bir yapısı vardı. Öyle sarılıp öpmezdi de bizi, saçımızı okşadığını falan da bilmem. Bize anneannelik yapan büyükbabamın ikinci eşi olan anneannemdir. Evlerine gittiğimizde bizimle ilgilenen, bayram arifelerinde uykulu ellerimize sessiz sedasız kınalar yakan ve bayram sabahları bize sevinçler yaşatan. O yüzden anneannemle bir duygusal bağımız olamadı benim de kardeşimin de. Muhtemelen annemin de annesiyle böyle bir bağı olmadı. Belki bu yüzden bize karşı sevgisini öyle sevip okşayarak gösteremedi.

Yine kitaba döneceğim. Aileden aktarılan travmaların bir sonraki kuşağı, hatta üçüncü kuşağı nasıl etkilediğine. İşte büyük resimdeki annem:

Ebeveynleri tarafından duygusal bakımdan yaralanmış olmanın acısını ve ıstırabını kabul edemezler. Buna dayanamayacaklarından korkarlar ve böylece bilinçdışı bir şekilde kendi çözümlenmemiş korkularını ve depresyonlarını çocuklarına aktarırlar. Tıpkı küçük çocuklar gibi, kaygıları üzerinden kendi çocuklarına yapışırlar, aynı zamanda da yaşadıkları duygusuzlukla çocuklarını reddederler.”

Annemi yıllarca suçladım, duygusal zayıflığından ve sevgisini fiziksel olarak göstermedeki acizliğinden ötürü. Ama şunu da fark ettim ki; onu suçlamaya devam edersem, ben de o aile dramının bir parçasına dönüşebilir, o zincirin bir halkası olabilirim. Oysa gerçeği kabullenmek, geçmişte yaşananlara takılıp kalmak yerine kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek, kişiyi kendine ve başkalarına karşı daha merhametli yapıyor.

Bunları neden mi anlatıyorum? Çünkü annemi affetmenin zamanı geldi. Eminim affedebilmek ruhumu daha bir özgür kılacak.

FUNDA ÖZSOY E.         

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir