Bizim nesillerde öğretmen okulu çıkışlılar hariç bir enstrüman çalan çok azdır. Eğer ailede ve çevrede böyle bir merak yoksa zaten bu pek de mümkün değildi. Evet, okulda müzik derslerimiz vardı, gelenekten gelen halk müziği örnekleri düğünlerde özel günlerde çalınır söylenirdi, ilahi, Tekbir gibi dini mûsikî sayılabilecek örneklere de biraz vakıf idik ama bunların hiçbirisi müzik kültürü için yeterli değildi. Böyle bir eksikliği daima hissetmişimdir. Bu yüzden olsa gerek çocukların bir enstrüman çalabilmesi ve belli ölçüde bir müzik kültürüne sahip olabilmeleri için imkân aramışımdır. 2006 yılında, liseye devam eden oğlum Ahmet Oğuz ile ortaokuldaki Hilal’in önüne böyle bir imkân çıktı. Hem de ne imkân… Yazarlar Birliği’ne gidip gelirken ve yine bu konularda sohbet ederken bir arkadaş yahu dedi Fırat Hoca bu işin üstadıdır ona bir rica etseniz dedi. Fırat Hoca’yı zaten Türk edebiyatı dergisinden ve eserlerinden biliyor, Yazarlar Birliği’nde bazı faaliyetlerde bir arada oluyorduk. Bir gün konuyu kendisine açtım. Zaten rahmetli Mustafa Miyasoğlu abinin çocuklarına da ders veriyormuş, onlar da katılsın dedi. Ve böylece başladılar. Hilal keman çalmak istiyordu o kemana Ahmet Oğuz da uda başladı. Bir müddet sonra bu dersleri Zeybek yapımın Fındıklı’daki bürosuna taşıdık. Sağolsun bizi kırmadı ve o yaşına rağmen her hafta sonu Cihangir’e çıkan Akyol Sokak yokuşunu tırmanarak büroya geldi ve derslere devam etti. Haftada bir gün olarak uzun süre devam eden dersler esnasında biz de fırsat buldukça Fırat Hoca’yla sohbetler ettik ve bu sohbetleri de o zamanki amatör imkanlarla dv olarak videoya kaydettik. Bu sohbetler ilerledikçe bir kültür ansiklopedisinin sayfalarında geziniyor gibi Dede Korkut’tan Hicrâni Baba’ya, Itri’den Bach’a, Kopuz’dan Viyolonsel’e, Bayburt’tan Viyana’ya, Şehriyar’dan Yahya Kemal’e gittik geldik. Bu arada Ahmet Oğuz ud da biraz ilerleme kaydetti. Hatta üniversite döneminde de çalışmaya devam etti. Hilal ise maalesef belli bir seviyeden sonra çalışmayı bıraktı. O kendisini daha çok resim sanatına verdi. Kısacası Fırat Kızıltuğ hocadan çocuklar da biz de çok istifade ettik. Aşağıda o günlerde yapılmış sohbetlerden bir demet bulacaksınız.
Aileniz Bayburt’a geliyor. Bayburt halk kültürünün güçlü olduğu bir bölge…
Kızıltuğ: Bayburt bir kere deyimler, tekerlemeler, türküler, şiirler memleketidir. Her genç kız mesela 17- 18 yaşında evlenmiştir. Kocası askere gitmiştir. Biz okuma yazma bildiğimizden, çağırırlar bize mektup yazdırırlardı. Mektubun yarısından çoğu inanılmaz güzellikte manilerle süslenirdi. Tabi küçüktüm aklımda tutamadım ama şimdi düşünüyorum, inanılmaz manilerdi. Şimdi bir o manileri yazdıranları düşünüyorum bir de kültürlü geçinenleri… Üç satır şiir bilmiyor. Onlarsa bir iki değil binlerce bilirlerdi. Ne inanılmaz hikâyeler anlatılıyordu. Masallar anlatılıyordu. Ben o masalların içinde büyüdüm, türküler dinledim. Ben o türkülerle büyüdüm. Hatta sonradan o çocukluğumda duyduğum bazı türküleri gece yatağımdan fırlayıp notaya aldığım olmuştur. Daha sonra çoğunu hatırladım. Eksik, kopuk ama hatırladım. Onun dışında anneannemin köyü vardı. Anemin babasının da köyü vardı. Bu her iki köyde de büyükannemiz vardı. Yazları bu köylere giderdik, kışın şehirde kalırdık. Bu sebeple hem köy hem şehir hayatını biliyorum. Ben hem köy hem şehir çocuklarıyla yaşadım.
Şehirde de hiç unutmadığım bir hadise var onu nakletmek isterim. Bir gün Bayburt’ta belediye zabıta memurlarından bir tanesi, bizim mahallemizde oturan Sadık amca geldi. Sadık amca cebinden bir beyaz kitap çıkardı. Babama, “Ahmet Efendi, istediğin kitabı getirdim.” dedi ve kitabı verdi. Babam heyecanla bu kitabı aldı. Hem okudu hem de defterlere kopya etti. Hatta zaman zaman bize de okurdu. Tabiri caizse babam kitabın adeta mecnunu, delisi oldu. Aradan yıllar geçtikten sonra, 50 yaşıma doğru, babamın bu defterlerini okumak için eski yazımızı öğrendim. En çok da merak ettiğim de onun günlerce kopya ettiği kitap idi. Meğerse bu kitap “Amak-ı Hayal” diye bildiğimiz kitapmış. Daha sonra bu kitap hem Kültür Bakanlığı hem de Tercüman Yayınları’ndan çıktı. Burada benim dikkatimi çeken şey 1940’lı yıllarda Bayburt’ta bir zabıta memurunun Amak-ı Hayal okuması. Şimdi şöyle bir soru sormak isterim. Bırakın okumayı şimdi kaç belediye başkanı böyle bir kitabın adını biliyor. Sadık amca bir belediye zabıta memuru idi ve babama böyle bir kitabı getirmişti. O Sadık amcamız daha sonra Abdülhak Hamit’in kitaplarını da getirdi. Meğer onları da okurmuş. Şimdi bir belediye zabıta memurunun Abdülhak Hamit okuduğunu düşünün! Ki şimdi öğretim üyelerinin okuduğu dahi şüphelidir. Ben çarpıcı bir anekdot olduğu için bunu aktarmak istedim.
Kısaca çevremiz böyleydi. Okuyan, şiir zevki olan. Konu şiire gelmişken beni etkileyen bir hadiseyi daha aktarayım. Hicrânî Baba diye bildiğimiz, Bayburtlu Hicrânî Taştan babamın çok yakın, samimi dostuydu. Bayburt’a geldiği zaman mutlaka bizim evde kalırdı. Çünkü babamın o sıralarda Türk mûsikîsine karşı bir merakı başladı. Bu sırada babam ahenk isimli bir çalgı aleti aldı. Bu çalgının gövdesi tanbur, tahtadan sapı ise cünbüş sapıydı. O da ahşap. Göğsünün yarısı deri, yarısı ahşap. Böyle enteresan bir çalgı. Babam onu kurcaladı. Başladı çalmaya Türk mûsikîsi parçalarından. Bana asıl tesir eden o.
Hicrânî Baba şiirlerini okurken babam da ona eşlik ederdi. Annem semaveri doldurur getirir hem çay içerler hem coşarlardı. Ben onların böyle çok coşkunluk hallerini biliyorum. Kendinden geçercesine adeta. İrticalen şiir okuyor. 1937 ile 1941’li yıllar arasında babam Hicrânî’nin şiirlerini toplamış. Yayınlanan şiirlere baktım, Hicrânî’nin o şiirlerindeki güç yok, daha sonra toplananlarda.
Hicrânî nasıl bir şâirdi?
Kızıltuğ: Tabiî Şâir Zihni kadar değil. Şâir Zihni’nin kalemi de var. Sultan Mecid’in cülûsiyesini yazdığı için Hace ünvanı almışlığı da var. Böyle büyük bir şâir. Bunların asıl en büyükleri Celali ama entellektüel camiamız nedense Celali’yi ümmi bir şâir saymış. Hâlbuki sadece Nedim’e 2 tane nazire yazmış. Meğerse gazeller yazabilecek güçte, medrese tahsili görmüş Erzincan’da. Nedense kendisi öyle bilinmez. Köye kapamış. Şâir adam sorulmaz ki niye kapandı.
Celalî’nin şâirliği nasıldır?
Bilmiyorum onun mersiyesini gördünüz mü? Çok hazindir. Karısı vefat ediyor:
De ki kadir Mevlam bize ilişme
Dünyada sızıyan çıbanı deşme
Celali Baba’dan sorma söyleşme
Bu dertli çobandan bir selam götür.
Çok hazindir…. Devam edelim:
Yetim gömleğini diken iğneyi
Her gün yal verdiğin topal ineği
Ayran topladığın şu ak küleği
Mahşer yığnağına sakla sar götür.
Pertev Naili Boratav çalışmasına almış bu şiiri. Sonra bu mersiyeden Abdülbaki Gölpınarlı da bahsediyor. Bu mersiyedeki birçok kelimeyi hem Boratav hem Gölpınarlı anlayamamış. Çünkü Bayburtlu değiller.
Mahalli kelimeler tabirler mi var?
Tabii. Şimdi okuyacağım dörtlüğe bakın;
Yurt yuva kıldığın tenli mereği
Düzüp kotardığın tepir eleği
Şu kavdan yaptığın tecir tereği
Divan-ı Bari’ye yadigâr götür.
Mesela burada “tepir” diyor. Tahtadan tabla demektir. İçi çukur olur. Karadenizliler yapar. Bir başkası terek. Terek, Türkistan’da ağaç (Kavak) demektir. Kök terek yani mavi çam. Halbuki Bayburt’ta raf kelimesi karşılığı olarak kullanılır. Böyle kelimeler var. Onları çok iyi açıklamak gerekiyor. Ama mersiyelerimizin, ağıtlarımızın en büyüklerinden biridir. Nasıl ki Zihni o koşmasıyla; Vardım ki yurdumdan ayağı göçürmüş, diyor o mertebeye erişmiştir. Celali de o mersiyeyle. Hicrânî’nin de var böyle. Hicrânî de büyük bir şâir. Zihni tahsille oraya gelmiş. Öbürü tanrı vergisi. O ikisi o kadar fark ediyor ki. Şimdi babamın tesbit ettiği şiirler daha güzel. Hicrânî’nin gençlik zamanı. Daha sonra Sabri Özcan San gidip Bayburt’ta Hicrânî’nin şiirlerini toplamış. Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından onu yayınladı. Tabii irticalen şiir söyleyen biri olduğu için sonradan bazı şiirlerini değiştirmiş. Ama o şiirlerin irticalen söylenmişlerinin kayıtları bizde. Hicrânî’nin en çok beni etkileyen şiirlerinden birisi ‘Sazım’ şiiri, o şiir çok dikkatimi çeker.
Sazımın telinin yayı
Var mı dünyada payı
Birisi yedi deryayı
Geçer bir yana bir yana
Benim sazımın ahından
Telleri hub dergahından
Biri hicrân kadehinden
İçer bir yana bir yana.
Saz için bir şiir söylenmemiş bana göre. Hani meşhur bir şiir var. Aşık Ömer mi Kaygusuz Abdal mı, şeytan bunun neresinde demiş. Sazını bu kadar güzel anlatan bir şâir Hicrânî…
Sazımın telleri çelik
Onun bağrı benden delik
Biri zülüf bir örgü
Geçer bir yana bir yana.
Ne kadar güzel. Sonra bana yazdığı bir şiir var. Son kıtası çok enteresan.
Hicrânî’yim verdim methin
Mevla göstersin himmetin
Bülbülü sekiz cennetin
İsmi Fırat’a bir bakın.
Diye uzun bir manzumedir. Rahmetlinin böyle şiirleri var.
Babamla okurlardı dediniz, nasıl okurlardı. İrticalen mi, makamla mı?
Kızıltuğ: Zaten o sıralarda ben altı yedi yaşlarındayım. 12-13 yaşlarında Bay-burt’tan ayrıldık. O zamanlar teyp filan yok ki kaydedilsin. Kulağına elini atar başlar söylemeye… Daha sonra 1963’te İstanbul’dayken Rahmetli bize geldi. Misafirimiz oldu. Sohbet ettik. Daha sonra da vefat etti. Biz ona kısaca baba derdik. Baba dendi mi Hicrânî aklımıza gelirdi. Baba geldi, baba gitti, baba şöyle yaptı.
Bir tarikata filan mensubiyeti var mıydı? Alevi Bektaşi geleneğine mi mensuptu?
Kızıltuğ: Bu tartışmalı bir konu hatta bir ara bu tartışma konusu oldu. Hicrânî Bektaşi idi. Hicrânî Nakşi’ydi. Bizim oralarda Gümüşhane, Bayburt, Tercan, Erzincan çevrelerinde Alevi değillerdir ama Ehl-i Beyt’e bağlıdırlar. Anneannem ikaz ederdi, su içtiğim zaman, ‘oh deme! Hazreti Hüseyin Efendimiz susuzluktan öldüler’ diye. Büyük saygıları var. Sünniler ama Hazreti Ali’ye de büyük saygıları var. Onlar bir çeşit sentezini yapmışlar. Zaten bizim bölge öyle bir yerdir ki iki Karadeniz dağ silsilesinin tam ortasında yer alır. Arkamızda Kop, önümüzde Karadeniz’in o meşhur dağları vardır. Orası verimli bir bölge.. Türkmen atları Malazgirt’ten çok önce girip çıkmaya başlamış.
Dede Korkut mekânı yani
Kızıltuğ: Evet… Beyrek’in mezarı kalenin karşındaki dağdadır. Hatta bir mezar daha buldular, onun da Dede Korkut’a ait olduğu iddia ediliyor, ama Özbekler’e sorarsanız Sır-Derya’nın yanında. Herkes bir yer söylüyor. Köroğlu gibi.
Anonim yani…
Kızıltuğ: Dede Korkut nihayetinde hepimizin.
1940-50’li yıllar nasıldı?
Kızıltuğ: Çok hazin yıllar 2. Dünya Savaşı yılları… Biz girmediğimiz bir savaşın bütün sıkıntılarını çektik. Askerlik bittikten sonra nüfus cüzdanımı almadılar, bendedir. Onda ekmek karnesi damgaları vardır. İşte şu kadar gram ekmek verilmiştir diye. O zaman biz Yunanistan’dakiler fare yiyor diye yiyecek gönderiyorduk. Hatta “Kurtuluş” adlı gemimiz batmıştı, onlara yardım edelim derken. Sonra devletin ofis memurlarının, harmanda mahsulü bölüp aldıklarını, aldıkları bu mahsulü bitlendirdiklerini, atıldığını iyi biliyorum. Muhafaza edecek teşkilat yok. Yere gömülüyor o da bozuluyordu. Daha ilginç şeyler oldu. Bir ekmek için fırıncıların hançerlendiğini biliyorum. Komşulara muhtaç olanlara dağıtıyorduk. Babam resmi görevli olduğu için Halkevi başkanı memurlara her aybaşında şu kadar Amerikan bezi, patiska filan, galiba biraz da şeker verirlerdi. Annem verilen bu bir iki kilo kesme şekerden üçer dörder tane çay tabaklarına koyar komşulara hediye ederdi. O kadar kıtlık. Üzümle filan çay içerdik. Gazyağı filan yok. Zeytinyağını bir bardağa koyup üzerine kartondan bir fitil yapıp onda çok ders çalıştığımı hatırlıyorum, 1940- 41 yıllarında. Ayrıca bütün camlarımız kapalı idi, koyu kâğıtlarla… Çıkıp nöbetçi kontrol ediyor, Işık sızan evlere ceza veriliyor. Daha komiği herkes evinin ortasına bir çukur kazmıştı. İçine bir insan girebilecek üstü de örtülmüş küçücük. Eğer bombalanırsa adeta tek kişilik bir mezar gibi bir sığınak vardı. Böyle bir sığınak uygulaması yapıldı, Doğu Anadolu’da. Çünkü 7. Mevki müstahkemdi. Bayburt öyle ki sokaktaki her on kişinin yedi sekizi asker. Erzurum Kars hattı yakın… Ayrıca Bayburt’taki meşhur 7. Alay -meşhurluğu şuradan gelir- Dersim harekâtına katılmıştır. Birçok tanıdığımız subay şehit olmuştu.
Evet, bu bölgenin önemli olduğunu daha sonraki yıllarda, Stalin’in talepleriyle daha iyi öğrendik değil mi?
Kızıltuğ: Tabii tabii… Biz tetikteydik, İnönü’nün o meşhur “biz vuruşuruz” sözü vardır. Atatürk’ün “çizmeyi ayağımıza giyeriz” sözü gibidir. Cesaretin varsa gel demiştir. Çok büyük bir çıkıştır o. Rahmetli cumhurbaşkanımız, başbakanımızdır. Ben onun muhalifiyim. Ama ne olursa olsun, ona nasip olmuş devletimizi yönetmiştir. Paşamızdır. Sonra mesela, unutamadıklarımdan birisi, arkadaşlarım okuldan yalınayak geliyor. Buzlara bile yalınayak basarak geliyor. Düşünün bir -15’ler konuşuyor sokakta- Bir gün hava güzeldi, o kadar imrendim ki bu yalınayak gezenlere, ayakkabılarımı koltuğumun altına alarak dağdan dolaştım. Acaba ayakkabısız nasıl dolaşılıyor diye öğrenmek için. Eve gittim. Fakat ayağımın arkası su toplamış, orada -Bayburt’ta- yer kıtlamış derler yani yer ısırdı. Açtım yatağı girdim. Fakat annem açtı gördü. Büyük sopa yedim. Nasıl böyle dolaşıyorsun diye. Daha sonra o dönemde 1950’lere yaklaştığımızda, kara lastik modası çıktı. Kamyon lastiğine benzer. O şekilde kalıptan, gayri sıhhi bir pabuç çıktı. Milletin giyecek başka şeyi yok ki. Hayvan yok ki millet derisinden çarık yapıp giysin. Hayvan varlığı gitti. Sonra bir çiçek salgını. Her mahallenin yarısı gitmiştir. Müthiş bir uyuz salgını. Bütün Türkiye uyuz. Tifüs salgını gelirdi, Bayburt’un 4’te 1’i giderdi. Sıtma. Her yerde sıtma mücadele doktorları ve dispanserleri vardı. Sıhhiye memurları. Biz Tokat’a 1948’de geldiğimizde yıllarca sıtmayla mücadele için Yeşilırmak’ın petrolle dezenfekte edildiğini gördüm. Larvalar ölsün diye. Anadolu’muz böyleydi. Yoksa şimdiki gibi, gardırobunu açacağım, işte bu giyilmez, yeni model olacak diye bir şey yoktu. Şimdi, yıllık yeni bir ayakkabı olsa bile yenisi alınabiliyor. Sabah ayakkabısı, akşam ayakkabısı, spor ayakkabısı, yazlık kışlık ve böyle şey yoktu. Biz Hüsnü amcamıza gider, ölçü verir, bir ay sonra ayakkabımızı alırdık. O da ayağımızı vururdu. O sırada ayak büyümüş.
Sazlarla ilişkiniz nasıl başladı?
Kızıltuğ: Benim, nedense 1950’de kaybettiğimiz bir rahmetli amcam, Fevzi amcam, dava Vekili, Görele’de kalan bir yakınımız vardı. İyi bir müzisyendi. Harbiye nezareti bandosunda çalışmış. Orduda görev yapmış. Ama sonra Görele’ye saplanıp kalmış. O, zaman zaman bize gelirdi, babamla beraber iki kardeş otururlardı. Flüt, klarnet filan, Weber Bach, Mendelson çalarlardı.
Demek ki ilk müzik tecrübeniz baba ve amcadan edindikleriniz?
Kızıltuğ: Evet, işte o yıllarda babam eve “ahengi” getirdi. Onunla da kalmadı. İstanbul’dan notalar getirtti. Bazı önemli şarkıları babam çalıp söylerdi. Bana da öğretmeye başladı. Düşünün ki 6-7 yaşlarındayken Bimen Şen’in Sultani yegah şarkısı “Al sazını sen sevdiceğim şen hevesinle…” Babam çalar ben de söylerdim. Hafız Burhan’ın söylediği meşhur bir şarkı vardır. Zor da bir şarkıdır. Ağır aksak hüzzam bir şarkıdır, ben onu söylerdim.
Burada bir şey dikkatimi çekti. Babanız iş olarak bando mızıka takımında. Batı müziği çalıyor. Ama evde Türk müziği çalıyor, söylüyor.
Kızıltuğ: Ara sıra babama flüt çaldırırdım. Onun da aramızda şöyle bir oyunu vardı. Baba talim edelim mi? Edelim tamam. Alırdı eline flütünü. Onuncu yıl marşıyla, İzmir marşıyla rap rap odanın içinde talim ederdim. Askerliğe çok düşkündüm. Ayrıca babamın çaldığı bütün marşları da ağzımla söyleyebiliyordum. Meğerse rahmetli bana ritmi ile hareketlerin eğitimini veriyormuş. Fakat amcamı biz 1952’de kaybettik. Amcam babama demiş ki, ‘bu hastalığı çoluğa çocuğa aşılama!’. Babam da o abisine çok düşkündü. Müzikle meşgul olmamızdan hoşlanmıyordu rahmetli. Babam evden çıkar çıkmaz bir sandalyenin üzerine çıkıp aheng dediğimiz o sazı bulunduğu yerde -çünkü indiremiyordum onu- dın dın oynuyordum. Belki duymuşsunuzdur, bazı çocuklar yapar, borazancı gibi çalar yürürdüm. Müziğe çok düşkündüm. Sonra ben babamla birlikte büyüdüm ben. Ta en küçük yaştan beri babam beni evde yalnız bırakmaz. Tutar elimden gideriz fotoğrafhaneye. Ordayken de Cumhuriyet Caddesi’ne yeni elektrik döşemişlerdi, Bayburt’ta. Yani saysanız yirmi tane direk yok. Bir tane jeneratör çalışıyor. İşte onun aydınlatması. Elektrik öyle geldi. Halkevine elektrik veriliyordu. Orada da bir sinema vardı. O sinemanın da büyük bir hoparlörü; direğe asmışlar, pikap çalıyor. Çalınan her şarkı türküyü ezberliyordum. Ne çalarsa onu ezberime alıyordum.
Neler çalıyordu, hatırladığınız bir şey var mı?
Kızıltuğ: Mesela… Hacer Buluş’u öyle hatırlıyorum. Liliyar, liliyar diye bir şarkı söylerdi. Mesela Perihan Hanım’ın; ‘yüreğimde bu acı, yok mu bunun ilacı, giymek nasip olmadı, bize evlilik tacı’. Hicaz şarkı. Bunu hoparlörden duydum ve hemen ezberlemiştim.
Kaç yılları?
Kızıltuğ: Elektriğin gelmesi 1939-1940’lı yıllar ama benim bu şarkıları filan idrak etmem, ilkokula başlamamla birlikte,1941-42 gibi. O yaşlarda daha şuurluydum. Radyo yayınlarını dinlemeye başladım. Mesela bir berber dükkânının önünden geçiyorum, radyo çalıyor, dururdum. Şarkıyı; güftesi, sözleri, ara nağmesi, bestesi ile tamamını ezberler öyle giderdim. Bir defa dinlemek bana kâfi gelirdi. Sanırım gözlerimin az görmesi yüzünden kulağım anormale varan bir hassasiyetteydi. O kadar enteresan sesleri duyardım ki, sokakta bir kâğıt hışırtısı… Kalkar o kâğıdı kaldırır öyle uyurdum. Yoksa uyumam mümkün değildi. O kadar seslere karşı hassastım. Sonra ben o sazı indirmeye başladım. Babam gelir sazı eline alır bakardı ki akordu bozuk. Allah Allah derdi, niye durup dururken akordu bozuldu? Hâlbuki o sazı ben kurcalardım. Ahenk dediğimiz bu uda benzer saz kucağıma sığmıyordu. Nerde öğrendim biliyor musunuz? Sapında. Ancak sapta çalabiliyordum. Yoksa kucağıma alamıyorum. O kadar küçüğüm. Böyle bir iki sene geçtikten sonra biz Tokat’ın Turhal kazasına gittik. Orada iken 12-13 yaşlarına filan geldiğimde annem babama sen demiş bunun hiç ud çaldığını dinledin mi? Yoo demiş babam, şaşırmış. Nasıl olur? Ud mu çalıyor? Babam bir gün geldiğinde, ben radyodaki fasılı dinlemiştim. Fazlı Kopuz idaresinde fasıl heyeti. Sazımı akort etmişim, başlamışım peşrevle beraber, onlarla birlikte fasıldaki bütün şarkıları okumuşum. Saz semaisi ve longayı da çalıp tamamlamışım, sazı bırakmışım. O zaman içeri girdi. Çok hüzünlendim, bu kadarını tahmin etmemiştim dedi. Tamam sazı kurcalarsın bir şeyler yapabilirsin ama sen adamlarla çalıyorsun, olacak iş değil, 12-13 yaşındaki çocuktan beklenmeyen bir şey diye. Bana bir söz vereceksin dedi. Nedir? dedim. Batı müziği çalışmak şartıyla izin veririm, dedi. Olur, dedim hay hay. Rahmetli atladı gitti geldi, İstanbul’dan bana bir siyah keman, bir sehpa, Seybold metodları getirdi. Ben kemanla Türk müziği çalamam. Çünkü Batı müziği eğitimi gördüm o sazla. Babamın arzusu da yerine geldi benim de…
Türk müziğinin Batı müziğine etkisi var mı?
Kızıltuğ: Tabii 17-18. yüzyılda Fransa’ya tam takım bir mehter takımı hediye ediyoruz. Bir elçimize çalıyorlar. Böyle mehter mi çalınır diye alay ediyor. Bunun üzerine Lehistan krallığı, Rusya çarlığı, İngiliz krallığı Türkiye’den tam takım mehter takımı istiyor. Fransa’ya hediye ediyorsunuz da bize neden hediye etmiyorsunuz diye. Prusya’ya gönderiliyor. Orada 17. yy’da Türk marşı yazmayan bestekârlara beceriksiz gözüyle bakıyorlar orada. En büyük anane mûsikîşinasların arasında. Yalnız 17 yy’da Türklerle ilgili 400 tane opera yazılmış. Türk marşları, senfoniler. Daha çarpıcı bir şeyler söyleyeyim, son zamanlardaki bir makalemde isim isim bunu madde madde eser adı zikredilerek, meşhur Mozart’ın Türk marşını, 6 tane peşrevimizden alınan melodilerle, onların etkisiyle, tesir altında kaldı demiyorum Mozart gibi dehaya, aşırı derecede sevdiği için onları alıp kullanmış (at nahılı peşrevi, elçi peşrevi) vs. onların parçalarını alıyor, kompoze ediyor ve kullanıyor. Hatta bir Japon uzmanı diyor ki, Mozart bu eseri piyano için değil, klavsen için yazdı. Çünkü diyor klavsende (çembalo) şuraya bastığınız zaman zil sesleri duyulur. Mehter takımındaki gibi. Batı kaynaklarından biz onu aldık. Sanmayın ki bizim kaynaklarımızda var. Batı kaynaklarından alıyoruz. İyi ki yazmışlar. Seyahatnamelerde neler var. Türk mûsikîsi hakkında.
Türk sazlarının geçmişleri hakkında ne diyeceksiniz?
Kızıltuğ: Size şöyle basit bir bilgi vereyim. Tar, tel demektir. Farsça menşeli bir kelimedir. Ama bütün sözlüklere girmiş. Du-tar iki tel demektir. Türkistan’da ve Özbekistan’da kullanılan bir saz. Si Hintçede üç demektir. Si-tar Hindistan’da kullanılan, Ravi Shankar’ın da çaldığı bir saz. 3 tel gitar Endülüs yoluyla İspanya’ya gidiyor. Aslında giden ud ve 6 tele çıkıyo, adı Gi-tar oluyor. Tar, Dü-tar,Si-tar ve Gi-tar… Dahası Batı’da çalgı yapımcılığının meslek adı Lutiye. Bu kelimenin aslı Lut. Almanca’da laute. Fransızca’da ve İtalyanca’da Lutiye çalgı yapımcısı. Lut bizim udun benzeri. Lut nerden geliyor. İndik Cebel-i Tarık’tan aşağıya. Endülüs iki tanedir. Ben gittim gördüm Cezayir’de Endülüsiye’yi. Orda Frenk dilinde lut olan çalgı burada ud. Hatta oradan, Irak’tan başlayıp Afrika’yı geçene kadar El-Ud.. Daha sonra lauta çıkmıştır buradan. İşte Ud-Lut-Lutiye Batı dillerine girmiştir. Çıkış yeri Asya. Çünkü bütün bunlar Kopuz’un versiyonları. Dünyanın bütün yaylı çalgıları, telli çalgılarının atası kopuz. Şimdi biz çalgıyı yapacağız, makamımız olmayacak. Gidip Bizans’tan alacağız… Anlamadım yani… Gelsin bir Bizanslı. Söyle kardeşim eski bir şarkını. Yok. Mısır gelsin söylesin yok. Yunan yok. Yunan şarkısı diye bizim şarkıyı söylüyor. Bizim makamlarımızın bozulmuş halleridir onlar… Yunan, Bulgar, Romen, Arnavutluk, Sırbistan’da uygulanan mûsikî şudur: eğer biz, makamlarımızı Batı sazlarıyla, Batı normlarıyla çalarsak işte böyle bozulur. Bozulmuş şeklidir. Böyle bozulmuştur. İşte budur oralardaki mûsikî. Yahut Arap mûsikîsi. Hem Batı orkestralarına falan özendiler bunlar. Dümbeleği falan soktular. Bitti. Arap müziği diye bir şey yok. İran da bitti. Yalnız bitmeyen bir tek dünya var. O da Anadolu’daki Türk müziği. Çünkü konsantre buradakiler. Biz buraya gelmişiz ama – ben samimi olarak şunu da söyleyeyim ki- ben millet, milliyet delisiyim. Türkün hası buraya gelmiş.
Bahaeddin Ögel’in de böyle bir görüşü var. Türk kültürünün hülasası Anadolu’dadır diye.
Kızıltuğ: Her şey için öyle. Doğru. Edebiyat için de, diğerleri için de doğru. Mesela Evliya Çelebi seyahatnamesinde diyor ki, Bandırma’ya gidiyorduk. Gemide hanendeler var imiş. Bir Hüseyin Baykara meclisi kurdular. O kadar coşkun bir şekilde seyahatimizin nasıl geçtiğini bilmiyoruz diyor. Hüseyin Baykara meclisi ne demek Hüseyin Baykara’nın huzurunda… Bir tane Hüseyin Baykara var. Çok müthiş bir hanende. Bir Hüseyin daha var. O da udi: çalgı çalıyor. Molla Cami, Ali Şir Nevâî. Bunlar Hüseyin Baykara etrafında. Zaten kendisi şâir bestekâr veya mûsikîşinas. Oturur önce sohbet ederlermiş. Karşılıklı şiirler söylenirmiş. Arkasından gazeller. O zamanlar bir şâirin şiirini gazel tarzında, tıpkı bir sazın taksim yapması gibi irticalen okumak gibi bir anane var. Ama Safiyüddin, bilhassa Meragalı Abdülkadir’den sonra usule göre okunmaya başlanıyor, disiplin altına giriyor. Ve yalnız burada bir şey daha var. İrticali söylemenin bir tehlikesi var. Aynı eser bir daha öyle seslenmez. Usule aldınız mı hayat boyu da unutamazsınız o eseri. Yani ritmin içine giriyor. İşte Meragalı’nın işi bu ve hala Meragalı dünyada aşılamamıştır. Mesela Itrî, Dede Efendi. Dede Efendi, Ferah-feza ayinini bestelediği zaman bir tekebbür gelir. Şimdiye kadar Itri, Meragalı hocanın sağında oturuyordu, ben solunda. Şimdi bu ayinden sonra ben sağa geçtim o sola geçti. Ama onu aştım demiyor. Solundan sağına geçtim diyor. Meragalı Abdülkadir o kadar büyük. Timur’un baş imamı geliyor burada, Cami-ül Elhan’ı, sarayında 2. Murad’a, hediye ediyor, dönüyor. O Cami-ül Elhan’ı da oğlu Abdülaziz Efendi mûsikî öğrensin diye yazmış. Herhangi bir ilmi eser bırakma kastı yok. Oğlu geliyor, Edirne sarayında Fatih’in, 2. Beyazıd’ın müzik hocası oluyor. Ve böylece oradaki saraylardaki; Herat, Hive, Semerkant, Buhara, çöküntü zaten başlamış. Ali Kuşçu bile Astronom İstanbul’a geldi. Çünkü oradaki hükümdarlıklar çözülüyor. Çöküyor. Yani bizim bunların Türkiye’ye gelmesi boşuna değil. Çünkü Türk milletinin bir özelliği var. Daima bir devleti var. Devletsiz kalmamış ve devletlerinden birisi çekim sahası, büyük. Kâh Semerkant, kâh Tebriz kâh Herat olmuş kültür merkezi. Tarihimizde öyle değil mi? Sonra İstanbul olmuş. Biz buraya Anadolu’ya geldiğimizde bir şey bulamadık ki. Getirdik. Bizim zaten güçlü bir kültürümüz vardı. Hiçbir şey olmasa bile Orhun abidelerine baksınlar. Ordaki ifade tarzlarına, Kültigin abidesindeki edebi cümle kuruluşuna baksınlar.
Bu büyük akış kesildi mi?
Kızıltuğ: Siz Süleymaniye gibi bir abide yapacaksınız, onun mûsikîsi, mûsikîşinası olmayacak. İmkân mı var? Onu yapan dehanın mûsikîsiz olması mümkün mü? Var işte bugün çiğneye çiğneye bitiremediğimiz, TRT’nin bütün ihanetine rağmen, devletin bütün ihanetine rağmen hiç tınmıyor. Üstadını da buluyor. Çok enteresandır fazla adam yetiştirmiyor. Türk mûsikîsinin en büyük özelliklerinden biri bu. Benim 1999 senesinin son günü, -ertesi günü 2000 yılına gireceğiz,- 31 Aralık 1999 Ayyıldız gazetesinde bir yazım çıktı. Yüzyılın son yazısı. Başlığı şöyle; “bir kişi pir kişi”. 10 tane şahıs seçtim ben. İşte Farabi, İbn-i Sina, Safiyüddin Urmevî, Maragalı Abdülkadir, Gaazii Giray Han, 10 kişi seçtim. Bunların bazıları 2-3 asra hükmetmiş. Sadece bir kişi. Tamburi Cemil Bey 19 yy’a damgayı vurmuş, 20 yy’a hükmetmiş, 21’e de hükmedecek. Bugün Münir Bey Cemil Bey’in hançeresidir. İhsan Özgen kemençesidir. Necdet Yaşar Sağ elidir. Niyazi Sayın da sol elidir. Cemil Bey böylesine bir muazzam adam. Mûsikîmizi Meragalı’dan sonra alıp enstrümantal hale getirip, geliştirdi. Onun hışırtılı taş plakları olmasaydı, bugünkü nesiller yetişmezdi. Bu zalimlerin yahut, Türk düşmanlarının, bu zulmünün altından kalkamayabilirdik.
Gönlüm bu devirden bu şehirden çok uzakta
Tabûrî Cemil Bey çalıyor eski plâkta,
Yahut:
Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.
Daha nasıl ifade edecek. O şiirler mükemmeldir. Yahya Kemal Beyatlı’nın O kar mûsikîleri şiirini yazdığı evi bulmak için ben Varşova’da bir elçimize sordum. Bombalanmış şu anda orda yok. Yıkıntılarını gittim orda gördüm. Yahya Kemal Varşova elçisi iken, hüzünlü, dertli. Bir gramofonu bir de plak var. Kavas Yahya Kemal geldiğinde onu yine kederli, bedbin görünce iğneyi koyarmış plağın üstüne. Dikkatinizi çekerim bir plak var. Değişmiyor plak. Tamburi Cemil Bey’in meşhur Gülizar taksimi. Üstat onda neler buluyorsa yüzlerce binlerce defa dinliyor bunu. Sanki hiç dinlememiş gibi. Yine bir akşam geliyor. Dertli, hüzünlü. Müthiş de bir kar yağıyor Varşova’da. Oğlu Mesut Cemil’in kaleminden bu hikâye. Hemen kavas gramofonun kolunu kuruyor, iğneyi koyuyor plağın üstüne. Üstat da başlıyor;
KAR MÛSİKÎLERİ
Bin yıldan uzun gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.
Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı,
Bir erganun ahengi yayılmakta derinden…
Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.
Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta.
Birdenbire mes’udum işitmek hevesiyle,
Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle.
Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık!
Varşova’da işte o evi aradım. Yıkıntılarını buldum ve hayalimde tamamladım. Bu şiir bana çok tesir eder.
Viyolonsel çalıyorsunuz?
Kızıltuğ: Evet viyolonsel çalıyorum. Sahnede çalan, klasik Türk mûsikî-sinde 50 yıl kullanan benim. Dahası, 1960 ile 1980 arası bütün filmlerdeki, bütün plaklardaki altyapılarda, Türk müziği olsun, Batı müziği olsun hangisi olursa olsun. Pop olsun ne olursa olsun, hepsinde viyolonsel çalan benim. O zamana göre iyi de para kazanıyordum. Arada filmlerde kendimi görüyorum. Uzun saçlarla, artistik pozlar filan, Nesrin ablayı çekmişler, Emel Sayın’ı çekmişler gazinoda, Zeki Müren vs. çekilmiş. Haberim yok, gazinoda çekilmiş.
İleri Türk Müziği Konservatuarı Derneği. Çünkü o zaman ileri Türk müziği konservatuarı Türkiye’de saz tedrisatı yapan yegâne kurumdur. Bizle beraber orada İstanbul ve Ankara radyosunda, İcrâ heyetine giren sanatçıları saysam şaşarsınız. Ayhan Özışık, Yücel Aşan, Akın Özkan, Tarık Kip, neyzen Aka Gündüz Kutbay, Teoman Önal… -Teoman önce İstanbul radyosuna udi olarak girmişti- Sait Tuna, Nurhan Hekimoğlu gibi isimler, Erol Deran’lar, hepsi İleri Türk Mûsikîsi Konservaturı’nda neşvü nema olmuş ve tanınmış ve paylaşılmışızdır. Öyle bir cemiyet. Orası cemiyetti ama konservatuarda yalnız ses sanatçısı, hanende yetiştiriyordu. Saz sanatçısı yetişmiyordu. Bir Üsküdar Mûsikî Cemiyeti vardı. Bu Üsküdar Mûsikî Cemiyeti ile bizim aramızda çok büyük bir fark vardı. Bizim teorisyenliğimiz büyüktü. Çünkü biz Batı müziği ile solfejiyle beraber, nazariyatla, Arel nazariyatı ile çalışıyorduk. Onlar, kulakla geçiyorlardı eserlerini. Halen de öyle yapıyorlar. Son derece sakat.
Medeni hayat?
Kızıltuğ: 1973 yılında evlendim. 74’te bir oğlum oldu. Oğuz Kağan, 76’da Çağrı Giray, benim hanım da konservatuar mezunu. Fakat o bir kaza geçirmiş, dans sırasında, operada oynarken, lif kopmuş kasığında. Balerinlik bitmiş. Tabi onun verdiği bir rahatlık var. Bir sanatkârla evlenmek kolay değildir. Kaldı ki, Bekir Sıtkı hoca der ki, ‘50 yıldır ben bu şiirin içinde değirmen taşı gibi ezildim ya sen bu iki sanatın içinde nasıl dayandın’ diye, sözleri vardır. Hem mûsikî hem edebiyatla içli dışlısın.’ Hoca beni çok sever, ben de onu çok severdim. Zaten Heybeliada’da 10 yıl Mayıs’tan Ekim’e kadar 10 yıl beraberdik. 10 yıl hiç ayrılmadık. Tabii bu bir şanstı. Tam bir hocalık yaptı bana. Bütün edebî hatıralarını anlatmış, bütün eserlerini okumuştur bana. Tek tek bütün hikâyelerini anlatmıştır. Hancı’sından Mariasına bütün şiirlerini anlatmış, izah etmiştir. Zaman zaman benim şiirlerime bakmış bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Meselâ bir şiirim için. “sen bütün tatlıları tabağa koymuşsun. Baklava, Kemalpaşa, Revani istersen gel bunları aç, bir gün baklava yiyip ertesi gün devam et, tadına varayım tatlıların.” demiştir. Ben de onun tavsiyelerine uymuşumdur. Bazı mısralarımı yeniden yazmışımdır.
İstanbul’da nerelerde oturdunuz?
Kızıltuğ: Benim bütün gençliğim Levent’te geçti. Fakat bizim hanım, Kızıltoprak’ta doğduğu için, evlendikten sonra yani 1973’ten sonra oralarda durmadı. 1974’te büyük oğlum doğduktan sonra, biz Anadolu yakasına, Feneryolu’na geldik. Feneryolu’nda da öyle bir apartmanda oturuyorduk ki, 4 no’da ben, 9 no’da Ruhi Ayangil, 10 no’da Ahmet Özhan, (Hale Soygazi’yle beraber oturuyordu.) böyle bir sanat muhitinde oturuyorduk. Hatta bizim apartmana artistler apartmanı derlerdi. Öyle birbirimize komşuluk yaptık. Niyazi Sayın’lar, Necdet Yaşar’lar gelir, toplanırız, kim eline ne çalgı geçirmişse, çalar, söylerdik. Müthiş bir 10 yılımız geçti, Feneryolu’nda. Daha sonra ben Heybeliada’ya gittim.
Yazlık mı, sürekli mi?
Kızıltuğ: Sürekli, Heybeliada’ya gittiğim tarihlerde de ben edebiyatta da bir mesafe almıştım. Şâirliğim tescil olmuştu adeta. Heybeliada’da buna ilâveten yazarlığım başladı. Orada “Dildeste” kitabı çıktı. Mûsikî hikâyeleri anlatıyorum o kitapta. Otuz tanesi yayınlanınca Ötüken ilk kitabı bastı. Bu hikâyeler için Ahmet Kabaklı’nın şöyle bir tespiti vardı: “Bak dedi, şâir olduğun için, bir; mûsikîşinas olduğun için, faal enstrüman çalan birisi olduğun için iki, beste yaptığın için üç, bir de kalemin akıcı olduğu için dört.
Bu dört kişilik vasıf bir insanda olursa, ona yaz derim. Sen de yazacaksın derim,” dedi. Ben yazdım, o bastı. Basıldıkça sevildi, dostlarımız heyecanla kabul ettiler, benim mûsikî hikâyelerimi. Sonuçta şöyle bir şey ortaya çıktı. Itrî’den Lem’i Atlı’ya kadar olan dönemi, hikâyelerle adeta romanını yazmışım. Bunları yan yana koyunca bu manzara çıktı. Nasıl İskender Pala divan edebiyatının romanını yazdıysa, ben de mûsikî tarihimizi yazmışım. Dildeste’nin önsözünü İskender Pala’nın yazmasını istedim. “Yok dedi, ben takriz yazarım.” Peki dedim, sen takriz yaz. Önsözü ben yazdım. Onun yazdığı yazının başlığı adeta kitap ismi. ‘Şekeri bengisuda bal ile eritmek.’ Müthiş bir cümle. İskender o ismi koymakla hikâyeci Muhterem Yüceyılmaz “Fırat Bey dedi, kitabın üç misli daha değerlendi. Bu ne biçim takriz.” Yani 2. Önsöz. İskender Bey sağ olsun. Çok iyi bir yazardır. Ben de onu çok severim.
Ne için yazıyorsunuz?
Kızıltuğ: Ben geleceğe yazıyorum, gelecek nesillere… Ben çok sesli Türk Mûsikîsinin de öncüsüyüm. Olmayacak iş. Ne alaturkacıya ne alafrangacıya yarandım. Hiç umurumda değil. Çünkü gelecekte çok sesli Türk Mûsikîsini başlatanlardan biri olarak anılacağım. Diyecekler ki o çalışmayı başlatanlardan biri Fırat Kızıltuğ’dur. Çünkü ben Türk Mûsikîsinin içindeki ses salkımlarını (selen) keşfettim. Diyorlar ki bunu yaz. Hayır var zaten. O noktaya dikkatimi çeken Arel’dir. Onun için üzerine çalıştım, onun için çıkarıyorum. Ama Batı müziği armonisi bildiğim için çıkarabiliyorum. Bu neye benzer; Batı’da petrol mühendisliği öğrenip gelip burada petrolü çıkarmaya benzer. Benim sırrım bu. Batı armonisini kullanmadım, kullanmam. Mozart müziğini de. Kendisinin içinde var 4 – 4’lük, çok seslilik var zaten, sesler asil değildir. Herhangi bir tele dokunun aşağıda ve yukarıda kalın ve inceye doğru 30’a yakın ses katlanması vardır.
Çok seslilik, tek seslilik konusunu açalım isterseniz biraz. Nereden kaynaklanıyor bu ayrım?
Kızıltuğ: Şu; Batı diyelim bir “mi” sesi almış, bunun altına bir “la” koymazsa “do” koymazsa rahatsız olur. Böyle alışmış dikey düşünüyor. Bu da neden oluyor? Müzikleri yetersiz o yetersizliği takviye için kullanıyor bunu. Bu da yetmemiş, tiyatroyu koymuş. Işığı koymuş, dekoru koymuş, halbuki Türk Mûsikîsinin öyle bir şeye ihtiyacı yok ki, tek sesle her şeye hakim. Doğrudan insanın ruhuna, kalbinin içine giriyor. Öteki giremiyor. Şekli dış dünyayı anlatıyor. Müşahhas, bizimki mücerret. Bizim ki soyut o somut. Elle tutulacak bir şeyi tasvir ediyor. Mesela dalgayı yahut yıldırımı. Bizimkinin hiç umurunda değil. Dinleyenin kapasiten ne kadarsa o kadar idrak edilir.. Okyanus gibi bir şey. Biz böyle görüyoruz.
Okullarda Batı müziği öğretiliyordu. Ama halk Türk müziğine devam etti. Batı müziği o kadar işlenmesine rağmen büyük gelişme gösteremedi neden?
Kızıltuğ: Ben çok yurtdışında kaldım. Almanya’da kaldım. Bana kimse domuz eti yediremedi. Bize kimse salyangoz, kurbağa bacağı yediremez. Tiksinirim, biz Koyun eti yeriz, Anadolu hiç yemez. Hatta deniz mahsulünden bile pek hoşlanmaz. Ben uzun süredir İstanbul’dayım. Bana kalamar yediremezsiniz. Karides yediremezsiniz. Hoşlanmıyorum, işte sebep bu. Türk müziği leziz, mübarek. Sonra bütün dini akidemizi de içine alır. Müslüman olmayan adam Türk müziği yapamaz. Dindar olacak, ham sofu gibi değil. Sonsuz küçük alem, sonsuz büyük alemi idrak ederek, o pencereden, o perspektiften Allah’ı idrak ederek. Tanrının bize ilham ettiği mübarek bir sestir Türk müziği. Yoksa bu kadar tesirli olabilir mi? Tabii bu sözlerimi destekleyecek çok şey sayılabilir. 5 vakit ezan, Itrî’nin tekbiri, annenin ninnisi, ağıtlar vs. Tabii, bozlağı dinlemişiz, ağıt dinlemişiz, bar dinlemişiz, zeybeği dinlemişiz. Efendim seymeni, kılıç kalkanı dinlemişiz. Tek bir Türk Mûsikîsi var. Oktavında Gayri müsavi (eşit olmayan) 24 ses. Batı müziği nasıldır? Eşit 12 aralık. Kesin hesaplanmış 12 aralık eşitlenmiş. Kendileri bıktılar usandılar. Beatles gibi esrarkeş zibidilere, Pink Floyd gibi kaçıklara teslim oldular, bitti. Hani Ravel, hani Çaykovski nerde? Nerde Musorski yok.
İTÜ konservatuar istenen gelişmeyi yaptı mı?
Kızıltuğ: Hayır yapamadı. Oraya ilk giren bir nesil vardı. Kabiliyetli gençlerden. Onların içinden çok iyi çocuklar çıktı. Konservatuardan müzisyen çıkmayacak. Çıkamaz çünkü, hocalar hoca değil. Öğretmem! Öğretmen değil, kendileri müzisyen değil. Burun Kafdağı’nda. Yalnız bir-iki tane dehâ derecesinde insan var aralarında. Niyazi Sayın, Alaaddin Yavaşça… Gerisi hiçbir şey değil. Müzisyen bile değil. Hasbelkader ellerine bir şey geçirmişler. Çene müzisyeni. Çene ile müzik olmaz. Çene müzisyenliği olmaz… Rehavi ile Rastı karıştırdın mı kötü not veririm. Muhayyer ile bayati araban’ı ayıramıyorsan hem de çok kötü not veririm. Bu kadar basit bu işler. Konservatuar var desinler diye kurulursa böyle olur.
Birkaç sene önce Necdet Yaşar telefon etti. Gel sana bir şey söyleyeceğim. Buyurun dedim hayrola. “Bak dedi bu tulumbacı türküsü basit bir halk türküsü. Dügâh makamının en güzel tarifi. Kitapta istediğin kadar oku. Ama eğer bu türküyü dinlersen Dügâh makamını fevkalade kavrarsın. Saba başlıyor, soldiezli, hicazlı geçkileri filan var yani nadide bir makam.”
Aksaray’dan çevirdiler yolumu yolumu…
Beşiktaş’ta Çırağan Belediye Şube Müdürlüğü üstünde küçücük bir mescit vardır. Hemen yukarı çıkarken. Cuma günleri müezzin geliyor selâ veriyor. Cuma selâsının hüseyni başlayıp eviç bitmesi lazım. Bu dizinin adı da dilkeşhâveran makamıdır. Hatta müzisyenler arasında biraz yasak gibidir. Dini bir özelliği var diye hürmeten dokunulmazlığı var. Bestekarlar bilirler… O makamdan bazı nadide eserler okunur ama beste yapmaktan kaçınırlar. Mesela hava civa şarkısı filan yapılmaz, dilkeşaverandan. Hafız geliyor. Beni deli edecek. Öyle bir diziler yaparak selâ veriyor ki bizim okuduğumuz solda sıfır. Hiçbir üstattan dinlemediğim şekilde. Mükemmel okuyor. Bir Cuma iki Cuma üç Cuma derken, sonunda gittim minarenin dibinde bekledim. O çıktı ve okudu. Ben bekliyorum ki, şöyle 60’lık filan bir müezzin gelecek. Aşağıya indi ki incecik, sakallı bir genç.
“Hafız dedim ağzına sağlık. Ben dedim haftalardır bu dilkeşhaveran Salâ’yı dinliyorum. Notasını bile yazdım. Kusura bakmayın size bir sualim var; Münir Nurettin Selçuk’tan mı geçtin, Bekir Sıtkı Sezgin’den mi, Kani Karaca’dan mı, Saadettin Kaynak’tan mı geçtin? Başka kimse yok. Bunu öğrenebilecek!”
“Yok abi dedi. Ben öyle mûsikî dersi falan almadım. Böyle bir şey bilmiyorum.”
“Peki dedim evlâdım, sen nasıl yapabiliyorsun bunu?”
Anladınız mı şimdi, Türk mûsikîsinin ne olduğunu, adam diyor ki bilmiyorum.1985 yılında Essen’de flüt maister kursundan arkadaşım İrmgrad kocasıyla Türkiye’ye geldi. Elinde de bir rehber. Bana, ‘senden bir ricam var, beni Rüstem Paşa Camiine götür’, dedi. Bana Süleymaniye’yi söyle tamam, Sultanahmet tamam ama Rüstem Paşa ne oluyor. Tabii yerin dibine girdim. Meğerse Rüstem Paşa Eminönü’ndeki o ticaret odasının karşısındaki -eskiden etrafı binalarla çevriliydi üstelik, yeni açıldı yüzü gözü- cami, utana sıkıla gittik, Rüstem Paşa’ya girdik. Onlar sessiz sedasız giriyorlar ama ben birden çinileri gördüm tabii. Aman Allah’ım, gittim yaklaştım detaylarına baktım. Tam bu esnada kubbenin altında birisi Kur’an-ı Kerim okuyormuş. Tahir yapıyor, Tahir buselik yapıyor. Ordan geçiyor Sabâ’ya. Ordan Eviç, Eviç’ten Bestenigâr’a, Ferahnak’a. Surenin sonuna kadar elli kadar makamın birinden çıkıp birine girdi. Mûsikîyi bu kadar bilen bir hâfız-ı Kur’an nasıl olabilir. Bitti. Yaklaştım. 30-35 yaşlarında orta boylu, başında takkesi;
“Hâfız” dedim, “ağzına sağlık” ben mûsikîşinasım. Öyle geçkiler yaptınız ki hayret ettim. Arel’i, Rauf Yekta’yı, Suphi Ezgi’nin nazariyat kitaplarını filan okumuş olmanız lâzım, yoksa bu geçkileri yapamazsın.
“Yok abi dedi. Ben onları bilmem dedi. Ben şurada esnafım, arada bir gelip Kur’an okuyorum.”
“Aman tanrım.”
Mustafa Bey, Samatya pazarına giderdim, Patlıcancı ‘patlıcanım mor beden, patlıcanım mor beden’, domatesci ‘domatesim kıpkırmızı, domatesim’. Aksak 9/8’lik Uşşak makamında silme esnaf kendi malına şarkı söylüyor. Biraz sonra bakarsın patatesci, ‘patatesim adadan, patatesim adadan’ Hicaz başlar. Bütün pazar Hicaz’a geçer. Bütün bunları notaya alırdık. Şerbetçileri takip ederdik, ellerindeki tabakları, bardakları vururlar birbirlerine, onları notaya alırdık. Bir bateristin yapamayacağı velvele vardır orada. Ama makamını usulünü sorduğun zaman biliyor mu? Bilmiyor! Ama neler yapıyor adam. Bunların hepsi fıtraten geliyor. Bunlar genetik kodlamamızda var. Ve bunun denemesi gayet basit. Türkiye’de doğmuş, sizin ile, benimle yan yana gelmiş, Rum, Yahudi, Ermeni bu üç ırktan birini alın, içimizde büyümüş gibi. Türk mûsikîsini de çok seviyor. Şu Yemen türküsünü söylesene -Hüseyni- deyin ona, muhakkak şive hatası yapar. Türkçe’de yaptığı gibi. Bir Türk gibi Hüseyni dizisini yapamaz, ben diyorum ki, Türk müziği bir genetik kodlamadır. Bunu bu herifler yapamaz. Sen diyorlar ırkçısın. Evet ırkçıyım. Evet ırkçıyım da, milliyetçiyim de, faşistim de. Ne demek yani, bu bir hakikat. Ben bütün Anadolu’yu tanıyorum. Trabzon’u, Erciş’i, Diyarbakır’ı, Denizli’yi, İzmir’i, batısını, doğusunu, Türkistan’ı, Azerbaycan’ı hepsini biliyorum. Sen kime konuşuyorsun. Ben bir şey biliyorum ki konuşuyorum. Bu benim uzmanlık saham.
Türk müziğine karşı konuşanların sıkıntıları var herhalde.
Kızıltuğ: Padişahla çok güzel bir Çingene kızı evlenmiş. Has bahçede geziyorlar. Sultanın gözü havada. “Sultanım hayrola gözün hep ağaç dallarında.” “Padişahım demiş bu dallardan öyle güzel sepet olur ki.” Çingene kızı. Bir yerden açık veriyor. Şimdi size bir şey göstereyim. 1250 yılında Safiyyüddin Urmev’i’nin ebcet notası ile yazılmış şarkısı. Hangi milletin böyle bir birikimi var, notası var!
İngilizler’in, sofrada söylediği bir şarkı vardır. Aile fertleri sofrada tamam olunca söylenir. Clemetine. Kanadalıların kızağa bindikleri zaman söyledikleri meşhur Jıgle Bels şarkısı. İtalyanların teleferike bindikleri zaman, Funicculi funiccula adlı şarkıları vardır. Bizim Çekirdek ailenin ortak şarkısı yoktur.
Almanya’da Bir gün Karaormanlar’da pikniğe gittik. Hocam Braun beni yanına çağırdı. Bir tane bas partisi verdi elime Latince ilâhi. Ben kendi partimi okudum bitti. Lâtinceyi anlamam mümkün değil. Sadece okuyordum. Dedim ki “Herr Braun, bu ne ilahisi?”
“Biz şimdi domuz çeviriyoruz ya, bu domuz ilahisi.” Domuza bile ilahi yazmış adamlar. Hayran oldum o davranışa. Toplantılarda, Fransız, Alman, Avusturyalı hepsi birer şarkı söylüyorlardı. Keman çalan, flüt çalan, meclite susan birisi varsa o Türk’tür muhakkak.
Benim hatırladığım dönemlerde Kına Türküsü, gelin ağlatma Türküsü, onu söylerler muhakkak.
“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler.”
Televizyondan dolayı yaygınlaştı. Ama eskiden de bunun haricinde gelin ağlatma türküleri var. Makedonya’da da aynı, Bulgaristan’da da öyle. O türkü oralarda da çok yaygın. Makedonya’da unutamadığım bir hatıra şu: Telgrafın tellerine kuşlar mı konar. Türküsünü, çocuklara söyletiyordum. Telgrafın değil, telegrafın diyorlardı, bir türlü bizim gibi söyletemedim.
Eğitim hayatım koptu. Öğretmen okulu tahsili ile kaldım. İsterdim ki üniversitede Türkoloji okuyayım. Türkoloji’de derinleşeyim. Belki akademik çalışmalar da yapardım. Oradaki öğretim üyeleri Muharrem Ergin’den Kemal Eraslan’a, Tıp fakültesindeki Ayhan Songar’a,- ben ona abi derdim- hepsinin söylediği bir şey vardır; ‘Al şu cübbemizi ver şu sanatını gel otur yerimize.’ Benim Türkoloji ve tarih bilgime çok değer verirlerdi.
Atsız’la da tanışmıştınız.
Kızıltuğ: Daha önce öğretmen okulunda İstanbul’a gelir gelmez, o bana büyük bir telkinde bulundu. Cemiyetlere girmeni istemiyorum, siyasi partilere de girmeni istemiyorum ama senden bir şey istiyorum. Konservatuara git, ben milliyetçi bir müzisyenim var diye sevinmek istiyorum. Hatta arkadaşlarına espriler yapardı. ‘Bozkurtlar’ın ölümü ve dirilişi filme çekilirse mutlaka müziğini bu yapacak’ der, gülerdi. Rahmetlinin bir başka esprisi daha vardı. Ben bakan olunca bu işleri düzeltirim der, arkasından gülerdi. Halbuki DP kapandığı zaman ona çok bakanlıklar falan teklif edilmiş ve kabul etmemiştir. Bu da başka hakikattir.
Ergani’ye gittiğinizde, Diyarbakır yöresinde Türk mûsikîsinin durumu neydi?
Kızıltuğ: Şimdi şöyle söyleyeyim, Anadolu’da tek bir yerde Türk mûsikîsi kalmıştır. Orası da Gaziantep. Gaziantep’te olmasının sebebi orada Cemil Özbal Bey diye bir zat varmış. Doktor. Bu doktor İstanbul’da okurken Suphi Ezgi ile çalışmış. Suphi Ezgi’nin bu klasik formasyonunu alıp Gaziantep’e gitmiş ve ordaki cemiyetteki; Alaeddin Yavaşça, Sami Göğüş, Necdet Yaşar hep Cemil Özbal’ın G.Antep’te başlattığı ve Türk kültür hayatına kazandırdığı kişilerdir. Mesela Urfa’da da vardır. Ama Urfa mahallidir daha çok. Fakat çok mükemmel bir mahalliliği vardır. Urfa divanı olağanüstü bir eserdir. Adana da öyle, o bölgede sesler çok güzeldir. Güzel, mükemmel müzik aletleri kullanırlar ama bir manada ham, işlenmemiş haldedir. Elmastır, ama işlenmemiş. Taca mı konacak broş mu olacak, belli değil. Gerdanlığa mı konacak işlenmemiştir. Ama Gaziantep öyle değil. Nesrin Sipahi ile bir konser turuna çıktığımızda Suzidilara beste istendi, III. Selim’in. Önümüzdeki beyefendi rica etti. Nesrin Hanım da okudu ve biz de çalabilecek güçteymişiz çaldık. Bu hadiseyi hiç unutmuyorum.
Türk müziği ile Batı müziği arasında ne gibi farklar var. Tek sesli çok sesli tartışmaları için neler söylersiniz?
Kızıltuğ: Ahmet Hamdi Tanpınar o şahane kalemiyle, bu konuda bize adeta vasiyet gibi bir yazı bırakmıştır. Mahur Beste veya Huzur romanının içinde de geçer bu konu. Türk mûsikîsinin insan ruhuna hâkimiyetini direkt nüfuz edebilme kabiliyetinden söz ediyor. Diyor ki; Türk mûsikîsi hiçbir zaman tiyatrodan yardım almamıştır, ihtiyacı yoktur. Aksesuara ve dekora ihtiyacı yoktur, bizatihi karşınıza geçer hanende, sazende icrâ eder ve doğrudan ruhunuza nüfuz eder. Türk mûsikîsinin en büyük özelliği budur. Batı müziği ister istemez tek melodiyle nüfuz edemediği için armonik bir alt yapı öngörmüştür, almıştır. İki, opera konusunda tiyatroya müracaat etmiştir. İster istemez dekor, ışık resim yardımı almıştır. Ancak başarı göstermiştir. Bir kere bu Tanpınar’ın mükemmel bir teşhisidir. Biz meslekten müzisyen olanların bir farkı daha var ki, herhangi bir Batı müziğinin bir dizi “re” den “re” ye bu matematik kesinlikle 12 parçaya bölünmüştür. Türk mûsikîsinde ise sesler gayr-i müsavi yani eşit olmayan 24 aralığa bölünmüştür. Biz iki ses arasında, örnek olarak “re” ile “mi” , “re ile mi” batıda 4:5 4:5 iki parça ve iki işaret vardır. femoldür, ama bizim öyle değil. Biz 9’da 1’i kullanırız, 9’da 3,5’u kullanırız, 9’da 4, 9’da 5’i kullanırız, 9’da 6,5, 7’yi filan kullanırız. Yani ara seslerimiz çoktur bizim. Batılıların bazıları ve Batı müziği yapan bazı Türkler, çok yanlış olarak çeyrek ses tabirini kullanırlar. Çeyrek sesimiz yoktur bizim. Onlar gayr-i müsavi aralıklardır. En büyük fark bu, dizilerimizin yapısı… Bir de makamlarımız. Batı’nın iki makamı vardır. Majör-minör. Bizim öyle değil. Basit makamlarımız on üç tane. Bu basit makamları bir araya getirmek suretiyle birleşik makamlar yapmışız. Sonra bu basit makamları değişik perdelerde kullanmak suretiyle şed makamlar dediğimiz makamlar elde etmişiz. Bunlar olağanüstü şeylerdir. Yani bizim makam yapımız, nasıl ki Türkçe ta Orhun kitabelerinden o kadar mükemmel şekle gelmiş ki, ondan önce iki bin yıl konuşulmuş olmalı ki o seviyeye gelebilsin. Mûsikîmiz de dilimizin yapısı gibi, özne tümleç, yüklem formülü eski tabirle; fail, fiil, meful, bu dil yapısı -ki müziğimiz de ikinci dilimizdir bizim- paralel olarak yansımıştır.
Peki Türk müziği hemen hemen yasaklanmıştı. Hatta Batı müziğini yaygınlaştırmak için kampanyalar yapılmış ama sonuç alınamamıştı. Hatta bazı fıkralar da anlatılır. Sivas’a giden batı müziği korosu dinletilen halk Timur’dan beri böyle zulüm görmedik demiş. Bu fıkrada bir gerçek yok mu? Niye sevmiyor halk Batı müziğini, niye zulüm olarak algılıyor?
Kızıltuğ: Aç kalsa bile bir Türk’e domuz eti yedirebilir misiniz? Protein v.s. dinler mi hiç, kurbağa bacağı, salyangoz yer mi? Müstehriktir onlar. Nasıl onu yemezsek, tiksindirici ise, Batı müziği işte öyle müstahrik (tiksindirici) geliyor. Nüfuz etmiyor. Kendi dili değil. Çünkü biz tabiattan nasıl gelmişse, tabiatın sesini kullanıyoruz. Hatta biraz ileri gideceğim bizim mûsikîmiz ilâhidir. Onların ki değil Sun’idir. Yapay’dır. İşte bilgisayar, 5 milyon çipe ulaştılar ama insan beyninde 12 milyar hücre var. Bunun gibi bizimki. Yer çekimi gibi, radyasyon gibi, elektro manyetik gibi… Tabii olan bir ses sitemidir. Türk mûsikîsi tabiidir, tabiattan gelmiştir. Bu yüzden müthiş bir ayrılık var. Batılılar zorlamış ve matematik içine sokmaya çalışmışlar ve bozmuşlar. O yere göğe sığdıramadıkları Pisagor almış 9’a bölmüş. 9’la 4,5 veya bemol demiş, öbürüne de diyez demiş. Kaldı ki Pisagor’un müzik ölçümlerini de aslında düzeltip ilim âlemine diyatonik gamları da ekleyerek sunan Farabi’dir. Yoksa Pisagorunkiyle şu an Batı müziği yapılamazdı. Farabi’nin yaptığı sistemle müzik yapabildiler.
Arel’in kendine sorduğu soruyu soralım. Türk müziği kimindir?
Kızıltuğ: Türk Mûsikîsi Türklerindir. Meselâ İbn-i Haldun Mukaddime-nin 2. cildine mûsikî bahsiyle başlar. “Araplar İslamiyet’ten evvel mûsikî bilmezlerdi ve davuldan başka bir şey çalamazlardı’, der. En büyük âlimleri böyle söylüyor. Daha sonra Zeyd isimli bir tarihçi de bundan bahsediyor. Demek ki Arap’tan almadık. İran’ın mûsikîsine gelince, evvela almak için bir örnek olması lazım. İran mûsikîsinde hiçbir örnek yok ki, gerçi Maragalı’nın bestelediği şarkıların sözleri Farsçadır, olabilir. Cengiz Aytmatov da şimdi Rusça yazıyor, ama bir Türk yazarı. Bu bir şey ifade etmez. Başka dilde düşünebilirsiniz o dili fethettiyseniz o dilden konuşursunuz. Nitekim Safiyüddin Urmevi de eserini Arapça yazmıştır. Ha o yüzden 1911 senesinde D’arlenger, Safiyüddin Urmevi’yi Arap zannederek Arap mûsikîsi ansiklopedisinin içine almıştır. Yanılmıştır. Hâlbuki Safiyüddin Türk’tür. Kendisine vezirlik payesi veren Hülagu Han’dır. Bağdat’ı fethettiği zaman, hatta halifenin verdiği maaşının da üstünde maaş vererek Bağdat kütüphanelerine tayin eden odur. Ama Safiyüddin Nasreddin Tûsi ile Meraga gözlemevini kurmak için (rasathane) izin istemiştir. Padişah Hülagu Han da buna vezirlik payesi vermiş Meraga’ya göndermiştir. Nasreddin Tusi’nin tavsiyesi üzerine mûsikî risalesini yazmıştır. Ve bugünkü müzik sistemi, her şey Safiyüddin’in kaleminden çıkmadır. Rauf Yekta, Arel, Ezgi sistemi de oraya dayanır. Rauf Yekta, Arel ve Ezgi’nin yaptıkları, Safiyüddin’in müzik sistemini, Batı notasıyla birleştirebilmek. Birleştirmeyi de nasıl yaptılar? 4 tane işaret ekleyerek tıpkı transkripsiyon, dildeki transkripsiyon gibi 4 tane bemol koydular. Koma bemolü, bakiye bemolü, büyük mücennep, küçük mücennep isimlerini verdiler ve bu notasyonla biz bütün yayınları, bütün müzik parçalarını o sistemle kaydediyoruz, okuyoruz, yazıyoruz. Durumumuz bu. Türk mûsikîsinin armoniye ihtiyacı yok aslında, tek başına her şeye hakim. Çünkü bu çok sesli denemeleri yapanlardan biri de benim. 12 yıl en az 20’ye yakın parça yazdım. Çalındı, kayıtları var elimde. Ama gereksiz. O parçaları tek sesli söylediğimiz zaman da her şeye hâkim. Orkestrasyonunu kaldırdığımız zaman da bir şey kaybetmiyoruz. Melodi çünkü.
Yunus Emre oratoryosu v.s. gibi, sizin yaptığınız Necip Fazıl’dan besteleriniz de mi öyle?
Kızıltuğ: Yunus Emre Oratoryosu önce Amerika’da İngilizce olarak seslendirildi. Bizde topluma malolamadı. Nevit Kodallı da Atatürk Oratoryosu yazdı. Şimdi Müslüman mahallesinde salyangoz satmak buna denir. Çünkü Oratoryo Hristiyan dinî eserine denir. Bizler, Destan demeliyiz. İki üç Garplı’ya yaranacağız diye ıkınmamıza lüzum yok.
“Zindandan Mehmet’e Mektup” zaten tek seslidir. Bizim klasik formundadır. “Aydınlık 85” çok seslidir. Ama tek sesli söyleseniz de olur rahatlıkla.
Türk müziği nasıl bir geçmişe bağlanabilir? Anonim mi yoksa yetişmiş sanatkârlara mı dayanıyor?
Kızıltuğ: Bu konuda benim yazdığım bir romanda da bir Âşıkla tıbbiye mezunu arasında böyle bir tartışma var. Şöyle bir konuşma yapıyorlar; Udi diyor ki aşığa “Bir çobanın oğlu mektebe gitse, okusa ilerlese, hatta Dar’ül Fünun’a gitse memlekete döndüğü zaman gittiği gibi mi giyinir, gittiği gibi mi yer, gittiği gibi mi konuşur. Bir kere konuşması değişecek. Dolayısıyla burada kaval çalmayı biliyorsa o medreseyi bitirince tekâmül edecek. Bu tekâmül nereye gidecek? Klasik Türk Mûsikîsi’ne. Bizim mûsikîmiz küldür. Zeybek de Türk mûsikîsidir, koşuklama da, oyunhavası da, Itri’nin bestesi de. Yahut
Suya da düştü tutamadım kolunu
Gitti de gelmez bilemedim yolunu,
Ümmü türküsü meşhur. Ağıtların en güzellerinden biri ve hüseyni makamındadır. Veya hicaz bir halk müziği eserine halk müziği mensupları “garip ayağı” diyorlar. Halk mûsikîsi bir yanda Türk sanat mûsikîsi bir yanda… Hâlbuki yanlış bir söyleyiş, mûsikîsi sanatı olur da sanat mûsikîsi olmaz. Sanat resmi, sanat mimarisi olmayacağı gibi. Tabir yanlış. Şer güçler böyle bir ayrımdan hoşlandılar. Bu yetmedi tasavvufçular da ayırdı kendilerini. Klasik Türk Mûsikîsi sanki ayrıymış gibi. Hepsinin yapısına baklığınız zaman hicaz, uşşak, bayati, hüzzam bizim bu makamlarla yapılmıştır hepsi. Bu, kültürlü adamla az kültürlü adam arasındaki meslek farkıdır. Hepsi bu. Bunları ayırmak çok yanlış, ben klasik müzik sanatçısıyım. Batı müziği eğitimi aldım ama udumla size çok rahat Urfa divanı çalabilirim. Ümmü türküsünü, ağıtını çalarım, lavta çalarım, lavta biraz tanbur- bağlama özlemini gidermek içindir.
Ama Türk ve Batı müziği ayrımı.
Kızıltuğ: Kesin ayrıdır. Onlar 12 ses kullanır biz 24. Ben niye 12 ses kullanayım. Veya kullanmaktan vazgeçeyim. Sonra Yahya Kemal’in o eski mûsikî şiiri çok müthiştir.
Çok kimse anlayamaz eski mûsikîmizden
Ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.
Batı müziği kendi içinde ayrılır mı?
Kızıltuğ: Evet, folk dedikleri bizim halk müziği gibi.
Kilise müziği
Kızıltuğ: Kilise müziği Batı müziğinden ayrı bir şey değil. Esasında temel zaten kilise. Çünkü onlar mûsikî ile icrâ ediyor bütün ayinlerini. Dualarını filan da mûsikîyle yapıyorlar. Tekamül edişlerinin en büyük sebeplerinden biri o. Biz yanlış bir dini inanışla mûsikîyi dışlamışız. Hâlbuki Bilal-i Habeşi bir gün ezan okurken Hayyalassalah yerine Heyyi diyince müdahale edilmiş. Bir dakika demişler. Sizin hayyinizden Bilal’in heyyisi daha mükemmeldir. Çok güzel sesliymiş Bilal-i Habeşi. Yani mûsikîsiyi kimse yasaklamaz. Elbette dansöz oynatırsanız, bunu hiçbir din kabul etmez. Müslümanlık değil Hıristiyanlık da etmez. Çünkü bizde son 100-150 yıldır çok yanlış bir hareket var. Bir kere mûsikîyi düşünmek olayı hemen hemen bilinmiyor. Mûsikîyi düşünmek ne demek. Evet, mûsikî düşünülür. Mûsikî yorumlanır, mûsikî felsefedir.
Meselâ bir gün İzmir’de Konak’ta bir Ankara Oteli vardı. Galiba şimdi yıkıldı oralar. Yesari Âsım pencereden Yamanlar dağına doğru baktı. Körfezden sis kalkmış. Baktıktan sonra o meşhur Rumeli türküsüne girdi. Dağlar dağlar viran dağlar” Yesarî, virân kelimesini uzatarak “bak Fıratçığım dedi, viraaann… Müzikte eğriler çiziyor. Ne kadar mükemmel anlatılmış.” Benim hayatımı değiştirmiştir bu izah. Yesari’nin tarif ettiği gibi mûsikîye bakmak, o melodi niçin böyle bir melodi. Çok kimse zanneder ki, şarkı sözlerine göre o müzik yapıldı. Atın o şarkı sözlerini bir şey kaybetmez. Önce müzik olarak, melodi olarak çok sağlam eserlerdir. Öte yandan söz ile de birleşmiştir. Çünkü çok güzel güfteler seçilmiş ve imtizaç etmiştir. Ki bir sanat eserinin gücü tek bir şeyle ölçülür. Zamanı aşarsa, dayanırsa, 50 yıl, 100 yıl, 150 yıl geçip de eğer o eser hala hatırlanıyorsa işte o eserdir. Yoksa zaman siler süpürür atar. Hiç geride bir şey bırakmaz.
Peki, sizce popülerlik nedir, popüler müzik dedikleri nedir?
Kızıltuğ: Bu hiçbir şeydir. Bu vücudun dış tarafını hareket ettirmek için kullanılan bir araç. Nitekim Bahtiyar Vahapzade’nin tar hakkındaki bir şiirinde çok güzel bir tarifi var. “Ürek terpenecek yerde ayak terpenir”. Üstadın bu ifadesini çok severim.
Müzik yetersiz olduğu için mi?
Kızıltuğ: Evet, evet maksat dinleyiciyi uyutmak. Shakira dediğin nedir. Hepsi bunların böyle. Bu hareketi başlatan kim Elvis Presley. Rock’ın roll’u yaygınlaştırmak için yaptılar. Hem gitarını çaldı hem kıvırdı. Nedir rock’ın roll. Sallan yuvarlan diye o zaman çok güzel tercüme etmişlerdi Türkçe’ye. Rock’ın roll bile demezlerdi. Sallan yuvarlan. Bu kadar mükemmel tercüme olamaz. Hem sallan hem yuvarlan
Esası nedir bu müziğin.
Kızıltuğ: Afrika menşeli, tamtam gürültü patırtı. İlkel kavimlerin ayinde kullandıkları müzikler. Boş inançlar, bir müslümanın böyle şeylere ihtiyacı yok. Bizim meşhur tevekkülümüz var. Ne diyor Baki bir gazelinde;
“Baş eğmeziz edaniye dünyayı dûn için.”
Biz alçak dünya için alçak adamlara baş eğmeyiz, diyor.
“Allah’adır tevekkülümüz itimadımız.”
Sizce bizim mûsikîmizi işleyen büyük müzisyenler kimler?
Kızıltuğ: 1999 yılının son günü, ertesi günü 2000 yılı girecek. O gün Ayyıldız gazetesinde bir yazı yazdım. Bir kişi, pir kişi. 10 kişi seçtim. O zaman fark ettim ki bu 10 kişinin bazısı 100 bazısı 200 yıla hükmetmiş. Bazıları 300. Tabii Farabi’den başlayacağız. Farabi, İbn-i Sina, Safiyüddin, Maragalı, Gazi Giray Han 16 yy’a hükmetmiş. Itri Efendi, Dede Efendi, Tambûrî Cemil Bey, Münir Nurettin Selçuk ve Niyazi Sayın. Birkaç kişi daha eklersek, Necdet Yaşar, İhsan Özgen, Bekir Sıtkı Sezgin, Alaeddin Yavaşça, Meral Uğurlu yani bütün bir 1000 yılın sanatkârları bunlar. Aralarda tabii başka büyükler var.
Şevki Bey meselâ...
Kızıltuğ: Şevki Bey şarkı formunda şarkı yapmış sadece. Yetmez. Keşke Selahattin Pınar beste Yörük Semai, ağır semai yazsaydı, yazabilirdi. O güçteydi çünkü. Ama yapmadı. Rahim Elkutlu meselâ onun “müheyya oldu meclis sakiya peymaneler dönsün” güftesi mısrâ’ıyla başlayan, Baki’nin gazeline yaptığı eser, Şarkı değil bestedir. Selahattin Pınar’ın çok meşhur bir eseri var. Sahne şarkısı gibi söyleniyor. Hâlbuki değildir.
Ben yürürem yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne akilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi
Cumhuriyet döneminde bestelenmiş en güçlü Nevâ eserdir. Nevâ makamını herkes kullanamaz. Uşşak’la, Bayati ile karıştırır.
Mevlit için ne diyeceksiniz?
Kızıltuğ: Türk dehasının bulup İslamiyet’e hediye ettiği en güzel eserlerden biri. Hem güfte itibariyle -Süleyman Çelebi Velâdeti öyle bir yazmış ki, kimse öyle anlatamamış. Manzumlaştırmış, sonra besteleniyor bu. Fakat sonra serbest teganniyle bahirler söyleniyor. Türk dehası bu. Itrî’nin tekbiri, salat-ı ummiye hediyesi. Okunan ezanların çoğunun prototipi Itrî’nin. Sabah namazı Sabâ, öğle Nihavent, ikindi Hicaz, Uşşak veya Bayati, akşam ekseriya Segah, yatsı Hicazlı makamlar tercih ediliyor. Ama çok usta müezzinler bu makamlarla oynuyorlar bazen Hicaz başlıyor geliyor Nühüft yapıyor. Meselâ bir gün Kâni Karaca’nın bir Kur’an-ı Kerim okumasını dinlemiştim. Aman Allah’ım! Tahir Buselikten giriyor, Dilkeşhaveran’a çıkıyor, Evcara yapıyor, ordan bakıyorsunuz başka makama geçiyor. Bu makamları bilen, dinlerken hayretler içinde kalır. Nasıl yapıyor bunu diye. (Tam bu sırada akşam ezanı okundu) (rast okuyor dedi, segah perdesinde kalarak okuyor, insanı yanıltıyor.)
Bizim en büyük eksikliklerimizden birisi mûsikîşinaslarımızın yan kültür unsurlarına itibar etmemeleri. Yalnız mûsikî ile olmaz yan kültür unsurlarını da bileceksiniz. Edebiyat bileceksiniz, minyatürden anlayacaksınız, ebrûdan da anlayacaksınız, Batı kültürünü de anlayacak, bileceksiniz. Batı resim sanatından, mimarisinden anlayacaksınız. Tabii bir mimar gibi değil. Bir zevkinizin olması lazım. Onlar toplanınca müzik mükemmelleşiyor. Ne oluyor? Hani arı bal yapar ama kimyager şaşırır, mikroskobun altında, bunu nasıl yaptı diye. Arı farkında değil ki, o larvayı beslemek için yapıyor onu.
Peki, şu nasıl oluyor. Bizim insanımız Batı müziğini sevmiyor ama çağrı filminde kullanılan müziği seviyor bu nasıl oluyor?
Kızıltuğ: Kendi ruhuna yakın, ne de olsa Arap müziğine benzetilmiş, ne de olsa yakın. Bana çok enteresan bir hadise anlattılar. Strasburg’ta, -Strasburg o zamanlar OECD’nin yönetim yeriydi. Sonra Brüksel’e taşındı. Bir arkadaşımız vardı, görevli. Zaman zaman izne gelirdi. o anlatmıştı. Benim bir arkadaşım ud öğrenmek istedi. Demişler ki, sen bunu Fransa’da öğrenemezsin. Cezayir’e git. Cezayir’e gitmiş, biraz bir şeyler öğrenmiş. Sen bunu hallettin şimdi Tunus’a gitmen lazım. Bizden daha üstün Tunus. Tunus’a gidiyor. Tunus’ta bir şeyler daha öğreniyor. Diyorlar ki Tunuslular da sen şimdi en iyisi Kahire’ye git. Bizden daha üstünü Kahire. Kahire’de de çalışıyorlar. Onlar da diyorlar ki, şimdi burada işin bitti, İstanbul’a. Doğru İstanbul’a geliyor. Biz Tunus’ta filan çok iyi udilerle karşılaştık. Çok usta çocuklar. Diyoruz ki bize bir şeyler çal. Başlıyor Tambûrî Cemil Bey’in Şedaraban saz semaisine, Refik Fersan’ın mahur saz semaisi… Peki başka? Abi başka ne çalınır ki. Siz benden eser istiyorsunuz. En mükemmel eserler bunlar. Halen şu anda Arap dünyasında bestekâr filan yok. Besteler İstanbul’da yapılır. Ud’un iyisi İstanbul’da yapılır. Ellerindeki udlar evlere şenlik.
Ona gelecektim. İstanbul hala İslâm dünyasının sanat mûsikî merkezi olma hüviyetini sürdürüyor mu?
Kızıltuğ: Tabii ona ne şüphe. Her bakımdan. Geçenlerde bir televizyonda Necati Çelik konuşuyordu. Bu çocuk Amerika’da kurulan bir ud okulunun kuruluşunu yönetmiş ve zaman zaman gidip ders veriyormuş. Frankfurt’ta kurulmuş ud okulu ve şimdi Yunanistan’da da açılmış. Kurucularından biri de Necati diyor ki, inanılmaz bir bağlılıkları var Türk mûsikîsine ve bu sanatı bir an önce öğrenmek istiyorlar. Kendi asıllarına dönmek için. Çünkü kendi asıl müziklerini kiliseye hapsetmişler. Halkın arasında bozulmuş bir taverna mûsikîsi kalmış. Onu zannediyorlar ki Yunan müziği. Hâlbuki değil diyor. Batı da aslında dönse bize çok yaklaşmış olacak. Tabiata dönmüş olacaksınız. Aslına dönmek demek tabiata dönmek demek. Dolayısıyla yaradılışa dönmek. Çünkü insan yaratılışından koptu mu dejenere olur. Nitekim Beatles ve pop müziğe teslim ettiler kendilerini, dejenereye teslim oldular…
Bu da aşağılaşan bir müziğe döndü.
Kızıltuğ: Bir sanatkârımız sonunda aradığımız kelimeyi buldu. Ne uğraşıyorsunuz işte bu popo müziği dedi. Evet, biraz ağırca gibi ama gerçek bu. Sallamadan yapsınlar görelim. Bahtiyar Vahapzade daha nezaketli, edepli söylüyor. “Ürek terpeneceğine ayah terpenir.” Şâir adam daha ağır şeyler söylemiyor. Ama hadise bu.
Hâlbuki müzik ruhu yükselten bir sanat olmalı.
Kızıltuğ: Biraz önce söyledim. Düşünce, felsefe, mantıktır. Düşünce sistemidir müzik, ciddi müzisyenler filozoftur. Dünyayı başka yorumlar, bir başka bakarlar.
Türk sazları…
Kızıltuğ: Dünyada ilk oku, yayı kullanan, atı ıslah eden, demiri de eritip mamul yapan, er çeliği bulan millet Türkler. Şimdi okun atıldığı bir yay var. Gerilir o ve ekseriya kirişten yapılır. O gergin kirişee dokunduğunuz zaman -tın, tın tın- diye ses çıkarır. Bunu görüp, ikiye üçe çıkararak bir müzik aleti elde edilmiş. Zaten tabiatta kulakta var o müzik aleti. Ve böylece kopuz gelişmiş. Kopuz iki tür gelişmiş. Iklıg kopuz, kolca kopuz. Iklıg oklu demektir. Çünkü elinizdeki o oku yaydaki kirişe sürterseniz yine ses elde edersiniz. Böylece yaylı sazlar ortaya çıkmış. İlim dünyasının kabul ettiği budur. Ve bu prototiptir. İlk örnek Kopuzdur. Yaylı veya oklu ile kolca kopuz. Kolca kopuz mızrapla çalınır. Ondan bağlamalar, sapı uzun tambur, kısalmış bodurlaşmış boyutta olanı UD. Ki, Farabi’nin, kaydettiği perde adlarını bugün aynen kullanıyoruz. En alttaki telin adı gerdaniye, üstünde neva, dügâh, aşiran, segâh ve eviç diye bu isimleri Farabi takmış. Ondan sonra Safiyüddin de aynen almış, geliştirmiş. Safiyüddin biraz ilmi araştırma yapmış, matematik bakımından. Çünkü kendisi astronomiyi de iyi bildiği için, kozmoz meselelerini, yıldız ilmini çok iyi bildiği için, Safiyüddin Urmevî, mûsikîyi de ilme bağlamış. İlmi izahat vermiş. İşte demiş ki, dügâh ile segâh arasındaki nispet işte şu kadar da şu kadardır. Üstelik bayağı kesirle ifade etmiş ki, rakamlar bazen, mesela dairede, çemberin çapa bölümü 3/1/4 diye pi sayısı diye kastedilen hadisedir bu. Bitmez. Yaklaşıklık ilmidir bu. O zaman matematiğin iflas etmesi lazım. Bunu önlemek için kesir kullanmışlar. Nispetlerin hepsini tespit etmiş. Safiyüddin bir şeyi daha yapmış, bir metrelik tel bir aleti var onun. Bunun altında da bir eşik. Diyelim ki metrenin 20 santimine, dokunduğu zaman hangi sesi elde etmiş. Neva demiş, uşşak demiş. Bunu ayrıca madde olarak da ölçmüş. Miyyas-ı savt bu âletin adı. Böyle bir çalışması da var. Kendisi saz da icat etmiş. Ve ud çaldığı zaman insanları uyutup uyandırabilen bir kişi. O kadar güçlü ve hâkim müzik aletlerine, müziğe.
Ondan sonra bir başka deha geliyor Türk dünyasına; Meragalı Abdülkadir. Timur’un baş imamı. Onun yazdığı meşhur Cami’ül Elhan, Kenz’ül Elhan, Makasud’ül Elhan. Kenz’ül Elhan henüz bulunmamıştır, kayıptır. Çünkü mûsikî eserleri mecmuasıydı. Onu bulsaydık biz repertuarımızı birdenbire geriye götürecektik. Meragalı Abdülkadir’in oğlunun Osmanlı toprağına gelişi ve ordaki sarayların hakimiyetlerini kaybetmesi… Asyadaki çöküşü nerede gelişmiş? Selçuklu ve Osmanlı’da. İşte o mûsikî de, o yapı da bize geliyor. Bizde birkaç koldan gelişiyor. Hem halk mûsikîsi ve halk şiiriyle, hem divan edebiyatı ve klasik müzikle gelişiyor. O zamanda -15’inci ve 16’ıncı asırlarda- tanbur çok önemli, kemençe tam gelişmesini yapmış, ney gelişmiş, musikar ya da miskal dediğimiz, Türkmenlerin milli saz kabul ettiği pan flüt mehter takımında bile kullanıyoruz. Levni’nin minyatür mecmuasında bunların hepsi var. Sünnet düğünlerinin tasvirlerinde, bakıyorsunuz miskal var. Ve bir bakıma zamanın orkestra takımı var. Ayrıca bir de askeri mehterimiz var.
Bunlarda vurmalılar, zilliler, telliler hepsi var.
Kızıltuğ: Evet, hepsi var. Bir kere Batı askeri mûsikîyi de bizden almıştır. Bizi örnek almışlardır. Biz tam takım olarak, 17 yy’da, Fransa’ya, Lehistan’a, Rusya’ya, İngiliz Krallığına mehter takımları göndermişiz.
Bazı yörelerde -geçen konuşmamızda Gürbüz Azak’ın belirttiği gibi- orkestraya bizde halâ tam takım deniyor.
Kızıltuğ: Evet, tam takımları biz göndermişizdir. Timpani Batılıların en baş çalgısıdır. Bizim Kös’ten almışlar. Hatta savaşa giderken develerin bir tarafına bir kös, öbür tarafına bir kös asılırmış. Mehterde meşhur bir hücum parçası var, fetih parçası onu çalarmış. Eğer ordu meydan muharebesini kazanırsa o parça, çalıyor. Anlaşılıyor ki Osmanlı ordusu galip geldi. Böyle sağlam bir ananesi ve yapısı var. Sonra bestekârlar hem sarayın içinde hem dışında, Evliya Çelebi’nin ifadesine göre IV. Murat, IV. Mehmet o dönemler. 1650 sonrası ve 1700 başı o dönemde mûsikîye, loncaya marifetli kayıtlı 10 bin müzisyen var. O zaman nüfus yüz bin kişiyse İstanbul’un onda biri müzisyen. Şimdi 20 milyonsa 2 milyon müzisyen olması lazım. Ama maalesef bugün bütün Türkiye çapında müzisyen sayısı 1400-1500 civarındadır. Bizde müzisyen yok evvela.
Müzikte geriledik yani.
Kızıltuğ: Her konuda geriledik. Müzik konusunda geri olmadığımız hiçbir şey yok. Son zamanlarda birkaç bağlama sanatçısı o da Arif Sağ’ın Ali Ekber Çiçek’in himmetiyle, Erol Parlak gibi, Çetin Akdeniz gibi, Erdal Erzincanlı gibi sanatkârlar yetişti. Büyük sanatkârlar bunlar. Tambûrîler yetişti. Necdet Yaşar gibi. Cemil’in talebesi Kadı Fuat Efendi. Fuat Efendi Cemil’in oğlunu yetiştirmiş. Mesut Cemil de Necdet Yaşar’a aktarmış. Böyle bir silsileyle şimdi 20’ye yakın kıymetli tambûrî var. Neyzenler de öyle. Aziz Dede, Halil Dikmen, Niyazi Sayın silsilesi. Halil Dikmen de Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölüm Başkanı aynı zamanda. Büyük bir neyzen. O meşk silsilesi de böyle gelmiş. Şimdi kızlar bile ney çalıyor. Hem de güzel çalıyorlar. Neyzenlerimiz arttı. Udilerimiz var, güzel. Fevkalade kanun sanatkarları, Erol Deran gibi. Çünkü Erol da Cemil Bey’in yolundan gelen adam. O neş’ede zarif bir kaanuni. Böylece bizim sağlam bir klâsik ve halk mûsikîsi geleneğimiz var. Hele düne göre daha sağlam ve temiz. Birazcık esnaflıktan uzaklaşır da, popülizmi bırakır, kendilerine olan inancını, kendi sanatlarının çok büyük olduğunu idrak erlerse geleceğe çok büyük bir miras kalacak. İstesek de istemesek de kalacak.
Bunu anlayan çok sayıda yerli yabancı müzisyen var. Geçenlerde bir müzisyenin bir görüşünü okumuştum.
Kızıltuğ: Şimdi başka bir şansımız daha var. Video kayıtları, kompakt disk, görüntülü görüntüsüz kayıtlar. Meselâ 1940-41 yılında Saadettin Arel bir film yapıyor. Film şu anda Türkiyat kütüphanesinde olmalı. Orada Arel Kütüphanesi var. Hem de renkli film. Burada çekilmiş, Macaristan’da banyo edilmiş. Arel şöyle düşünmüş. Acaba bir gün ney nasıl açılır unutulabilir mi? Bunu unutmamak için film çekmiş. Dikkatinizi çekerim 1941 yılı. Ama o tarihlerde Walt Disney Fantasyayı yapıyordu. Yeni dijital kayıtlardan geçti şimdiki halini aldı. Ama yapılışı 1941’de Karton tekniğiyledir. Olağanüstü bir filmdir. Batı müzik dünyası için de önemlidir. Batı kültürü için de.
Arel de o tarihlerde burada ney nasıl yapılır, açılır diye film yapmıştır. Bu endişeyi duymuş. Çünkü Arel’in tespitlerine göre ney Sümerlerde bile var. Yani nefesli sazlarımız bizim Asya’da da var. Bin Buda mağaraları bulundu, 1905’te. Hindular yüzünden. Budistler kaçınca, sığınıyorlar Asya’ya ve bizim Uygurlar Budist. Anadolu’da Hıristiyanların saklandığı yer altı şehirleri gibi, ama bence 500 yıllık bir saklanmaları var. İşte o Bin Buda mağaraları, maalesef o mağaraların freskleri söküldü götürüldü. Ama birçokları kopya edildi. Kopyalarda inanılmaz bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Uygur orkestraları. Miskalli, kopuzlu yaylı çalgılı vurma sazlı müzik orkestraları. Duvara da fresk olarak işlenmiş.
Lavta şöyle, lavta al-ud kelimesinden geliyor. Kuzey Afrika’ya ud giriyor, Endülüs’ten dönüyor. 14 yy’da İtalya’da en meşhur çalgı. Ama lut adını alıyor. El-ud dan bozma. Batı dillerinde lutiye çalgı yapımcısı demektir. O bile lut’tan lavta’dan dolayısıyla el-ud’dan gelir. İspanya yoluyla. Sonra bizim hudutlarımıza, Osmanlı sarayına giriyor. Edirne sarayında 300 cariyenin lavta çalıştığı kaydediliyor Evliya Çelebi seyahatnamesinde; “Lavta çalarlar idi” diyor. Kayıtlar var benim lavtaya eğilimim ondan dolayıdır.
1983’te iki tane lavta yaptırdım Ankara’da. Ankara radyosundaki bir prototipi örnek aldım ve çaldım. 1984’ten sonra konserler de verdim. Alman fülütcü bir arkadaşım vardı. Ona Türk müziği perdelerini nasıl basacağını da anlattım. Çok yaklaştı Türk mûsikîsi icrâsına tam değil ama çok yaklaştı. Fakat virtüöz olduğu için mükemmel icrâlarımız var. O kayıtları Fikret Kızılok kaset bile yapmıştı o zaman, elimizde o kayıtlar var.
Peki bu bazı Batı sazlarının mesela sizin kullandığınız viyolonsel gibi sazların Türk müziğinde kullanılmasına ne diyorsunuz?
Kızıltuğ: Meselâ bunların en çarpıcı örneklerinden biri klârnet. Türk mûsikîsine çok uydu. Çok mükemmel. Öyle ki mesela Çingene ırkı bizim seslerimiz konusunda çok hassastır. Onlar alıp fevkalade taksim yapabiliyorlar. Şükrü Tunar bunların en büyüğüdür. Herhangi bir caz orkestrasında çalabilecek kadar da Batı müziği biliyordu Şükrü Tunar. Olağanüstü bir zattı. Bunun gibi, yaylı sazlar girmiş. Mesela keman. Kemanî Ali Ağa, 15. 16. yy’da girmiş keman. Bizde kemençe olmasına rağmen. Viyolonsele gelince, viyolonseli Türk mûsikîsinde kullanan Tambûrî Cemil Bey, “Bestenigâr”, “Uşşak” ve “Kürdilihicazkâr” üç tane taksimi var. Nefis taksimler. O kullandığı için biz de bir sakınca görmedik. Demek ki, o bas sese, o koyu sese ihtiyacımız vardı. Ben aslında, kemençe çalmak istedim. Arel’in geliştirdiği bir bas kemençe vardı. Viyolonsel karşılığı ama hem Münir Bey hem Nevzat Bey pek itibar etmediler. Viyolonsel çal dediler. Tabi biraz modern görünme dışarıya karşı. O yüzden yoksa ben bas kemençe çaldım başta. Radyoda filan öyle kayıtlarım filan da vardır. Radyoda uzun süre bas kemençe çaldım. Üniversite korosunda da çaldım. Şimdi Ahmet Özhan’ın ekibinde bir bas kemençeci var. Viyolonselcidir aslında. Bas kemençeyi viyolonselciler çalabilir. Viyolonselin bir başka problemi daha var. Batı müziği çalışmayan o sazı yenemiyor. Çünkü Batı sazı. Yendikten sonra Türk mûsikîsi yapınız müsaitse Türk mûsikîsini de biliyorsanız o zaman adapte olabiliyorsunuz. Ama yine de 15 yılımı aldı benim. Türk mûsikîsini bildiğim halde, 15 senemi aldı.
Türk müziğinin asıl sazları nelerdir?
Kızıltuğ: Tambûr, ney, kemençe. Ud bile değil. Ud, kanun bile değil. Asıl bu üç saz. Ney, tanbur ve kemençe. Bunlar başka türlü müzik aleti. İfade güçleri çok yüksek. Ses sınırları çok güçlü. Elli tane çalgının içine bir tane kemençe koyun o kemençeyi duyarsınız. Frekansı çok yüksektir. Armonik müzik aletidir. Armonik ses aleti dememiz şundandır, mesela tele parmakla basılmaz. Kemençede tırnağın dış tarafıyla dokunulur. Böyle, iterek, inanılmaz bir deha bu. İnanılmaz bir buluş. Kopuzda buralarla çalınır (parmağın yan tarafını gösteriyor) kopuz çalarken buralar nasırlaşır. Ama bu tırnakla çalmak başka. Öyle ki tel teğet geçiyor, küçük bir yere, milimetrik. Oradan ses elde ediliyor. İnanılmaz bir çalgı bu. Kemençe, üç telli, armut kadar boyuyla inanılmaz bir çalgı.
Askeri müzik ve Batı’yı etkileyen sazlar konusunu gördük ama, müzik olarak nasıl etkilemişiz?
Kızıltuğ: Batı askeri mûsikîsinin patırtısını, gürültüsünü alabilmiş. Haşmetini alabilmiş. Bando ve orkestra. Nitekim Haydın’dan sonra timponinin, boruların işte bizim boruların geliştirip bakır sazlar haline getirilmesi filan, kuvvetli ses elde edilsin diye almışlar ama makamlarımızı alamazlar. Onların ne yapısı müsait buna, ne inançları ve belki gönül gözleri de kapalı. Çünkü Batı müziği tasviri mûsikîdir. Mesela Beethooven’ın 6.pastoral Senfonide tasvir ettiği bir bölüm vardır. Orada resmen Zeus, çekicini örse vuruyor o da yıldırım oluyor. Tasvir etmiş, bir manada tasviri, maddi müzik bu. Bizim bu manada bir endişemiz yok.
Peşrevlerin en güzellerinden birini Hüzzam makamında besteleyen Seyfettin Osmanoğlu. Osmanoğulları içinde III. Selimden sonra en büyük deha. Eğer padişahlık devam etseydi Vahdettin’den sonra tahta geçecek olan oydu. Aynı zamanda, korgeneral rütbesinde denizci, öyle bir rütbesi de var. Tamburi Cemil Bey’in çok yakın arkadaşı, Beşiktaş sarayında oturuyor. Hüzzam Peşrevi insan ruhuna öylesine hâkim ki, onu Batılı idrak bile edemez, anlayamaz algılaması mümkün değildir. Başka bir dünyanın insanı o. O piyano eşliğinde şarkı dinleyebilir, org eşliğinde ilahi okuyabilir, onlar da son derece basittir. Basit seslerle yapılmıştır. Tabii bunu geliştirerek bazı eserler vermişlerdir. Mesela Beethoven büyük bir dahi, Mozart büyük bir dahi ama Türk marşı bizim, altı tane peşrevimizden parçalar birbirine eklenerek meydana getirilmiştir. Türk mûsikîsi kitabında Haydar Sanal çok güzel anlatır bunları. Hangi peşrev? Elçi peşrevi, at nahılı peşrevi diye adlarını da sayar. Bir Japon araştırmacı Mozart’ın Türk marşını, aslında klavsen için yazdığını ifade ediyor. Eğer klavsen ile çalınırsa tam olur. Çünkü klavsenin seslerinin içinde mehterin vurduğu zil sesleri de vurulabiliyor. Çünkü Viyana elçiliğimizin mehteri 9 kat, yani 9×7 kişiden meydana geliyor. Her kat bir davuldan meydana geliyor. İşte 9 kere 7… Adamların önüne 40-50 davulluk bir mehter çıkıyor. Tabi Viyana’ya, yüreklere korku salmak ve hâkimiyeti vurguluyor. “Devlet-i Âli” diyor kendisine. Almanca’da Der Turkei değildir. Die Turkei’dir. Büyük devlet demektir. Grand Emperiya, büyük imparatorluk. Çünkü ben merak ettim ve sordum niye “die” ile yazıyorsunuz, “die” çünkü feminendir aynı zamanda dişilik eki. Bunun için sordum. Niye “die” kullanıyorsunuz, şöyle cevap verdiler, Türkiye büyük devlettir onun için “die” artikelini kullanırız. Die turkei, şimdi bütün bunları kulağınızın arkasına atın ve yatın. İşte bizim şimdiki kültür adamlarımızın hali budur. Bu büyüklüğü idrak etmemek. İşte Mustafa Nafiz Bey’in cevabına geliyoruz. Sen de mi anlayacaktın Cemil Bey’i. Şimdi isim vermek istemiyorum, rahmetli oldu. Radyoya geldi, “Hoca nedir sen her yerde Cemil bey, Cemil bey deyip duruyorsun?” dedi. Hâlbuki Mustafa Nafiz’i saat beşlerde Park Otel’e Yahya Kemal çağırıyor ki Cemil Bey’i konuşsunlar diye. Ben kendimi yalnız zannederdim Cemil Bey sevdasında meğer ki Mustafa Nafiz Bey varmış. O düşkün adamı, yarı deli gibi gözüken -dıştan- dehayı anlıyor Yahya Kemal. Ben bir şey anlamıyorum diyene “Sen de mi anlayacaktın?” O zat bu sözden sonra mosmor oldu. 3 ay gözümüze görünmedi. Çünkü çok büyük bir hakaret. Nitekim Türk mûsikîsini herkes anlayamaz.
Çok kimse anlayamaz eski mûsikîmizden
Ve ondan anlayamayan bir şey anlayamaz bizden.
Anlamasa bile büyüklüğünü fark eden yabancılar var mı?
Kızıltuğ: Vardı. Mesela Kurt Reinhart. Etnomüzikolog Berlin’de. Bizim bilmediğimiz Lemi Atlı’nın bütün eserlerini toplamıştı. Dede Efendi’nin bütün notaları orada idi. Müthiş bir arşiv yaptı adam. Etnomüzikolog yetiştirdi. Bazı araştırmacılar için. Mesela Türkiye’de araştırma yapamazsınız ki, Berlin’e Etnomüzikoloji’ye gidersiniz, müzik şubesine, kayıt mı istiyorsunuz, materyal mi istiyorsun hepsi var. Kulaklığı takar dinlersiniz. Nota arşivleri var, hepsi var. Zannediyorum Amerikalılar da yaptı.
Tambûr sesi için Mamuhi’nin(?) söylediği bir şey var.
Kızıltuğ: Necdet Yaşar olsa da tekrar dinlesek. “Benim yay ile yapamadıklarımı, sazın üzerinde nasıl böyle uygulayabiliyorsun” demiş. Teknik tabirle ‘glisando’ denir. Bir sesi çekip götürmek, kesmeden saz üstünde. Onları Necdet Yaşar çok iyi başardığı için, elindeki de mızraplı saz. Yaylı saz kadar başarılısın demek istemiştir. Türkiye’ye geldiği zaman -İstanbul festivalinde çalacak- havaalanında, “üstadım kimleri dinlemek istiyorsunuz Türkiye’de” diye bir soru sordular. Adnan Saygun’u mu dinleyecek, Cemil Reşit Rey’i mi, Bülent Tarcan’ı mı? “Ben dedi Niyazi Sayın’la Ali Ekber Çiçek’i dinlemeye geldim.” Adeta gazetecilerin nutku tutuldu. Niye Ali Ekber Çiçek? Meğerse Necdet Yaşar ona Amerika’da bantlarını dinletmiş, rahmetlinin. O Haydar’ı, bağlamasındaki o halâvet, tatlı sesi, keza Niyazi Sayın’ın ney’i?
Türk mûsikîsinin bugünkü eğitim durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kızıltuğ: Şimdi Türk mûsikîsinin eğitimi şöyle. Bu öyle bir şey ki. Türk mûsikîsinin halini tavrını, çok büyük bir tarikat düşünün, nerdeyse peygambere yakın bir tarikat düşünün, nasıl intikal eder o, müritten müride. Türk mûsikîsi ancak böyle tevarüs edilebilir. Kitapla filan, öyle tamam, yaygın olabilir, çok müzisyen de yetiştirirsiniz, çalgıcı da yetişir, sanatkâr bile yetişir, ama arkasından öteki aşamalar biraz zor geliyor. Yani yorumcu ve artist olmak başka şey. O zaten birkaç asırda bir gelir. Meselâ Cemil Bey bir tanedir iki değil. Yahya Kemal bir tanedir iki değil. Kısakürek iki değil tekdir. Rauf Yekta, Arel iki değil tektir. Öyle olması gerekir, yoksa ne kıymeti var. Ben böyle yorumluyorum. Tıpkı çok büyük tarikatın müritleri olmalı, silsilesi devam etmeli. Neyzenlerden meşk silsilesi devam ediyor günümüzde. Mesela Niyazi Sayın’ın bir talebesi vardır, Ömer Erdoğulular biz ona Çelebi deriz. Niyazi Sayın’a en yakın neyzenlerden biridir. Bizim sanatımızın böyle bir nasibi de var. Cemil Bey’den mesela İhsan Özgen’e geliyor. Ruşen Kam Cemil Bey’den tevarüs etmiş ama -hatta Ruşen Kam, İhsan Özgen’den çok iyi bir müzisyen usta- ama beriki tanrı onu öyle göndermiş, Cemil Bey’e yakın bir kemençe olacaksın sen demiş. Kilis’teki adama, buyurun Kilis, İstanbul değil. İstanbul şart değil. Çocuğu daha 20 yaşındayken ben, iktisat fakültesinde talebeyken dinlediğimde şaşırmıştım. Hem de kemençe çalmadı. Keman vardı orda, kemanı aldı ters çevirdi, aldı yayını başladı, taksim yapmaya. Müthiş bir şey, yani tevarüs ediyor ve dehasını buluyor. Ama bir, ama iki asır sonra. Hiç önemli değil, Cemil Bey şu anda zirvede. Meragalı, Itri, Dede Efendi çizgisini de muhafaza ediyor. Gelecekte de çok büyük Cemil Bey’ler gelecek. Gelecek ama kaç asırda bir. Bol bol yok. O zaman çalgıcı güruhu oluyor o. Çalıyor söylüyorlar. Belki benim değerlendirmem bu. Yanlış anlamayın standart bir eğitimci gibi konuşmuyorum burada.
Müzisyenler genelde yazmazlar, siz nasıl başladınız yazmaya?
Kızıltuğ: Ben şiirle girdim Türk Edebiyatına. 1961’de Toprak mecmuasında bir şiirim çıkmış ama o şiiri ben göndermedim. Bir dostum göndermiş onlar da basmışlar. 1961’den 1985’e bir daha şiir yayımlamadım. 1985’te Bahtiyar Vahapzade Özbek Türkçesinden Cemal Kemal’in bir şiirini Azeri Türkçesine aktarmış. Tercüme değil. Özbekçe söyleyişi, Azerbaycan Türkçesi yapmış. O yayın Türk Edebiyatı mecmuasında çıktı. Şiirin adı da ‘bir dane bir dane’. Beni çok etkiledi. Ben kalktım buna bir nazire yazdım. Yazdığım nazire Türk Edebiyat mecmuasında basıldı, fakat iki ay sonra da Özbekistan’da Özbekçe olarak çıktı. Ve ek olarak da bir tanıtım yazısıyla birlikte. Dolayısıyla Türk Edebiyat camiası çok heyecanlandı. Hatta bir yazı çıktı. Kul Ozan Özbekistan’da diye ve onla da kalmadı. Bu defa Azerbaycan’dan bana şiirler yazılmaya başladı. Ben burada bir şiir yazıyorum, naziresi Azerbaycan’dan geliyor. O sırada Şehriyar’ın “Haydar Baba’ya Selam I”, daha sonra “Selam II” çıktı. Bayburt Şikesteleri’ni yazdım meselâ. Enteresan bir şey ortaya çıktı.
Bir manada da ben görevlendirildim. Nasıl görevlendirildim, sayacağım şimdi size. Talat Halman, Bahtiyar Vahapzade, Özbekistan’dan Taşkent’ten Cemal Kemal, Bekir Sıtkı Erdoğan. “Koşma türünü çok iyi yazıyorsun. Bu konuda devam et.” dediler. 11’li ve 8’li koşma.
Israrla halk şiiri ve koşma yazmaya talip oldum. Edebiyatçılar da kolay kolay şâir demezler. Demek ki iyi tarafım var ki, şâir dediler. Daha sonra acaba bu mûsikî eserleri nasıl yazıldı? Yesari’nin o uyarsından sonra -dağlar türküsü- benim bakış açım değişti. Kaynak yok, bilgi yok. Bir şey yok ama bestenin kendisi var. Nevakâr meselâ… Itrâ o dönemde ne yer, ne giyer, ne içerdi ve bunun bestelenmesi için insanın hangi halet-i ruhiye içinde olması lazım. Böyle başladım, Nevakârı yazdım. Müheyya oldum meclis sakiya, Baki’nin şiiri üzerine Rakım Elkutlu’nun bestelediği eseri yazdım. Bir manada tayy-i mekân edip onları yaşadım aslında. Yaşadıklarımı da yazdım. Ahmet Kabaklı’nın bana söylediği bir söz var. Demişti ki “Bu yazıları bestekâr olmayan, icrâkâr müzisyen olmayan, şâir olmayan, yazar olmayan yazamaz. Ben dört tane adamı nerde bulayım da birleştireyim. Sen işte bunu yapacaksın.” Onun teşviki üzerine ben de yazdım. Edebiyat camiası çok heyecanlandı. 30 tane olunca da Ötüken bastı kitabı, Dildeste’yi. Dildeste, şimdi değil 50 sene sonra gündeme gelecek. Arkadan Dilbeste geldi. Halen ben bitti zannediyordum ama bilgisayarı açtım, 20 parça daha planlamışım. Dilbeste’nin içinde Türk halk müziği parçaları da vardır. “Yıldız türküsü” mesela. Niye doğdun sarı yıldız, / Evler yıkan beller kıran, / Yıldız yıldız… Sekiz tane yıldız türküsü tespit ettim ben. En güzeli Tokat’ın, Erzurum’un da var Yozgat’ın da var.
Astronomi merakı Türklerin, türkülere de yansımış. Şiirler oldu, besteler, türküler üzerine yazılarınız oldu, bir de eğitim kitapları.
Kızıltuğ: Ben 1960’lardan itibaren öğretmenlik yaparken bakardım şarkı yok, o konuda. Talebelerimle Tahtaya portre çizerdim, hadi çocuklar beraber yazalım derdim. Hem güfte hem şarkı. Defterler dolusu yaza yaza, çocuk şarkıları çıktı. Fakat bir özelliği vardır. Önsözde ben onu belirtirim. Bunları istersen piyanoyla çal, ister kemanla çal, ister bağlamayla çal. Türk müziği parçalarıdır ve makamlrla yazılmıştır. Mesela bir ara Nasreddin Hoca’nın hikâyelerini şarkılaştırdım. Bunlardan 20 tane filan şarkı var. Kedi nerde diye bir şarkı var. Hani meşhurdur kayıp et desek kedi nerde, kedi desek et nerde diye. İki okka et almış kedi yiyince iki kilo kedi, iki de yediği et, dört olması lazım. Tartıyor iki, bu etse kedi nerde. Bu kediyse et nerde diye yazdığım şarkı, Şevkefza makamındadır. Ama Batı müziği yapan bir Türk onu anlayamaz ne olduğunu. Alaturka hafızaya gelince onun da pek fark edeceğini sanmıyorum. Çünkü Şevkefza makamını bilen müzisyen bile çok az. 2-3 kişi belki biliyordur. Hadi beş diyelim. Çünkü onu bilmesi için Dede Efendi’nin Şevkefza Yörük Semaisini bilmesi lazım. O Şevkefza eserleri geçmesi lazım. Zannediyorum son güzel şevkefza besteyi Mustafa Nafiz Irmak yapmıştır. “Sebep sensin gönülde ihtilale.” Gerçi benim bu makamda bestelediğim eserler yok değil, var da ben kendim, Şevkefzadan yapılmış güzel eserlerdir diyemem. Zaman geçer bir gün birisi analiz eder, ha rahmetli Şevkefza da yapmış derse şans. Değilse unutulur gider. Unutulmaya mahkûm.
Ne gibi makaleler
Kızıltuğ: Aile ve müzik, çocuk ve müzik, gençlerimiz ve müzik, çocuğa müzik. Mesela benim bir görüşüm var. Çocuklara asla çocukça müziği verilmemeli. Çocuk büyük adam gibi eğitilir. Büyük eserlerle hem de. Mesela bunun örneği de var. Daha çocuk okula başlar başlamaz “daha dün annemizin kollarında yaşarken” şarkısını öğrenir. Mozart’ın 20. Sonatının final bölümüdür o. Batı’da alfabe şarkısı yapılmıştır. Mozart’ı daha anaokulunda, kafasına sokuyorlar çocuğun. Büyüdüğünde o şarkıyı dinleyince, bu bizim filan şarkıydı diyor.
Siz de Dede Efendi’nin Gülnihal’i ile başlıyorsunuz
Kızıltuğ: Benim böyle bir görüşüm var. Bugünlerde de bu konuda makalem çıkacak. Hiç çekinmeden Nevakâr’ın parçalarından çocuk şarkıları haline getirilip şimdiden çocuğun kulağının kanaşturulması lazım. Sonra çocuk büyüyünce ha bu eser o esermiş diyebilsin. Bunun yapılması lazım. Talibi çıkarsa söylesinler yapayım onlara. Eğer beceremiyorlarsa güfte de yazarım, şiir de yazarım. Çünkü bu çocuğa müzik konusunda ilhamı bana Mustafa Ruhi Şirin vermiştir. O da çocuğa şiir yazar. Çocuk şiiri yazmaz. Çok büyük espridir bu.
Aile araştırmanın bir çocuk şarkıları çıkmıştı. Katkınız var mı?
Kızıltuğ: Evet oradaki besteler benim… meselâ Yağmur Hanım, güftesi Rûhî’nindir. Bestesi benimdir. Bebeğin duası vardır. İddialıyım Yağmur Hanım Hüseynî makamındadır ve Cumhuriyet döneminde Yağmur Hanım gibi bir şarkı yazılamamıştır. Bir konserimde bir çocuk programı yapmıştım. Bu şarkıyı çocuklara söylettim. Bittikten sonra dinleyiciler o kadar haz duydular ki, herkes elini hafifçe üstüne sürdü. Üstünüz ıslandı mı? dedim, güzel bir şarkıdır o. TRT o eserlerin bandını geri gönderdi. Uygun bulmadı. Ee onlar da mı anlasın. Anlamayacaklar tabii gayet normal. Mustafa Ruhi o zaman radyodaydı. Banda aldık, Esma Özcan’ın sesinden, ben lavta çaldım, Şehvar Beşiroğlu kanun çaldı. Bant harikadır. Gönderdi, güfteden dolayı geri geldi parçalarımız, teşekkür ederiz, sağolun. Allah taksiratınızı affetsin, eşeğin kulağına Yasin mi okuyacağız?
Bilinen eserleriniz…
Kızıltuğ: Bilinen iki eserim var TRT’de. Eserlerini göndermedim. Eğer layıksa kendileri bir gün çıkarırla ortaya. Birisi Kısakürek’in Aydınlık şiirinin (ünison) notası, tek sesli, radyolarda okuyorlarmış o şarkıyı meğerse. Diğeri Şuküfe Nihal’in “su” kalbinden kalbime akan bir sesti. Akşam gölgesinde çağlayan o su. Ne büyük bir şiir. Bunu 1960’lı yıllarda yedek subaylığım sırasında yazmıştım. O eski bir beste, yeni değil. Bunun dışında hiçbir eserim yok radyoda.
Zindandan Mehmet’e Mektup…
Kızıltuğ: Ama o repertuar kurulundan filan geçmedi. Bazen Mehmet Güntekin söylüyor. Ben de söylüyorum.
Bazı dindarların bazı tutumu da mûsikîmizi köreltti mi?
Kızıltuğ: Körelmez bizim mûsikîmiz. O kadar sağlam ki. Kıyılar aşınmıyor. Bugünkü uygulamalar da zayıflatmaz. Bakın size bir hatıramı nakledeyim. Bir gün bir halı tüccarıyla konuşurken, size yazık dedim, fabrika çıktı harıl harıl halı basıp satıyorlar. Siz de el işi halılarla uğraşıyorsunuz. Bunu söylediğim zatın da, Hilton’da o zaman bir halı mağazası vardı, onun sahibi. Dedi ki, sen boşuna üzülüyorsun. Keşke fabrikalar daha da çoğalsa. Onlar arttıkça bizim halıların değeri anlaşılıyor da ondan dedi. Kıymetleniyor.
Altın yere düşmekle pul olmaz.
Kızıltuğ: Altın bile hiçbir şey değil. Türk mûsikîsi altından da kıymetli bir değerde. Deha halindeki ışıl ışıl Türk mûsikîsine hele Türk diline kimse bir şey yapamaz. Neden yapamaz. Siz daha 7. yy’da “üze köktengri basmasar asra yagız yir delinmeser töreni kim bozar” diyen bir milletin çocuğu nasıl olur? Arkasından gelmiş Selçuk dehası, Alparslan dehası. Onun orduya nutkunu okuyunuz. Gelmişiz İslam dünyasını kanatlarımızın altına almışız. Günümüze ulaşmalarını sağlamışız. Yoksa Haçlılar Arab’ı, sadece Arab’ı değil diğerlerini de doğramışlardı. Kim korudu. Biz koruduk. Musevi, Rum, Ermeni, hepsini biz koruduk. Yoksa kalır mıydı bunlar. Türk dili de böyle. Dilimiz, dinimiz, teşkilatçılığımızı bugüne getirdik… Bu fanatizm, şovenizm değil. Düşmanlarımız çok. AB sözcüsü bana hakaret etmeli ki aklımız başımıza gelsin. Yoksa kendimize geleceğimiz yok.
Mustafa Nadir ÖNAY
Bu röportaj Menekşe Özkaya’nın “İki Fırat İki Kızıltuğ” kitabından alınmıştır.
- FIRAT KIZILTUĞ İLE SOHBETLER - 06.11.2024
- ARANAĞME - 26.03.2023
- OYUNLARDAN BIKTIK - 11.03.2023
- YENİDEN - 01.03.2023
