BİR HARİTANIN ARDINDA…

Kapı pencere açtıran yaz sıcağında, öğleden sonra dinginliğinde ESKADER’deyiz. Salgın öncesi günlerde, avuç içi kadar bir odaya dünyaları sığdıran Şerif Aydemir’i dinliyoruz. Karacaoğlan’ın gönlü, Dedem Korkut’un bilgeliğiyle arayıp da bulamayacağınız insan hazinesinin yanında gölgeleniyoruz. Bilenler bilir, konuşmaktan pek hoşlanmaz derken, halimizi beyan ederken kendimizi buluyoruz. Sanatalemi sitesi için mülakatlar hazırlıyoruz o dönemler. Geleneğe, medeniyete dair ne derdimiz varsa muhatabına soruyoruz. Anlayacağınız, dertlerimize derman arıyoruz. Geçmişle kendimizi avutmuyor, bugün diyerek kendimizde arıyoruz. Aydemir konuyu Prof. Dr. Teoman Duralı’ya getiriyor. Editörümüz Cengizhan Orakçı da düşünmeden telefon numaralarını veriyor. Anlıyoruz ki, mülakatlar için yeni bir öneri geliyor. Hazırlanmaya, yeni okumalara başlıyoruz.

Teoman Duralı’yı telefonla arayıp görüşme isteğimizi dile getiriyoruz. Merhametli, “kızım” diyerek konuşmaya başlıyor, yoğunluğunu anlatıyor, konuyla ilgilendiğini söyleyip tekrar aramamızı istiyor. Önce salgın günleri ile hayat sekteye uğruyor, sonra vefat haberi geliyor. Köprünün altından çok sular akıyor… Duayen gazeteci-yazar Mehmet Nuri Yardım’ın düzenlediği Sultanahmet Sohbetleri ile yeniden toplanıyoruz. Yardım’ın bir öğrencisinin daveti ile kitap tanıtım toplantısından haberdar oluyoruz. Plazaların etrafından dolanıp gelsek de… Haber, kültür-sanat hâlâ Bâb-ı Âli’de hayat buluyor. Mayıs’ın ortalarında, yağmurlu bir bahar gününde soluğu AKM’de alıyoruz. Taksim bölmüyor, dostları bir araya getiriyor. Fuaye alanı TRT2 Kitaplığı’nın ilk yazarlarını, Alev Alatlı ve Teoman Duralı’yı ağırlıyor. Toplantıya gelenlerin gösterdiği vefa, kültüre hizmet edenlerin değerini anlatıyor. Alev Alatlı’nın İhmal Edilebilir Nasihatler ve Teoman Duralı’nın Felsefe Söyleşileri programlarındaki köklü sorumlulukla hazırlanan kitaplar, kültür belleğimizde yer edinmeyi bekliyor.

Romalılar’ın “Söz uçar, yazı kalır” deyimiyle Duralı’nın yazıya aktarılan sözlerini okuyoruz. Uçup kaçmıyoruz, Duralı’nın insan kadar sevdiği kelimelerin dünyasına bakıyoruz. “Bizim en büyük eksikliğimiz haritadır. Meraklı milletlerin ve kişilerin harita tutkusu vardır. 12-13 yaşından beri haritaya tutkunumdur. Kitap ve harita tutkum birlikte yürür.” diyerek önümüze fiziki haritayı seriyor. Gezileriyle tırmandığı dağlardan, içtiği akarsulardan yolu yordamı, yönümüzü yeniden belirliyor. Duralı bilgiye dayanıyor, kendini tabiata bırakıyor. Gezilerde, gün ağardığında kar yağarken uyanıyor, zirve yolunda kayboluyor, tabiatta kendini yeniden buluyor.  Duralı tabiat tutkusunu “Tanrı’nın mührü tabiat olur.” diyerek tanımlıyor. Davet ediyor, “Hayat bilmeler ile olur, bilmenin ortadan kalktığı noktada hayat durur. Hayat bilerek devam eder. Merak hayata davet eder. Merak olmadığı vakit, eğilmiyorsunuz, bakmıyorsunuz, genellikle ezbere yürüyorsunuz. Anlam hayatla birlikte yürür.” diyor. Duralı, “İnsan anlam varlığıdır” diyerek hayat felsefesini bizimle paylaşıyor.

Fiziki haritadan siyasî haritaya bir adımla varan Duralı, sosyo-ekonomik verilere de değiniyor. Yeryüzünün her türlü halinden tarihe, kültür ve felsefe diline uzanıyor. Hayat bulduğu gezilerde, dağlardan ve akarsulardan fazlasını irdeliyor. Bilgiyi bütün olarak görüp bütün olarak yorumlayabiliyor. Bilgiyi ele alırken somuttan soyuta bir dünya anlatıyor. Yapay zekânın yetişemeyeceği anlam dünyasının anahtarını elimize veriyor. Bilgi yığını değil, istatistikler değil; özüyle hayatı olduğu haliyle okuyabiliyor. Felsefe, duygularını zapturapt altına almayı öğrendiği alan oluyor. Sanılanın aksine duygulardan vazgeçmiyor, bilgeliğe duygular ile gidileceğine inanıyor. İnsanı toplumdan ve kültürden ayırmıyor, kültürel değerler ile ayakta durmanın yollarını buluyor.

TRT2 kanalının Youtube uygulamasında, Felsefe Söyleşileri programları hâlâ izlenebilir. Teoman Duralı, kayıtlı programlarda hayatında bulduğu değerlerle felsefe-bilim ve kendi hikâyesini dile getiriyor. Dinlemek kadar okumak, okumak kadar dinlemek; yapıp ettiklerimiz birbirini besliyor. Dinlerken atladığımız bir yeri, okurken yakalayabiliyoruz. Okurken anlamadığımız bir kavramı, dinlerken bir vurgu ile yerli yerinde konumlandırabiliyoruz. Duralı, kavramlara ve kelimelere insan kadar değer verirken, ümm/ümmet/anne/önder gibi kelime köklerine yaptığı göndermeler ile dil bilimine verdiği önemi hatırlatıyor. Kelimelerin yolculuğu ile od/otağı/ordu gibi kelimelerin hayatımızdaki yerini soruyor. Kimi zaman filmler konu oluyor. Kurtlarla Dans filminden börüye ve Orta Asya kültürüne geliyor. Bilim dallarıyla felsefeyi beslerken, kavramlar kadar hayatta, kendi deneyimlerinde bulduğu anlamı da dile getiriyor.

“İnsan kimdir?” sorusuna Duralı, “Bir varlığı insan kılan anlam vermek ve anlamı anlatmaktır. Anlamı kaybettiğimiz anda insan olmaktan çıkıyoruz.” diye yanıtlıyor. “Kültürün ağırlık kazandığı yer medeniyettir. Medeniyet devletten gelir. Dil aklın dışavurumudur. Akıl ile dil arasında bir bağlantı vardır. Dilin iyiden iyiye akil hale gelmesi yazıda kendini gösterir. Dil mantık olayıdır. Mantığı dilden türetiriz. Hem bilgi veriyorsunuz hem de verdiğiniz bilgiler üzerinde düşünmek zorundasınız. Konuşmada duygular devreye girer, akıl arkada kalır. Güneyde konuşma hızı artar, akıl arkada kalır. Güzel konuşma, denetleyerek söz etme hüneri yazıyla görülür. Yazıdaki alışkanlık, konuşmaya aktarılır. Dilin doğru, düzgün, güzel kullanımı ile belagat olur. Adetlerin görerek öğrenilmesi göreneklerdir. Biçimsel bir yanı yoktur, duygularla birliktedir.”

A’dan Z’ye kültürü bir nefesle anlatıyor. İnsan, anlam, dil, mantık, yazı, belagat, kültür, âdet, ortak paydaların bütünü olan medeniyet ile devlet kavramlarını birbirine bağlı olarak, adım adım irdeliyor. Kelimeler bir düşünce diziniyle önümüze gelirken, bir halden bir hale geçen insanın yüzyıllar boyu attığı adımları izlememize imkân veriyor. Tarihin dönüm noktalarını ateşi bulmak, yazıyı bulmak, felsefe-bilim, sanayi devrimi diye sıralayan Duralı, dil ve kültür bağlamında, Sümerler üzerinden levha ile yazıyı, kurum olarak okulu, eğitimden öğretime gidilen yolu bizimle yeniden yürüyor. “Diliniz zayıfsa, felsefe bilime intikal edemezsiniz. Dil edebiyattaki öğelerden, edebiyatın kudretinden ileri gelmektedir.” diyerek dil ile edepten edebiyata geliyor.

Kuran, “O kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir” (Alak Suresi, 4-5) diyor. Kuran’ın bütün tebliğlerin toplamı olduğunu vurguluyor. Duralı, dil ile dinler tarihi bağlamında, Tevrat’tan İncil’e, İncil’den Kuran’a bir kelime veriyor. Anla/kavra/idrak et/ itaat et telkiniyle Hz. Âdem’in “utanıyorum” sözünden, insanlığımızı tamamlayan edebe geliyor. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” duasına dayanıyor. Varlığın âlemlerin tümü olduğunu, AleMe/İlim/Âlim kelimelerinin kökeniyle maddî manevî bütünlüğü vurguluyor. Ok’tan oku-mak derken, oku-mak fiilinde kalmayıp anlam bulmaya doğru yürüyor. Algının, duygu ve duyumun üstünde idrak alanına varıyor. “Akıl ile duyguları zapturapt etmek gerekiyor, hayat o zaman hayat oluyor.” diyor. Öğrenim, sorgulamak, neden diyebilmek; yöntemden insanlığa, aklın dünyaya olan bağlamını aktarıyor.

Doğu medeniyetlerinin Teoman Duralı’nın gezilerinde ayrı bir yeri var. Kadim doğu bilgeliğine değer veriyor ve hatta derslerinde yer veriyor. İran, Çin, Hint kültürü… “Önce eğilin, sonra selam verin ve paldır küldür geçmeyin önünden!” diyerek tatlı tatlı uyarıyor. Batı derken, Yunan kültürüne söz geliyor. O dönemdeki düşünürlerin demokrat olalım gibi bir fikri olmadığını, tabii olarak oraya vardıklarını belirtiyor. “Eflâtun el ilahî” diyor, Platon’dan Filâtun’a, Filâtun’dan Eflâtun’a; Yunanca’dan Arapça’ya, Arapça’dan Türkçe’ye telaffuz ile yeniden kimliğin, kelimenin kazanımını dile getiriyor. İnsan sevdiğinin ya huyundan ya suyundan alıyor, eninde sonunda sevdiğine benziyor. Duralı da Diyabakır-Mardin yolunda Filatun çeşmesine uğradığını anlatıyor. Ne diyelim? Niyet hayır, âkıbet hayır… Duralı, Eflâtun’un arabacı kuramını irdeliyor. Aklı araba sürücüsüne benzetiyor, atları da duygulara. Dizginler arabacının elinde, dizginleri elinizden kaçırdınız mı atlar dağılıyor. Aklın kudretine giren insan dizginleri tutabiliyor. Duralı, okumaktan (legein) akla (logos) ve düzene (kozmos) gelerek, tahlilî dil çözümlemesiyle aynı zamanda bilgilerimizin kaynağından birlik ve bütünlüğe; anlama doğru götürüyor.

Tekrarlar… Evet, aynı konuları farklı yönleriyle yeniden ele alan Duralı, bizi tekrarlar ile barıştırıyor. Tekrarlar bizde yeni bağlar kurmaya devam ediyor. İki bölüm halinde yayımlanan Felsefe Söyleşileri üst üste konulduğunda bir tuğla kadar duruyor. Duralı okudukları, yazdıkları, gezdikleri, gördükleri, anlattıklarıyla medeniyetimize bir tuğla daha ekliyor. Kelimeleri ile dile değer katan, güzel dili ile aklın vadilerinden zirvelerine yolları anlatan, devlete bağlı olan vatandaşlık bilinci ile en zor günlerinde kamu yayıncılığı yapan, Akademia’ya davet eden, sanat diliyle düşünen, teori ve pratikte bizimle yürüyen Teoman Duralı’yı, Felsefe Söyleşileri’ni dinlerken ve okurken anlamaya gayret ediyoruz. Sevdiği filozoflar gibi doğup büyüdüğü atalarının topraklarına, yurduna bağlı olan Duralı, düşünmeyi adım adım gitmeye benzetiyor. Aristoteles’i tek kelimeyle “mutedil” olarak tanımlayan Duralı, sınırları zorlayan beşerliğimizi orta yola, insanlığa davet ediyor. “Eflâtun’u seviyorum ama hakikati daha fazla seviyorum” diyen Aristoteles’i hatırlatarak; ömür boyu bir haritanın ardında aklederek yürümeyi, yolları, hakikati deneyimleriyle gönülden aktarıyor. “Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.” deyimiyle Duralı’nın vefatının toplumda bıraktığı etkiyi görüyoruz. Prof. Dr. Teoman Duralı’yı rahmetle anıyoruz.

Müge Aydın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir