Halit Yıldırım (Şair/ TYB Çorum Şubesi İl Temsilcisi)

Halit. Bizim Halit. Kardeşim benim. Yıllardır bilirdim, tanırdım, severdim. Görmeden sevdiğimdi o. Bu kez bir değişiklik yaptık; vicahen (yüz yüze) görüştük. Hatta şifahen (Külliyen muhabbet). Ne demek mi bu? Onu bir Halit bilir, bir ben, bir de Allah. Ha bir de Ardahan Üniversitesi Misafirhanesi. Öyle koyu, öyle büyülü, öyle doyumsuz bir muhabbet ki -sadece ikimiz tabii- in cin uykuda, horoz ha öttü ha ötecek, sabah ezanları ha okundu ha okunacak. Erzurumlunun dediğinden, işte eyle (Ekürisi Muhammed, sabah olanı biteni duyunca, aynısından ben de isterem abi diye tutturmasın mı? O da olur bi’ gün be gardaş! Sabırlı olasın. Allah’ın arzı geniş, bizim Halit’in de endamı. Pehlivan maşallah. Bana Çorum’u Veysel ile Adem (Garafilik) kardeşler sevdirmişti. Halit ile sevdaya dönüştü bu. Artık beni de yarı Çorumlu bilin. Kervan boyunca, altın kalpli kardeş Muhammed ile düşüp kalktılar. Örnek bir abi kardeşlik. Gıpta ile izledik. Şairliği iyi, türkücülüğü de. Mahcup adam. Hepimiz gibi. Genetiği haza Anadolu çünkü. Benim emrivakim ile mikrofona çıkarttıksa da ucundan bir kendi bestesini seslendirip kaçıverdi. Alacağın olsun Halit. Son üç gün bir şeyi daha keşfettik: Halit, Muho, ben; üçümüz de zil zurna Ferdiciymişiz meğer. Ahaliye çaktırmadan kaç kez Ferdi’den şarkılar taam eyledik, sayısını biz de bilmiyoruz. Ama aramızda gavil karar ettik: Yollarda gizli gizli, kulaklıklarla Ferdi Tayfur dinlediğimizi kimseye söylemeyeceğiz diye. Yemin billah etmedik ama ettik saydık, söylemedik, söylemiyoruz, söylemeyeceğiz. Artık Angara’daki Çorumlu o. Angara gazandı, Çorum gaybetti. Çorum’un haberi olsun. Bir de dünyada cenneti garantileyenlerden (Sebebini burada yazamam, anlayın siz gerisini; yengem Trabzonlu’ymuş be). Çok kârdayım: Bu kervan bana kaç kardeş kazandırdı, bir bilseniz. En başta da Halit’i. Halitçiğimi. Derbeder Halit’im. Bana sor, sen.
Hanefi İspirli (Şair/ TYB Erzurum Şubesi Başkanı)

Adamım benim. Kardeşim. Muzip mütebessim. Bu kez gardı düşüktü. Düşmüştü. Haklıydı da. Beli bükülmüştü. Hastalıktan, evet. Ama en çok da anacığının yoğun bakımda olmasından. Kendi hastalığından ziyade. Her şeye rağmen, hüznünü bal eyleyip gülümsedi bize. Hanefi’den mütevellit olmalı, kaç gündür yağan yağmur ve soğuk da mola verip yüzümüzü güldürdüler biraz. Erzurum haza şehir. Şeksiz şüphesiz. Tam inandık (Benim gibi yirmi üç ülke, yüz altmış şehir görmüş birinin Erzurum’u ilk kez görmesi ne kadar ayıbımsa, şehri D. Mehmet Doğan ve Hanefi ile temaşa eylemek de en büyük şansımdı). Hanefi’nin bulup getirdiği, sular seller gibi Erzurum’u anlatan rehber öğretmenimiz “Oğuzlar, 6.000 sene önce Erzurum’a gelip yerleştiler” dediğinde, Kayserili Bekir Oğuzbaşaran Abi’ye, “Oğuzların kısa boyluları burada, uzun boyluları Kayseri’ye gitmişler” esprimdeki Erzurumlu, Hanefi’ydi işte. Tam da oydu. Ortaya yakın boy, benim gibi şakulü azıcık kayık bir fizik, saçlarıyla yarışan sakallar, daima şirinliğe ve şiire yatkın bakışlar. İşte bizim Hanefi. Erzurum sabahında kahvaltıda, uzun yıllar Atatürk Üniversitesinde görev yapmış, profesörlüğe kadar yükselmiş, aslen en batıdaki şehrimizden şair bir abimizi kastederek; “Hanefi, duyarız ki Erzurumluların millî sporu küsmekmiş. O abimiz Erzurumlu mu, yoksa Trakyalı mı?” sorumu, hiç tereddütsüz “Erzurumlu” diye cevapladı, o meşhur gülüşüyle. Devam ettim, “Sen de çabuk küsüyorsun galiba?” Cevapladı: “Yok abi, benimkisi küsmek değil, sitem.” Evet, Hanefi bizim sitemkâr kardeşimizdir. Saf ve temiz kalpli kardeşimiz (Onu her gördüğümde; Karadağ Budva’da, beş sene önce, D. Mehmet Doğan Abi’nin Haydi Hanefi, Şiir Taşı’na çık da bir şiir oku demesi üzerine, yavaş yavaş çıkışı, tam başlayacakken Angaralıların dil çabukluğuyla dizeler okuması üzerine şaşkın, mahcup, çaresiz bakışlarını hatırlarım). Son bir şey: Bu kervan, eskiye oranla biraz renksizdi. Sebebini çözdüm; Hanefisizlik. Canın sağ olsun kardeşim. Sana ve anneciğine şifalar diliyoruz. Tüm Erzurum’a. Hatta barışık günler de.
Hasan Yücel Başdemir (Prof. Dr./ TYB Genel Merkezi/ Ankara)

Unvanını hak edenlerden. Haza profesör. Yandan çarklı değil. Özden, gözden, sözden. Kaç zamandır tanışırız bilemem; belki on yüz bin senedir (Muhtemelen üçüncü görüşmemizdi yüz yüze). Yüzündeki edep, sesindeki saygı, yürüyüşündeki terbiye ile dikkat çekti. Öne çıkmaktan da geride durmaktan da hoşlanmıyor. Tam kıvamında davranıyor (Tipik Çepni Türk’ü işte). Hem ağır hem müeddep hem oturaklı kardeş. Vefalı da. Yeri geldiğinde posta koymaktan da geri durmuyor, fabrika ayarlarına dönüp kükrüyor da (Ne de olsa Topal Osman’ın hemşerisi). Erzurum’da Topçu Paneli’ndeki münasebetsizliğe profesör olduğunu unutup anında tepki gösterdi. Ardından çıkışından dolayı özür diledi, sözlerine de teyit. Ama o daha çok akrabası Hasan Âli Yücel gibi, İsmet Paşa’nın yedi yıl yedi ay Milli Eğitim Bakanı gibi, sessiz ve derinden yaşamayı seviyor. Bana gezide akrabası Hasan Âli Bey ile anlattıkları ilginçti. Giresun’da annesine kaçması, onu mutlu etmesi, ertesi gün bizimle tanıştırması da ne güzeldi. İnsan profesör. Önce insan, evlat, oğul, sonra profesör. Felsefecim. Felsefe bakışlı kardeşim benim. Sevdik seni. Herkes de sevdi.
İlhan İşman (Sunucu – İçerik üreticisi / Ankara)

İşkolik adam. Soyadından belli zaten. Dördübiyerde dost. Ne demek mi? Anlatayım: İtiraf edeyim ki kervana çıktığımızda hangi sıfatla geldiğini anlayamamıştım. Malum, kimimiz genel merkez, kimimiz şubeler adına katılmıştık, kimimiz de temsilci. Kimi şairdi, kimi yazar. İlhan kardeşim, bunların hiçbirisi değildi de neydi? Onu ilerleyen günlerde anlayacaktık; önceleri, benim uzaktan anladığım, durumdan vazife çıkarıp kısa videolar çekiyordu, bir. Bunları -şimdilerde içerik üretme diyorlar- kısa, etkili, vurucu haberlere dönüştürüyordu iki. Ekürisi Mahmut Erdemir, işi gereği erken dönmek zorunda kalınca, değme ustalara taş çıkartacak ölçüde sunuculuklar yaptı üç, yetmedi sanat musikisinden güzel besteler de döktürdü, dört. Dördübiyerde demem bundan. Sanatçı komple. Uzun boyu, güçlü fiziği, edalı yürüyüşüyle taşıyor bu dört görevi birden demek ki. Öğrendik sonra, babası Nihat Amca, nice Kayseri türküsünü arşivlere kazandıran usta bir icracıymış. Sanatçılar da yetiştirmiş. Çocukluktan sağlam geliyor bizim İlhan kardeş yani. Müthiş de planlamacıdır. Stratejik hem de. Gezinin son gününde bu kervanlar nasıl daha iyi ve etkili olabilir üzerine kafa yorduk biraz. Bir de mobing dernekleri genel başkanlığı görevi varmış, ki çok takdire değer. O da tersine mobingci; baskıcı değil, güler yüzüyle ve iş görmesiyle yüz güldürücü. Helal olsun sana İşman.
İsmail Bingöl (Şair/ TRT Erzurum Radyosu Yapımcısı)

Narmanlı İsmail. Bizim İsmail. Zaten en ünlü programı Bizim Eller. Üçgen bir yüze, belirgin bir burna, açık bir alına bir de kararlı bir sese sahip. Her ses bir rengi çağrıştırır aslında. İsmail Bingöl’ün sesi de doğrusu kahverengi. Koyu kahverengi ama. Gariptir, giysileri de ekseriya kahverengidir. Her Erzurumlu gibi Türk âşık edebiyatının orta yerine doğmuş. Büyümüş. Yaşamış. Anlatmış. Yansıtmış. Nakletmiş. Yaşatmış. Yapımcı adam. Yapıcı adam da. Öte yandan ruhani adam. Âşık Ruhani mütehassısı. Okuduğu “Yastadır da deli gönül yastadır” uzun havası ile zihinlerde yer etti.
İsmail Bozkurt (Şair/ Ankara)

O da benim ekürim. Yani kardeşim. Yani birlikte oturduk, elden geldiğince (Gerçi benim yerimde oturduğum pek söylenemez ya, olduğu kadar artık). Atletik şair. Atlet şair. Biyonik adam. Botanikçi adam. Erzurum, Kars, Ardahan yaylalarında binlerce dönüm boş arazi ama on binlerce inek bolluğunu o olmasa nasıl çözecektik. Anladık ki her kervana bir ziraatçi gerekiyor. Ki o, bir de o işin doktoru (“O bölge çok yüksek ve arazi çok tuzlu. Orada arpa ve çavdar dışında bir ürün yetişmez. Ama o toprak ve tuzlu otlar hayvancılık için birebir. Çok uygun.” cevabıyla, kafamızın içinde ayakta dolaşan sorular, yerlerine oturup sakinleştiler). Şirin adam. Şiir adam. Şiir gibi sesi var zaten, ince, zarif… Varlığı zenginlik. Tam kardeş. Hizmetten, iş görmekten kaçmaz. Vefalı yürek. Erzincan’da okuduğu şiir akıllarımızda yer etti. Bir de istenen her şeyi koşarak yerine getirmesiyle. Görev adamı. Kimin neye ihtiyacı varsa ilk o koştu, yetişti imdada. İlk dört gün yağmurlu geçince havalar, onun şemsiyesiyle hayat bulduk biz. Yani ben. Altmış yaşındaki delikanlı. Hep delikanlı. Daimi delikanlı. Hep böyle kal İsmailciğim. Böyle şen. Böyle şiirle.
Kamuran Tuna (Şair/ TYB Trabzon Şubesi Başkanı)

Akrabam der bana. Akrabam derim ona. Akrabayız, evet. Bu kesin. Hem o kadar kesin ki. Tıpkı şu anda bu satırlarımı okuyanlarla akraba olduğum kadar kesin, net. İşin doğrusu şu; ne o Tunalı ne ben. Ne o benim akrabam ne ben onun. Soyaddaşız sadece. Ki benim asıl soyadım Okçuoğlu’dur, onun bilmem ne. Soyadlarımız da akrabalığımız gibi, bizim değil (Hayatımızın en kazık sorusu: “Biz bizim miyiz?” Neyse, girmeyelim bu konulara. Musa Kâzım Hoca, benim alanıma girdiniz beyler, çıkın çabuk oradan şeklinde uyarıp Spinoza der ki diye söze girebilir. Aman kızdırmayalım genel başkanımızı). Kamurancığımla akrabalığımız tıpkı sizin kadar, Ademoğlu olmaktan yani. Trabzon’da yine çok sıcak karşıladı bizi. Ciddi adamdır, ciddi şairdir, ciddi söz yazarıdır. İyi başkandır da. Şansı da Trabzon onun, şanssızlığı da. Öyle, Trabzon onun orası: Herkes baş. Herkes general. Er, onbaşı, çavuş, yüzbaşı, binbaşı, albay, ara da bulasın. Salonu iyi doldurmuştu. Trabzon’un Edebiyat Mahfilleri mevzuu da güzeldi. Allah’ı var, Kamuran iyi sunum yaptı, yönetti. Mahfiller üzerine konuşan Trabzonlu arkadaş da çok ihatalıydı. O kadar ihatalıydı ki (geniş almıştı ki konuyu) İtalya’dan İstanbul’a getirdiğinde süre bitti. Büyük düşünmek böyle bir şey demek ki. Velhasıl, Trabzon’un edebiyat mahfillerini öğrenemedik ama o kadarcık kusur da olsun hani. Hele Kamuran Tuna, konunun en masumuydu. Güzel kalpli şair. Güzel kalpli başkan. Güzel kalpli adam. Trabzon sana yakışıyor, sen de Trabzon’a. Böyle gördük, böyle bildik, böyle söyleriz…
Mahmut Erdemir (TYB Genel Sekreteri/ Ankara)

Her eve lazım adam. Her sokağa lazım adam. Her mahalleye lazım adam. Her şehre lazım adam. Hatta her kuruma. Sessiz ve derin. Bir o kadar da çözümcü. Sesi yok, işi var. Organizasyon ustası. Yeri geldiğinde ki kervanın ilk üç günü sunucuydu da, nerede bir ihtiyaç olsa orada mutlaka Mahmut Erdemir vardı. Yaptığı işlerin üç adım gerisindedir. Orta boylu, durgun sakin bakışlı, güven yüzlü adam. Güler yüzlü adam. Otuz beş kişinin bir hafta süren bir seyahatinde, ikişerli üçerli gruplar olur, oluşur. Gezerken, yemek masasında vesaire hep yan yana olurlar. Bu hep böyledir. Böyle olmalıdır da. İnsanın tabiatı gereğidir. Bizim ekipte de bu manada beş altı grup oluşmuştu. Uzun uzun yazmayayım. Ama Mahmut’un ekürisi olmadı hiç. O hep bağımsızdı. Herkesle aynıydı. Herkesle iyi, herkesle mesafeli, herkesle uyumlu. Sık sık genel merkezden gelen gençlerle diyalog kurdu, Mustafa, İsmail, Tolga ile. O da işle, işlerle ilgili. Denge adamı. Ve saygı. Saygılı adam. Kulislerden, krizlerden, kavgalardan uzak adam. Herkese ‘abi’ diye sevgiyle hitap eden adam. İyi ki dostumuz ve aramızda.
Mahmut Kaya (Doç. Dr./ TYB Şanlıurfa Şubesi Başkanı)

Sıcak adam. Sıcakkanlı adam. Sıcak bölgenin adamı. Urfalı ya. Bütün ilişkilerinde bunu gördük. O kadar sıcak ki Urfa havasına aldanıp seyahate yazlık elbise ile gelmiş. Kars’ta, Ani Harabeleri’nde 6 derece ısıda, Ermenistan’dan bize doğru gelen soğuk rüzgârlı yağmurda, adeta donan Urfalının imdadına kafile arkadaşlarından bir ağabeyi yetişti. Zorunluluktan uzun etekleri görünen gri trençkot üzerine mavi kısa montla birazcık dikkat çeken tuhaf bir görüntü sergiledi altın kalpli akademisyenimiz. Bir de Erzincan’daki Deprem Paneli’nde Sosyoloji doçenti olmasının da etkisiyle, 6 Şubat Depremi sonrasıyla ilgili yaptığı toplumsal analizlerle göz doldurdu. Uzun boyu, esmer yüzü, sevimli ve bilgiç bakışları, mutantan ve zarif anlatımı ile takdir topladı. Az ve öz konuştu. Disiplinliydi beklendiği gibi. Aralarda, gezilerde, yemeklerde, Enver (K. Maraş) ve Mustafa (G. Antep) başkanlarla birlikteydi hep. Ne de olsa aynı bölgenin çocuklarıydılar. Bu muhteşem trionun iki günde ayrılıp memleketlerine dönmeleri kafilede üzüntüye sebep oldu. Öyle sevilmişlerdi işte. Netice itibarıyla Doç. Dr. Mahmut Kaya, kafilemizin üç akademik yıldızından biriydi. Sosyolog sosyolog baktı, yürüdü, konuştu. Analizler yaptı. Eyvallah Mahmutçuğum. Da bir dahaki gezide senle ben meteorolojiye bakıp da gelelim güzel kardeş, yoksa ikimiz de çok üşüyeceğiz (Ayrılırken Urfa’daki dört aziz dostuma, Talat Akay ve Seyit Ahmet Kaya merhumlarla Cuma Ağaç ve Veysel Polat’a çok selam göndermiştim, iletmeyi unutma kardeşim).
Mehmet Ali Bulut (Edebiyat Ortamı Dergi Sahibi/ Ankara)

Müeddep adam. Mütebessim adam. Müsekkin adam. Müsekkin gerçekten, Erzurum’daki Nurettin Topçu Paneli’nde çıkan muazereyi (muharebe mi desek) yatıştırması biraz da onun sükunetiyle sağlandı. Daima kontrollü. Daima dengeli. Daima renk vermeyen. Edebiyat’çı’lar Ortamı’nda yedi gün durumu gayet iyi idare etti. Ta ki D. Mehmet Doğan – Fahri Tuna ortaklığının Toyota/ Hundai yalazasına yakalanana kadar. D. Mehmet Doğan’ın; “Mehmet Ali Bey, Hundai kelimesinin tarihçesini bilmiyormuş Fahri.” cümlesiyle ateş alan yalaza, “Arkadaşlar, ben altı yıldır Mehmet Ali Bey’in sahibi olduğu Edebiyat Ortamı dergisinde portreler yazıyorum. Öğrendiğim bu bilgi, benim için tam bir hayal kırklığı. Hundai ve Toyota’nın etimolojisini bilmeyen bir dergi yönetimiyle çalışmam mümkün değil. İstifamı arz etmeyi düşünüyorum.” sözleriyle daha bir alevlendi. Ortalık karıştı. Otobüs müdavimleri şaşkın. İstifaya giden yola döşeli kaldırımlar bir bir arşınlanırken, olayı tashih ve tavzih yine D. Mehmet Doğan’a düştü: “Arkadaşlar, yıllar önce bir arkadaşın aracıyla Ankara’dan İstanbul’a giderken mola verdik. Aracı da Hundai. Ben latife yapmak için, “Hundai’in adı nereden geliyor biliyor musunuz?” dedim. Bilen yok tabii. Nereden bilecekler. Dedim ki “Koreliler bizim akrabalarımız. Güzel bir araba yapmışlar. Adını ne verelim demişler. Türkler bizim dayılarımız, Hun Dayı koyarsak dayılarımıza vefa göstermiş oluruz demişler ve Hundai adı ortaya çıkmış.” dedim. Arkadaşımız da saf ve temiz kalpli birisi. Ben de de lügat yazarı olunca, sözlerimi çok ciddiye alıp her yerde, inanarak anlatmaya başladı. Baktım iş yayılıyor, işin aslını, sözlerimin bir şaka olduğunu söylemek zorunda kaldım. İşin aslı böyle. Kendisi de yalaza ustası olan bizim Fahri’nin istifasına gerek yok.” deyince otobüs kahkahaları koyuverdi. Gezinin başında Maraşlı Mehmet Ali’ydi, biterken Çorum damadı Mehmet Ali oldu (Siyasi bir toplantı nedeniyle bir gün önce dönüp Çorum’u ıskalamasını diri bir Çorum kızı Ülker Abla affedebilecek mi bilemiyoruz). Ardahan’da anlattığı hemşerisi Mehmet Efendi’nin yaşanmış hikâyeleriyle kahkaha tufanı yaşattı herkese. Mehmet Ali Bulut, edası, sedası, vedası ile Kültür Kervanı’nın en renkli ve sade kişilerinden biriydi.
Muhammed Işık (Öykü – Deneme yazarı / Ankara)

Kardeşlerin gülü. Yazarların gülü. Kardeş yazarların gülü. Garip adam. Garip ve güzel. Garip öykülü adam. Güzel öykülü. Öykücü de. Peygamber çiçeği vardır, bilirsiniz. Temmuzda, ağustosta doğada rastlarsınız ona, ortalama üç santim çapında, bej yahut krem renginde, hafif rüzgârda ortalıkta hafif hafif uçuşan, sevimli mi sevimli, hoş mu hoş, iç açıcı bir çiçek. Bizim Muhammed’in kafilemizdeki karşılığı tam da buydu. Adı da çok yakışıyordu ona. Ve bu çiçeğe. Tek farkı gerçeği krem rengidir, bizim Muhammed kumral. Kumral Peygamber çiçeğimizdi o bizim. Ne mesleğini tam öğrenebildik ne nereli olduğunu ne de tam nereli olduğunu; – hayatından öyle örnekler anlattı ki Peygamber çiçeği misali bir oradan bir buradan -. Yedi günde onunla ilgili çıkarımlarım: İç Anadolu’dan, merkezi illerden birinden. Ama İstanbul dâhil farklı illerde yaşamış. Memur olabilir (Küçük bir ihtimal olmayabilir de). Genç yaşına göre çok güngörmüş. Aklı başında bir kalem. İyi bir yazar. Pırlanta kalpli yazar. Semerkandî adam (Ha, kimse duymasın, başını Halit’in çektiği Ferdiciyyun Tarikatı’nın üç üyesinden ikincisi). Neşet Baba ve Ferdi Baba üzerine makaleler de yazmış biri. Helal olsun sana Muhammed. Hem de bu yaşta. Devam pırlanta adam. Bu toprakların sesi, nefes olmaya devam. Bu toprakların sesi, sözü, şiiri, nesiri olmaya. Dualarımız hep seninle.
Fahri Tuna
- GÜRAY SÜNGÜ; KARDEŞLİĞİN DE ROMANINI YAZAN ADAM - 03.04.2025
- MUSTAFA ÖZÇELİK; GÜNYÜZÜ’NÜ GÖRÜP BİZLERE GÖSTEREN ŞAİR - 01.02.2025
- MÜŞTEHİR KARAKAYA; HAZAN KARDELEN’İNDE BİR BEYAZ GEMİ’DİR O - 04.01.2025
- İSMET YEDİKARDEŞ; ALLAH ŞAHİTTİR Kİ, EŞİ UĞRUNA FABRİKA KURAN RESSAM - 01.12.2024
- SADIK YALSIZUÇANLAR; MÜTEBESSİM, MÜTEKÂMİL, MÜTEVAZI HÂTIRALAR - 01.11.2024
- TÜRK TİYATROSUNUN YAŞAYAN EFSANESİ ZİHNİ GÖKTAY İLE HÂTIRALARIMIZ - 01.10.2024
- GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TARAKLI - 05.09.2024
- EDEBİYAT HÂTIRALARI – 5 /FAHRİ TUNA - 01.09.2024
- BİR SEVGİ MÜCAHİDİ ÇİZER OSMAN SUROĞLU’YLA GÜNEŞ GÖRMEMİŞ HÂTIRALARIMIZ - 02.08.2024
- ÂH ÜMİT MERİÇ ABLA, NE ZAMAN GİDECEĞİZ DEDE TOPRAĞINIZ DİMETOKA’YA? - 30.06.2024
- HAMDİ ÖZARUTAN, NAMIDİĞER ORGANİZATÖR HAMDİ - 01.06.2024
- EDEBİYAT HÂTIRALARI – 4 / FAHRİ TUNA - 06.05.2024
- “ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA”DAKİ KÖY, GEYVE SARIGAZİ KÖYÜ’YMÜŞ MEĞER - 31.03.2024
- FAİK BAYSAL’IN “TANIMAM, BİR KEZ BİLE GÖRMEDİM YÜZÜNÜ” DİZESİNİN HAZİN ÖYKÜSÜ - 03.03.2024
- İMGELER KRALİÇESİ YAZAR MEHTAP ALTAN’DAN NEŞELİ HÂTIRALAR - 24.01.2024
