MİHMANDAR

Yıllar önce, “Ne bade içtim ne de rüya gördüm,” diye başlamışım bir yazıma… “O güne dek eline saz almamış, alıp teline dokunmamış olan zât, düşünden uyanır uyanmaz hem çalar hem söylemeye başlar ya hani. Bir rüya  görmesem bade içmesem dahi bende de böyle olacakmış gibi hissediyorum. Nota bilgim sıfır. Bir kez bir müzik aletini elime alıp uğraşmışlığım yok. Bütün bu  ‘engin’ bilgisizliğime rağmen bir kez elime almak şöyle dursun yanından bile geçmediğim “kanunu” şu an elime verseler şakır şakır çalacakmışım gibi. Ciddiyim. Üstelik bu duygu yeni de değil, anca söylemeye cesaret edebiliyorum. Hayır madem “telli çalgı” olacak saz olsun. Nihayetinde dedemden kalma yeteneğim olabilir. Üstelik aşıklık geleneğine de uygun. En basitinden içimdeki bu karşı konulmaz istek genetikmiş der geçerim. Ya da gitar olsun. Onu da anlarım. Hem evde de var. Elimin altında, gözümün önünde. Öyle arayıp bulmaya, para verip almaya da lüzum yok. Sırf tel sayısı bakımından düşününce keman olsun bari değil mi? Yoksa ses çıkartabilmesi de çalması da ayrı bir dert olduğunu bilmeme rağmen topu topu dört teliyle bir şekilde uğraşır insan, ama yok! Onca dört beş telli çalgı içinden sen git yetmiş dokuz telli olanı aşerir gibi iste ve işin daha da tuhaf olanı eline aldığın gibi çalabileceğine inan.

Daha önce hiçbir şeye karşı böyle talepkâr bir tavrımın olduğunu hatırlamıyorum. Yani ayıp bile gelir sonuçta. Koca kadın, hiç çocuğun tutturduğu elma şekeri gibi “Kanun” ister mi canım? Hoş mu yani? İster. Yani istermiş. Üstelik öyle hoş ki. Ayrıca benimki şımarıkça bir ısrardan daha çok bir buluşma anının hayali gibi. Gözlerimi kapayıp bir kanunu kucaklayacağımı ve tellerine dokunur dokunmaz çalabileceğimi düşünürüm hep. Tek bir mızrap hamlesiyle bütün yaralarıma deva olacağını düşündüğüm o mülayim sese teslim olacakmışım gibi gelir. Nota okuyamam doğru ama koca bi orkestranın içine koysunlar kanunun sesini şıp diye bulurum. Yedi mahalle öteden çalınsa işimi yarıda bırakıp ona kulak kesilebilirim. Hele işin erbabından dinleyince sanki  o gün bütün işlerimin rast gideceğine inanırım.

Heyecanım hakikaten görülmeye değer, abartmıyorum. Nasıl desem o tınıyı duyunca resmen mest hatta sermest oluyorum. Dizimin üstünde değil başımın üstünde yeri var gibi geliyor. Hatta parmaklarımın ucuna benden habersiz mani olamadığım bir aşk birikiyormuş gibi geliyor. Biliyorum devlet gibi ihtişamlı, mahkeme salonlarının ağırlığını düşündüren de bir adı var. İnsanın saygıdan ayağa kalkası geliyor.

Bir bilsem bi anlasam nereden gelir bu heves? Sonra hakikaten gelip geçici bir heves mi? Hiç ama hiç bilmiyorum,” demişim  bundan yıllar yıllar önce.

Artık biliyorum. Koşa koşa onu haber vermeye geldim. Varmış o duygunun aslı. Üstelik heves de değilmiş. Hem de öyle uzaktan görüp de konuşmuyorum çünkü artık kanunu olan biriyim. Artık gelsin turneler gitsin konserler. Şaka şaka… Birlikte gülelim diye dedim.

Nasıl oldu da dizimin üstünde şu an, bana kalsa başımın üstünde yeri var ama teknik olarak iki elimin altında duruyor. Rüya gibi… Gerçek olma faslı çok uzun çeker ama belki onu da bir gün uzun uzadıya anlatırım. Şimdilik şu kadarını diyeyim; içli İran filmlerini aratmayacak kadar derin bir hikayesi var. Siz siz olun kalbinize konuk olan misafirleri iyi ağırlayın. Sakın ha hafife almayın kapınızı çalan sesi, mihmandarlığın hakkını verin. İçinizde coşup taşan duygular varsa vakit varken günle güneşle buluşturun el alemle tanıştırın. Kanununuzun sesini dinleyin. Benden demesi.

Gamze Koç

Gamze Koç

2 “MİHMANDAR”yanıtını veriyor

  1. Bazen bir enstrüman bazen de bir duygu, insanın varlığından bir ses.
    Bu sesi küçümsememek gerek.
    Çocuklar gibi saf bir yönü vardır bu durumun.
    Kaleminizden de herdaim böyle düşüncelerin seslerini duyarız inşallah hocam.

    1. Kalbimizin sesi hakikaten bazen çocukluğumuzu düşündürür bize Yasin Hocam.O sese kulak vermezsek de bize küsebilir.İçerideki sesleri küstürmemek duasıyla…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir