BASKIN

Çoban Ali’nin, yalçın dağların doruklarında bulunan, kuş uçmaz kervan geçmez mağaralarda gizli bir sığınağı vardı. Geçit vermez kayalıklara aldırmadan zorlukla ilerler, gizli sığınağına, tüm gücüyle ulaşmaya çalışırdı. Karlar yağdığında, tipide, yağmura yakalandığında koyunlarıyla buraya sığınırdı. Bir kaplan çevikliği ile kayadan kayaya atlayıp mağaraya vardığında yüreği yerinden fırlayacak gibi olurdu.      

Köyde kopan kızılca kıyamet çok gerilerde kalmış, yağmura eşlik eden rüzgârın uğultusuna karışmıştı tüm çığlıklar. Saçlarından süzülen terle karışık yağmurla tüm bedeni sırılsıklam olmuştu. Neden sonra çıkışı görebileceği kuytu bir köşeye büzüldü. Geride kalanların başına neler gelebileceğini düşünmek bile istemiyordu.

Bir müddet sonra gözleri mağaranın karanlığına alıştı. En kuytu köşede birileri vardı. O kadar sessizdiler ki; kalp atışları yankılanıyordu boşlukta.

Ali: “Kim var orada?” diye seslendiğinde sesinin titremesine mâni olamamıştı. Yanılmamıştı, korku dolu onlarca bakışın kendisini izlediğini fark etmişti. Ellerinden gelse sert kayaları delip oradan kaçıp gidecek gibi korkmuşlardı. Köyün kadınları ve kurtarılan çocuklar vardı burada.  Sımsıkı bağrına bastıklarının yanında, yürüyebilenleri de çekiştirerek getirmişlerdi. Aralarında birkaç yaşlı erkek de dikkat çekiyordu.

Köyde gün akşama kavuşurken kara bulutlar tüm kasvetiyle üzerine inmişti. Yağan mermi ve bombalar sessizlik ve dinginliği darmadağın etmiş, ölümün soğuk nefesi ateşten mermilerle zayıf bedenleri delip geçiyordu. Canlı cansız ne varsa etrafa saçılıyordu. Arada zalimlerin sesi de duyuluyordu. “Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın” zalim dönemler değişse de zulüm aynıydı. Mazlumun adının ne önemi vardı ki. Bir başka zalim ses karanlığı yırtarcasına etrafa yayıldı: “Kadınları canlı istiyorum. Her deliğe bakın getirin onları karşıma”

Kadınlara aile fertlerinin gözü önünde türlü iğrençliklerle tecavüz ediliyor, karşı koyanlar acımasızca infaz ediliyordu. Bu topraklarda huzurun surları yıkıldığından bu yana, zulüm hiç eksik olmuyordu. Mağaradaki kasvetli hava, girişin önünde kara seslerle daha da artmış, sesler yaklaştıkça yaklaşıyordu. Cellât başı olmalıydı haykıran: “Buralarda bir yerlerde olmalılar. Her deliğe, her taşın altına bakın. Özellikle çobanı mutlaka bulun. Her şeye şahit oldu”.

Ölümün soğuk nefesinin iliklerine kadar hissedilmesi bu olmalıydı. İçeridekilerin titremeleri dahi kesildi. Korkarak nefes alıp veriyorlardı. Herkes bulunduğu yerde yok olurcasına büzülmüştü. Sessiz çığlıklarla hâllerini ‘Kimsesizler Kimsesi’ne arz ediyorlardı. Dua dua yalvarmaktan başka ellerinden bir şey gelmiyordu.

Elmas Gelin’in kucağındaki bebeğin ağlamaya başlaması, mağaradaki ölüm sessizliğini sona erdirdi. Mağaradaki herkes çocuğun sesini kesmek için hamle yapacak gibi gerildi. Çaresiz kalan anne, çocuğunu göğsüne daha da bastırdı. Eliyle de bebeğinin ağzını sımsıkı kapadı. Nefes almaya bile korkarak beklenen ölüm sessizliği tam da bu olmalıydı. Elmas Gelin’in evliliği, hamilelik günleri, bebeğini kucağına alışı film şeridi gibi zihninde dönüyordu. Eşi Hasan ne yapmıştı acaba? Sağ kalabilmiş miydi? Bir ömür gibi gelen bu ölüm sessizliğini dışarıdakilerin konuşmaları bozdu: “Dönelim artık. Sırılsıklam ıslandık. Her yer uçurum. Bu karanlıkta düşüp parçalanacağız.”

Elmas Gelin’in bağrında bir kuş korku içinde kanat çırpıyordu. Elini bebeğinin yüzünden çekti. Bebek hareketsizdi ne bir ses ne de nefes… Bu kadar nefessiz kalmaya “benim diyen” kimse dayanamazdı. Annenin, bebeğini sarsarak ağlaması, herkesin yüreğini dağladı. Göz pınarlarında kalan son gözyaşları yanaklardan süzülüyordu. Onun feryat figanı, dışa değil içe doğru yankılanıyordu.

Mağaranın karanlığında çakan bir şimşeğin ani aydınlığıyla, annenin kucağındaki bebek ağlamaya başladı. Az önce ağlayanlar gülüyordu şimdi. Dudaklardan şükür duaları dökülürken, annenin üzüntü ve sevinç gözyaşları birbirine karışıyordu. Çaresizlik ve ümitsizlik girdabının kıyısında titreyen bu insanlara bir demet sevinç takdim edilmiş gibiydi.

Elmas Gelin o geceden sonra kalan ömrünü kâh ağlayarak, kâh gülerek geçirdi. Yaşadığı ani duygu patlamalarına dayanamayıp, şuurunu yitirmişti. Onun yerli yersiz ağlaması da gülmesi de kimselere benzemiyordu.

Ruhi ERİŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir