Pastırma sıcakları… İçime hayat biriktiriyorum balkonumda, tavşankanı, dumanı üzerinde, bergamot burukluğunda… Ah, bu Van Gogh sarısı, düşen yaprağın üzüntüsü, ağaçların, hayatın, hayatımın!.. Tabiat, o büyük ressama dönüşmüş de sarıya boyuyor içimi dahi…
-l-
Bir ressam, ömrünün ilk 26 yılını, resmin dışında, türlü işler yaparak -bir galeride sanat simsarlığından öğretmenliğe, din adamlığına- pek çok işe girip çıkarak geçirsin. Ama hayatındaki o eksiklik duygusunu bir türlü giderememiş, o ağır boşluğu doldurup da tamlığa erişememiş. Hayatındaki bu tamamlanamayış, o boşluklar, onu huzursuz etmiş yıllar yılı.
Bir zaman gelir, resim yapmaya başlar, içindeki sese kulak vererek, kimsenin etkisinde kalmadan. Yaptığı resimler, içindeki o huzursuzluğun oluştuğu noktaya değdiğinde, hayatın yürek atışını işittiğini fark eder. Taşlar yerine oturur böylece, sonlu dünyanın içindeki sonsuzluğa taliptir artık bu Hollandalı ressam.
Dâhilik ile deliliğin sınırlarını sık sık ihlal eden, bu yüzden hep dışlanan, resimleri dahi itibar görmezken, bugün artık eserlerinin maddi değeri milyon dolarlarla ölçülen Vincent Van Gogh’un hayatını öğrenmenin bendeki en büyük etkisi, bakış açımı değiştirmesi oldu. Tabiata, nesnelere, renklere bakışımda ve elbette hayatı algılayışımda, Van Gogh’un hayatını öğrendikten sonra hissedilir bir derinleşme oldu. Bu, elbette Van Gogh’un kırklarına bile varamadan daha, 37 yaşında son bulan kısa hayatının, özellikle son on yılındaki tutkulu resim yapma aşkının uyandırdığı hayranlık kadar, bu güçlü karakterin resimlerine hâkim olan sarı ve lacivert rengin büyüsünden kaynaklanıyor olsa gerek.
-ll-
Aslında sıradan bir hayat sürmeye hazırlanırken, bir sanat simsarı olarak, âşık olduğunu sandığı genç kızla evlenip düzgün bir hayat yaşayabilecekken, aşkına karşılık bulamamak, evlilik teklifinin reddedilişi; işte Vincent Van Gogh’un hayatını sorgulamaya iten ilk duvara çarpışı.
Başa dönersek; Ursula, evlenme teklifini kabul etseydi 21 yaşındaki genç erkeğin; muhtemelen, o da kardeşi Theo gibi ve Hollanda’da, Paris’te, Londra’da, Avrupa’nın başka yerlerinde sanat galerisi sahibi, saygın birer kişi olan amcaları Van Goghlar gibi rahat, dertsiz tasasız bir hayat sürecekti. O halde bu reddedilişi, Vincent Van Gogh’un hayatındaki kırılma noktası kabul edelim. Çünkü bu reddediliş, onun hayatını sorgulamasına neden olur.
Vincent Van Gogh’un hayatının ilk 26 yılı, hiç resim yapmamış dahi olsa, onun ressam olmasını hazırlayan, hatta tetikleyen olayların yaşanması açısından çok önemlidir. Londra’daki amcasının sanat galerisinde, simsar olarak çalıştığı yıllarda, daha 20 yaşında, kiracısı olduğu evin sahibinin kızı Ursula, aşkına karşılık vermediğinde, hayatının ince ayarı da bozulur Van Gogh’un, Londra’dan uzaklaşır.
Bundan sonra başarısız bir öğretmenlik deneyimi olur ve ardından din adamı olarak bulunduğu Belçika’nın yoksul bir madenci kasabasında geçirilen iki yıllık çok acılı, sıkıntılı bir dönem. İnsanlığının sınandığı bir dönemdir bu. O yoksul kasabada her şeyini, maddi ve manevi, yoksul madenci aileleriyle paylaşır. O mutsuz, yoksulluğun açlık sınırında yaşandığı, ölümlerin sıradanlaştığı kasabada Vincent, Tanrı inancını kaybeder, içindeki boşluk daha da büyür böylece. Tanrı inancını kaybedişinden doğan içindeki o boşluğu resimle dolduracaktır bundan böyle. O halde resimde karar kılışında, bu tutkusunda, mistik bir taraf da vardır sanki.
26 yaşında resim yapmaya başlar. Teknikten bihaberdir; öylece, içinden geldiği gibi, kara kalem, acıları çizer. Bir taraftan da ailesinin beklentisini karşılayamamış, onları hayal kırıklığına uğratmış olmanın sıkıntısını yaşar. İşte o sırada yetişir imdadına kardeşi Theo. Hayattan koptuğu, yaşamak istemediği, sadece resimle hayata tutunmaya çalıştığı o dönemde, ondan dört yaş küçük kardeşi, içindeki sesi dinlemesi konusunda ağabeyine destek verir. Resim yaptığı sürece Vincent’e maddi destek sağlayacaktır. Böylece Vincent için sadece resimle anlamlandıracağı yeni bir hayat başlar.
-lll-
26 yaşında çıkmaya cesaret edebildiği, on bir yıl sürecek o uzun ve meşakkatli yolculuğun inişlerine çıkışlarına tanıklık eder ailesi. Lahey’e taşınışı, orada bir sanatçı çevresi edinişi, ressam kuzeni Anton Mauve aracılığı ile resimde teknik detayları, yağlı boya resmin inceliklerini öğrenişi, çizimlerindeki hantallığı fark ederek daha dinamik çizimler yapmaya başlaması Van Gogh için önemlidir. Bu arada aşkta ikinci defa hayal kırıklığına uğrayış, aşık olduğu kuzeni Kay tarafından reddediliş, onda resim sanatına karşı daha bir iştah uyandırır sanki. Sanki artık aşkın, hatta nefes almanın yerini resim yapmak alır.
Van Gogh’un Lahey’de yaptığı resimler, dönemindeki ressamların resim anlayışıyla bağdaşmaz. Ondan hep güzel olanın resmini yapması ve gördüğü gibi tuvale aktarması istenir. Oysa Van Gogh, resmini yaptığı şeyin dış görünüşünden ziyade ruhunu yansıtmaya çalışır tuvale. Üstelik işçileri kullanır model olarak, düşkünleri… Sefaleti tuvaline taşıması sanat simsarlarını, eleştirmenleri kızdırır; sanat ile estetiği buluşturamamakla, hamlıktan kurtulamamakla, yeteneksiz olmakla suçlanır; eserlerini satamaz bu yüzden. Ama o, kendine inanır; günlerce aç kalsa da, yorgun ve bitkin düşse de geri adım atmaz. Bir gün yapmaya çalıştığı şeyin kabul göreceğine inanarak sabahın ilk ışıklarıyla başlayıp gece yarılarına kadar kendi bildiği gibi resim yapmaya devam eder.
Lahey’de geçirdiği iki yıl, onun ressamlığı için çok önemlidir. Burada çok şey öğrenmekle beraber, yazık ki, resim algılayışındaki farklılık yüzünden sanat çevresi tarafından kabul görmez. Lahey’den ayrılma zamanıdır. Ailesinin yanına döner yine. Burası, huzur bulduğu yerdir. Sanat çevresinden uzaklaşmak, onun resmine iyi gelir. İlk özgün çalışmalarını da burada, küçük bir kasaba olan Nuenen’de gerçekleştirir. Tarlalarda çiftçileri gözlemler, onları çalışırken çizer; evlerine gider, yemek yerken çizer. Bu fakir ve sade bir hayat süren insanların hayatını tuvallerine aktarır. Dönemin resim algısına hâlâ direnir, bu yüzden de resimleri hâlâ ilgi görmez. Ama yaptığı şeye öyle inanır ki, asla geri adım atmayı düşünmez. Bu, ruhundan da ödün vermek demektir çünkü onun için. Oysa o, eserlerine ruhundan üfleyen bir ressamdır. Bu yüzden eleştirmenleri memnun etmek adına ruhunu asla satmayacaktır.
Üstelik o, çağının ressamları gibi hareketsiz modeller kullanmayı da reddeder. Van Gogh’a göre resim de hayatın kendi gibi, zaman gibi akışkan olmalı. Bu yüzden insanları çalışırken, yemek yerken, hareket halindeyken resmeder ve bu hareketliliği tuvaline de yansıtmaya çalışır. Böylece geçici olanın içinde sonsuz olanı yakalamaya çalışır.
Burada ilk önemli tablosu “Patates Yiyenler”i yaptıktan sonra artık, sanatın merkezi olan ve kardeşinin de yaşadığı Paris’e gitme zamanı gelmiştir.
-lV-
Van Gogh’un hayatındaki ikinci kırılma noktası, Paris’te gerçekleşir. Burada empresyonistlerle tanışır. Eşyayı olduğu gibi tuvale aktaran Lahey’deki ressamların resim anlayışından sonra, daha ziyade renklere yüklenen, eşyanın ruhunu dışarı çıkarmaya çalışan bu ressamlardan hayli etkilenir. Onlardan rengi ve ışığı kullanmayı öğrenir. Artık resimlerinde daha parlak renkler ve güçlü ışık kullanmaya başlar. Paris’te fazla kalmamakla beraber burada kaldığı aylar boyunca öğrendikleri, resimlerindeki ‘dâhi’ Van Gogh’u ortaya çıkarır. Yine de burada fazla kalmak istemez. Çünkü o, şehir ressamı değildir; kırları, tarlaları, köylüleri resmetmeyi özler. Üstelik her zaman kendi başına olmak, onun resmine iyi gelmiştir.
Böylece Vincent Van Gogh için Arles dönemi başlar; İtalya’da yazların sıcacık geçtiği küçük, tam onun resim yapmayı isteyeceği bir yer. Van Gogh resminin doruğa tırmandığı, dokuz yıllık emeğinin karşılığını gördüğü, tamlığa eriştiği dönem. Adeta hayatını aktarıyordur tuvallere. Tabiatın ve kendi ruhunun özünü aktarıyordur.
Hayatının bu aşamasında Van Gogh, dâhilik ile deliliği iç içe yaşayan birine dönüşür. Günde iki, bazen üç tablo bitirir, neredeyse hiç uyumadan geceli gündüzlü, hummaya tutulmuşçasına çalışır. Güneşin kavurucu sıcağını tablolarında hissettirebilmek için, bedeninde de hissetmeye ihtiyaç duyar; bu yüzden çalışırken şapka bile kullanmaz. Arles’te bulunduğu dönemde, onunla bütünleşen sarı renk, tablolarının ayrılmaz parçasına dönüşür. Özellikle ayçiçeği tarlaları ve vazoda ayçiçeği resimleri, bu dönemin ürünleridir. Ancak böylesine kendini tüketerek çalışmaya ve yaratıcılığın getirdiği yüke daha fazla dayanamaz; adeta ruhuyla, eti ve kanıyla resim yapmak, sonunda hem ruhunu hem de bedenini hasta eder; bir yıl akıl hastanesinde yatar. Bu süre içinde bile resim yapmayı bırakmaz, onu hasta eden resimle şifa bulmaya çalışır.
-V-
Van Gogh’taki tabiat-resim ilişkisi, aslında onun Tanrı algısını da verir sanki. Her şeyin bir düzen içinde, birlik içinde oluşu, ondaki mistik bakış açısını da gösterir. İşte bu mistik algıyı bir ritmin içinde resmetmeye çalışır Van Gogh. Böyle bir insan, Hristiyan algısındaki Tanrı inancını kaybetmiş olsa bile, mistik anlamda gerçek Tanrı’yı bulmuş demektir. Bunu fark edişini de aslında resim yapmasına borçludur.
Van Gogh’un resimlerine baktığımızda, onca kötülüğün içindeki iyiliği çekip çıkarmaya çalıştığını ve bunu resimleriyle başka insanlara da göstermeye çabaladığınızı hayretle fark ederiz.
26 yaşında resim yapmaya başlamış ve sadece on bir yıl resim yapabilmiş bu insan, 37 yaşında, daha kırk’lanmamışken, intihar ederek hayatını sonlandırdığında geriye yüzlerce tablo, onunla anılan bir resim anlayışı bırakmıştır.
Hayatına kendi isteği ile son vermiş olsa da onun aslında yaşama tutkuyla bağlı biri olduğunu söyleyebiliriz. Zira o, sonsuz olana gönül vermiştir.
Bir gün yitip gidecek olan hareket halindeki bu hayat, onun için bittiğinde, hâlâ yaşıyor olma isteğinin göstergesi değil midir yaptığı tablolar?
On bir yıllık bir zamana sığdırdığı yüzlerce tabloyu yapabilmek için yaşamaktan vazgeçmiş gibi görünse de Van Gogh; aslında onun yaşayabilmek için, hayatından vazgeçtiğini görürüz bu tablolara baktığımızda.
İşte, asıl yaşama tutkusu da bu olsa gerek…
FUNDA ÖZSOY E.
- MASUMİYET MÜZESİ ROMANI ÜZERİNE BİR İNCELEME - 15.02.2026
- WİLHELM REİCH’İN “DİNLE KÜÇÜK ADAM”INDAN ONURLU BÜYÜK KADINLARA - 08.03.2025
- BİR MÜBADELE ROMANI OLARAK MEHLİKA - 04.12.2024
- KASIMLARA YAKIŞAN AH BU VAN GOGH SARISI!.. - 06.11.2024
- MİTOLOJİDEN ROMANA “NAR AĞACI” - 05.10.2024
- MASUMİYET MÜZESİ’NE BİR MASUM GEZİ - 10.09.2024
- AŞK ESTETİĞİ; CİHANIN CANINI ARAYAN KİTAP - 02.08.2024
- HALDUN TANER OKUMA MEVSİMİ - 03.06.2024
- TRAVMALAR VE ANNELİK - 12.05.2024
- BİR SES VER BANA KENDİM - 12.04.2024
- BAZI KADINLAR VE ALİCE MUNRO - 08.03.2024
- “PALTO” SAHİBİ BİR YAZAR OLARAK ŞERİF AYDEMİR - 04.02.2024
- SEVİNÇ ÇOKUM’UN KALEMİNDEN YENİ BİR HİKÂYE KİTABI: İLKİN KUŞLAR UYANIR - 01.12.2023
- SAHİPSİZ YÜZLER - 02.10.2023
- RECEP SEYHAN’IN ‘BİR SEPET HAYAL’İ - 02.09.2023
