AŞK ESTETİĞİ; CİHANIN CANINI ARAYAN KİTAP 

                                                       -l- 

Beşir Ayvazoğlu’nun ilk defa1982 yılında yayımlanan, estetik kavramı üzerine söyledikleriyle önemli bir boşluğu dolduran ve sadece içeriği ile değil, ismi ile dahi müsemma, hafızalara nakşolmuş Aşk Estetiği kitabı, tam da böyle bir kitap. Üstelik yayımlandığından bu yana, kırk yılı çoktan geride bıraktığı halde hâlâ aranıyorsa bir kitap, hâlâ okunmaya devam ediyorsa, bir klasik olmayı da hak etmiş demektir.  

Beşir Ayvazoğlu, daha yirmi dokuz yaşındadır Aşk Estetiği yayımlandığında. Yazarın da yayımlanan ilk kitabı olduğuna göre, okur kadar yazarı için de özel bir yere sahip olmalı bu kitap; onu hiç unutulmayacak, yazarı için daima gizli bahçelerde saklı kalacak bir gençlik sevdası olarak da kabul edebiliriz pekala.

Beşir Ayvazoğlu ve Funda Özsoy E. İstanbul Erkek Lisesinde bir söyleşide

                                                      -ll- 

 Aşk Estetiği kitabı için, her ne kadar İslam sanatlarının estetiği üzerine bir deneme deniyorsa da; bir disiplin olarak estetik, daha yeni yeni dikkate alınan bir alan olduğuna göre, bu eser için, iki farklı medeniyetin, Doğu ve Batı medeniyetlerinin sanat üzerine estetik anlayışlarının karşılaştırıldığı bir inceleme kitabı da diyebiliriz. Üstelik yazarının belirttiği üzere, Doğu’da bu disiplin üzerine henüz bir terminoloji oluşmadığından, zaten ister istemez Batı kaynaklı terimlerle konuşmak zorunluluğu doğmuş, bu da Doğu ile Batı kaynaklı estetik kavramlarını ilişkilendirme zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. Elbette oryantalizmin tuzağına düşmeden, Batı’yı merkez kabul edip onun yakın gözlüğünü takmadan, Batı’nın ölçülerine uygun biçilmiş bir estetik libasını Doğu’nun üzerine uydurmak adına, yüzyıllar içinde inceltile inceltile oluşturulmuş bir sanat anlayışının içini boşaltmadan; hatta yazarın sözleriyle söyleyecek olursak tek doğru ve meşru tercih, Avrupa’nın tercihiymiş ve insanlık bu tercihi benimsemek zorundaymış gibi düşünmeden…  

Zira yine yazarın sözlerini ödünç alarak söyleyecek olursak; insanlık için nihai hedef olarak Batı’nın vardığı ve varacağı yere işaret eden bu bakış açısı, başka medeniyetleri değerlendirirken zorlama yorumlara da yol açmaktadır.  

Aşk Estetiği kitabı, işte bu saydığımız tuzaklara düşmediğinden belki, bu kadar aranan olmaya devam ediyor hâlâ. 

                                                         -lll- 

Şunu da belirmekte fayda var ki; Aşk Estetiği kitabında yazar, İslam sanatlarının estetiği üzerinde dururken, öncelikle güzel olanı incelemeyi amaçlamış ve hiçbir ideolojik mesaj gütmemiş. Her ne kadar İslam estetiğinde dini bir hassasiyet söz konusu olsa da, bu kitapta inceltilmiş bir medeniyetin güzellik anlayışının sanata yansımalarını göstermeye çalışmış Ayvazoğlu. Kitabın ismi bile bu inceliğin bir yansıması gibidir. 

Doğu medeniyetindeki sufi geleneğin o aşkınlık halinin sanata yansımalarına gönderme yapmak adına; musikinin, resmin, şiirin özünde gizlenen “cihanın canını aramak” adına, arkadan gelecek olanlara cesaret verici bir önemli adım gibidir bu kitap. Hatta öyle önemli bir adımdır ki, bazı üniversitelerin ilgili bölümlerinde ders kitabı olarak kabul gördüğü gibi, bir “Aşk Estetiği” dersi konulmasına dahi vesile olmuştur. 

Aslında İslam medeniyetine yaslanan ve gelenekten beslenen bu sanat için ‘aşk’ın tezahürü desek, sanırım yanlış olmayacaktır. O halde ‘aşk’ın tezahürüyle şekillenen bir sanatın kodlarını çözmeye çalışan böyle bir kitaba da Aşk Estetiği adının verilmesi çok yerinde bir karar olmuştur.  

                                                  -lV- 

Kitap altı bölümden oluşuyor. Bu bölümlerin dışında, yeni baskısının sonuna, yıllar içince, Aşk Estetiği kitabı ve estetik kavramı üzerine Beşir Ayvazoğlu ile yapılmış dört röportaj konulmuş. Eserin içeriği kadar önemli olduğunu düşündüğüm bu röportajlarda yazar,  kitabın yazılış macerasından da açık yüreklilikle bahsetmiş.  

Kitabın “Temel Düşünce” adını taşıyan birinci bölümü; diğer beş bölümde ayrıntılarına inilerek tek tek incelenen Doğu medeniyetinde resim, musiki, mimari, şiir ile trajik ve epik kavramları üzerine genel bir değerlendirme şeklindedir. Doğu’nun geleneksel kültürünün kodlarını taşıyan sanatların kaynağına inerken, bu kaynağı besleyen mistik düşünce yapısının izlerini süren yazar, Batı’dan bakıldığında pek de fark edilmeyen, daha farklı bir estetik anlayışıyla, daha içerden ve derine inerek, ancak kalp gözüyle görülebilecek bir yolu bize işaret etmiş. Buna bağlı olarak Batı’nın, dünyaya sıkı sıkıya tutunmak gerektiğini fısıldayan o içkin, tutkulu sesi ile Doğu’nun keşfederek, ilhamla yol alan aşkınlık haline dayalı estetiğinin karşılaştırmalı bir değerlendirmesi de yapılmış ister istemez. Bu değerlendirmedeki en önemli tespit, Aristo’ya dayanan “mimesis” teorisiyle, yani dış dünyanın yerine benzerini taklit ederek geçirme isteği ile Nietzsche’nin  “dionizik ve apollonik” sanat anlayışına dayalı “trajik” fikridir.  

Sanatçının dünyaya bakışından tezahür eden bu iki sanat anlayışı, mimesis ve trajedi, iki farklı medeniyetin, Doğu ile Batı medeniyetinin sanat anlayışlarını, beraberinde estetiğe bakışlarının da özünü belirlemiştir.   

                                                    -V- 

Peki, nasıl olmuş da, Aristo, mantık ve felsefesiyle Doğu’da onca itibar görmüş ve İslam medeniyetini etkilemişken, asırlarca medreselerde okutulmuşken, onun mimesis görüşü gözlerden kaçmış ya da görmezden gelinmiştir? Oysa mimesis teorisi, Avrupa’ya Rönesans’ın yolunu açmıştır. Buna karşın Ayvazoğlu’nun kitaptaki tespitlerinden öğreniyoruz ki; Doğu, Aristo’nun mimesis’ine tavır alırken Eflatun’un estetiği ile kendi mistik estetik anlayışı arasında bir paralellik kurulabilmiştir.  

Bu aşamada, Ayvazoğlu’nun üzerinde ısrarla durduğu dionizik ve apollonik sanat anlayışının temelini oluşturan “trajik” kavramı, tam olarak anlaşılabilirse, buna bağlı olarak  Aşk Estetiği kitabının okura neyi vermeye çalıştığı da bir netlik kazanacaktır: 

Dionizik sanatçı, aşk sarhoşudur; bu dünyayı küçümser, Öz-Bir’le bütünleşip yok olma arzusundadır. Yani dünyaya “hayır” der. Apollonik sanatçı ise sarhoş olmaz, varlığının bilincinde olarak yaşar. İşte bu iki durumun bir arada oluşundan Nietzsche’ye göre“trajik” doğar. 

O halde trajik olan, sanatta hem aşkınlık hem de rüya halini birlikte göstermeye çalışıyor demektir. Aşk Estetiği kitabı, Doğu’nun mistisizme yaslanan, sufi geleneğinden beslenen, şahsi üslubu dahi reddeden, asıl gayesi “cihanın canını aramak” olan, bir anlamda Dionysos olmayı tercih eden sanatçısı ile Batı’nın fenomenlerin dış yüzeyi ile ilgilenen, ortaya koyduğu sanat eseriyle “şekillerin baki kalmasını isteyen” ve hep tereddüt, hep bunalım içinde olan “trajik” sanatçısı arasındaki o farkı hatırlatırken, bir anlamda yazarın kendisi de sanat karşısındaki kişisel tercihini okuruna sezdiriyor sanki. Dikkatli bakarsanız…                                                         

                                                        -Vl- 

Son olarak, kitabın yeni baskısındaki kapağına dikkati çekmek isterim: 

Hem eski hem de yeni yazı ile “aşk” yazan o yazı, Hattat Ali Toy’a ait kufi istifi, Doğu medeniyetini şekillendiren sanat estetiğinin özündeki aşk(ınlığ)ı merkeze alan böyle bir kitap için yerinde bir tercih olmuş. 

 

FUNDA ÖZSOY E. 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir