Kısa Filmler, Derin Hikayeler temalı köşemizde; “Kırmızı Çanta” belgesel filmiyle ulusal ve uluslararası birçok festivalde adından söz ettiren, 15. TRT Belgesel Ödülleri’nde En İyi Belgesel Ödülü’nün sahibi yönetmen Mert Kartal’ı konuk ediyoruz.
Yönetmenlerin yoğun tempoları arasında vakit ayırmanın ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, zamanını bizlere ayırdığı için kendisine teşekkür ediyor; sizleri daha fazla merakta bırakmadan röportajımıza başlıyoruz.
ELİF TÜRE ATAM: Öğrencilik yıllarında Mert Kartal kimdi? Hayaller bugünküyle örtüşüyor mu?
MERT KARTAL: Öğrencilik yıllarımda fazla izleyen, biraz fazla düşünen, az konuşan biriydim. Sinemaya başlamadan önce bile hayatı kadrajlar hâlinde algılayan bir yanım vardı. Gündelik hayatın içindeki görünmeyen çatlaklar hep ilgimi çekiyordu. O dönem hayalim “Ünlü bir yönetmen olmak”tan çok, Gerçekten hikayesini bildiğim gerçek filmler çekebilmekti. Bugünden baktığımda şunu net söyleyebilirim: Hayallerim biçim değiştirdi ama özü hiç değişmedi. O zaman da hikâyenin insanla kurduğu bağı önemsiyordum, bugün de. Sadece bugün, bu bağın sorumluluğunu daha fazla hissediyorum.
ETA: Genç yaşta yönetmen olmanın avantajları ve zorlukları neler? Her sinema mezunu yönetmen olabilir mi?
MK: Genç yaşta yönetmen olmanın en büyük avantajı cesaret. Kaybedecek çok şeyiniz olmadığını düşündüğünüz için daha gözü kara olabiliyorsunuz. Ama bu aynı zamanda en büyük dezavantaj; çünkü sinema sabır isteyen bir alan. Tecrübe bazen sadece yıllarla geliyor. Her sinema mezunu “ben yönetmenim” diyerek yola çıkabilir ama yönetmen kalabilmek başka bir şey. Yönetmenlik bir ünvan değil, bir yük. Hikâyeye, ekibe, izleyiciye karşı sorumluluk almak demek.
ETA: Sinema propaganda mı yapmalı, evrensel mi olmalı?
MK: Sinema tarihsel olarak propaganda ile iç içe doğmuş olabilir ama bugün geldiği noktada tek bir işleve indirgenemez. Benim için sinema, slogan atmaktan çok soru soran bir alan. Toplumsal bir mesele anlatırken evrensel bir dile ulaşabiliyorsanız, işte o zaman gerçekten politik oluyorsunuz. Çünkü insanın kalbine dokunan şey zaten evrenseldir.
ETA: İlham aldığınız özel bir unsur var mı? Sinemada olmazsa olmazınız nedir?
MK: İlham aldığım tek unsur anılar ve yaşanmışlıklar sanırım. Benim anılarım, çevremdeki insanların yaşadığı olaylar. İyi bildiğim şeyleri anlatmaya çalışıyorum. Samimi ve gerçek hikayeleri. Sinemada benim için olmazsa olmaz şey samimiyet. Teknik her zaman öğrenilir, bütçe her zaman bulunur ya da bulunmaz; ama samimiyet yoksa film sadece bir görüntü yığınına dönüşür.
ETA: Kırmızı Çanta’nın ortaya çıkış hikâyesi nasıl şekillendi?
MK: Kırmızı Çanta aslında yıllardır dayımdan dilediğim bir hikâyeyi benim gözümden insanlara anlatma meselesiydi. İyilik, Yoksulluk, Vefa, Öğretmen… O hocanın çocuğa aldığı çanta sadece bunları taşıyan bir araçtı. Belgeseli çekerken şunu fark ettim: Bazı hikâyeler anlatılmak için değil, dinlenilmek için vardır. Ben de kamerayı biraz geri çekip bu hikâyeye alan açmak istedim. Filmin bu kadar karşılık bulmasının sebebi de bence bu; insanlar kendi kendi çocukluk anılarını, kendilerinde iz bırakan öğretmenlerini ya da küçükken yaşadıkları iyi ya da kötü kendilerinde iz bırakan anıları o filmde gördü.
ETA: Film çekmenin en zorlayıcı tarafı nedir? Kırmızı Çanta’da ne yaşadınız?
MK: Film çekmenin en zor tarafı belirsizlikle barışmak. Belgeselde bu daha da keskin. Kırmızı Çanta’da duygusal olarak zorlandığım anlar oldu. Kamera arkasında yönetmen olmakla, kamera önünde insan olmak arasında sıkıştığınız anlar… O dengeyi korumak hiç kolay değil.
ETA: Şu sıralar ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?
MK: Şu ana kadar 3 kısa film ve bir belgesel film ürettim. Son dönemde uzun metraj bir senaryo üzerine çalışıyorum. Bunun dışında bir belgesel projesi geliştiriyorum. Daha çok insan hikâyelerine, bugünün Türkiye’sine temas eden işler bunlar. Biraz daha içe dönük ama bir o kadar da toplumsal işler.
ETA: Yönetmen olmasaydınız ne olmak isterdiniz?
MK: “Muhtemelen öğretmen olmak isterdim. Bir edebiyat ya da tarih öğretmeni. Anlatmayı, hikâyelerle düşünmeyi seviyorum. Zaten sinemaya de beni çeken şey biraz bu; insanlara bir hikâye anlatmak.”
ETA: Yeni yönetmen olmak isteyenlere ne söylemek istersiniz?
MK: Çok film izlesinler ama daha çok hayatı izlesinler. Kamera kullanmayı öğrenmek kolay, bakmayı öğrenmek zor. Ve en önemlisi: Kendi seslerini bulmadan başkalarının sesini taklit etmesinler.
ETA: Sinemayı Türkiye’ye benzetseydiniz ne anlatırdı?
MK: Türk sineması bana hep yarım kalmış cümleler gibi gelir. Çok şey söylemek ister ama bazen cesaret edemez, bazen de yanlış yerden bağırır. Ama bütün karmaşasına rağmen çok güçlü bir potansiyeli vardır. Tıpkı Türkiye gibi… Çelişkili, yaralı ama hikâyesi bitmeyen.
ETA: Günümüzde sinemada üretim ve dağıtım alanındaki eksikler neler sizce, neleri değiştirmek gerekir?
MK: Türkiye’de bugün kısa filmler, uzun metrajlar, belgeseller üretiliyor ve bunlar çoğunlukla festivaller aracılığıyla izleyiciyle buluşuyor. Bu çok kıymetli. Ama bence asıl eksik olan şey, bu üretimin nasıl değerlendirildiği ve ne kadar ciddiye alındığı meselesi.
Örneğin kısa film meselesi. Artık hepimizin diline pelesenk olmuş bir söz var: “Kısa film, uzun metrajın basamağı değildir; başlı başına bir türdür.” Bu çok doğru ama pratikte karşılığını göremiyoruz. Büyük festivallerde uzun metraj filmler için senaryodan oyunculuğa, görüntüden sese kadar pek çok kategori varken kısa filmlerde çoğu zaman sadece “en iyi film” ödülü var. Oysa kısa filmde de aynı emek var; senarist, oyuncu, görüntü yönetmeni, sesçi, kurgu… Neden onlar için ayrı kategoriler yok? Burada bahsettiğim şey ödül almak değil aslında. Filmlerin yarıştırılması zaten başlı başına tartışmalı bir konu. Ama kısa filmin gerçekten bir “tür” olarak ciddiye alınıp alınmadığını bu yaklaşım çok net gösteriyor.
Uzun metraj doğal olarak daha fazla ilgi görüyor; bu biraz da arz-talep meselesi. Ama kısa film hâlâ “böyle bir şey de var, hadi buna da bir ödül verelim” noktasında kalıyor gibi hissediyorum. Eğer sektördeki herkes —üreten, tüketen, değerlendiren— bir sözü sahici buluyorsa, bunun eyleme de dönüşmesi gerekiyor.
Festivaller özelinde de benzer bir durum var. Festival sayısı arttı, bu iyi bir şey. Ama nitelik–nicelik meselesi hâlâ çok tartışmalı. O festivallerin nasıl yapıldığı, filmlerin ne kadar değer gördüğü, film yapan insanların ne kadar muhatap alındığı çok önemli. Sadece sayının artması tek başına bir şey ifade etmiyor.
Bir diğer temel sorun ise bence hikâye meselesi. Teknik olarak çok düzgün ama hikâyesi olmayan yüzlerce film üretiliyor her yıl. Bunun da biraz kendi kültürümüzle kurduğumuz ilişkiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Uzak Doğu sineması kendi dilini oluşturabiliyor, İran sineması oluşturabiliyor, Yunan sineması, Belçika sineması oluşturabiliyor. Ama bugün bir film izlediğimizde hâlâ net bir şekilde “bu Türk sineması” diyemiyorsak, bence asıl problem burada. Hikâye kimin hikâyesi, ben bu hikâyeyi gerçekten biliyor muyum, bu soruları kendimize daha sık sormamız gerekiyor. O dili sahici bir yerden kurmak zorundayız.
Üretim, dağıtım, festivaller, destek mekanizmaları… Hepsi birbiriyle bağlantılı. Eskiden bir film büyük ölçüde bakanlık desteğiyle çekilebiliyordu, bugün bakanlıktan alınan destek çoğu zaman sadece filme başlamak için atılan ilk adım gibi. Bu da ayrı bir sorun.
Kısacası, bu başlıklar üzerine çok konuşuyoruz ama konuşmanın eyleme dönüşmesi gerekiyor. Sorunlar sadece dile getirildiği yerde kalmamalı. Festivallerde de, üretimde de, dağıtımda da… Eğer gerçekten bir şeyleri değiştirmek istiyorsak, artık konuşmaktan öteye geçmemiz gerektiğini düşünüyorum.
ELİF TÜRE ATAM


- KISA FİLMLER, DERİN HİKAYELER: MERT KARTAL - 14.02.2026
- KISA FİLMLER DERİN HİKAYELER / YÖNETMEN: AHMET HAKAN KURT - 17.12.2025
- KISA FİLMLER, DERİN HİKAYELER - 05.12.2025
- KISA FİLMLER, DERİN HİKAYELER - 28.11.2025
- 16.TRT ULUSLARARASI BELGESEL ÖDÜLLERİ - 14.11.2025
- BİRKAÇ SAAT ÖMRÜNÜN KALDIĞINI BİLMEDEN TÜRK SİNEMASINA SESSİZ VEDA: ENGİN ÇAĞLAR - 01.11.2025
- FİLM EKİMİ: KAMERANIN ARDINDAKİ DİRENİŞ - 09.10.2025
- TÜRKİYE KÜLTÜR YOLU FESTİVALİ 20 ŞEHİRDE! - 30.09.2025
- GÜNAHLARIMIZI BAĞIŞLA: ALMAN IRKININ TEMİZLİĞİ - 11.09.2025
- ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ: ÖZGÜRLÜK VE SINIRLAR - 02.09.2025
- ALİREZA KHATAMİ SİNEMASI: ÖLDÜRDÜĞÜN ŞEYLER FİLMİ - 26.08.2025
- ZAMANIN TOZLU TANIKLARI: SİNEMA İLE TARİH ARASINDA YOLCULUK - 16.08.2025
- HAYATLA BARIŞ: AMA ÖNCE KENDİNLE - 05.08.2025
- MİLLİ SİNEMANIN ÖNCÜSÜ: YÜCEL ÇAKMAKLI - 28.07.2025
