Adını andığımda bile yüzümde tebessüm oluşturan ‘çiçek’i size nasıl anlatsam bilmem ki. Renginden mi başlasam, şeklinden mi? Kokusundan mı bahsetsem, ifade ettiği anlamdan mı? Zor dostum, zor. Çiçeği anlatmak çok zor. Peki, zor diye anlatmadan geçilecek bir nesne midir çiçek? Değildir elbette. Öyleyse, “Zor diye bir şey yoktur, imkânsız biraz zaman alır.” diyelim ve başlayalım.
Geçenlerde balkondaki çiçekleri suladım. Onlarla konuşa konuşa sularını verip masanın üzerinde bana âdeta göz kırpan fesleğen ile hasbihale başladım. Bilirsiniz, fesleğen öyle uzaktan uzağa konuşulacak bir çiçek değildir. Tam tersine, onu elinize alıp başını okşamalı hatta bununla da yetinmeyip burnunuza dayayarak derin nefeslerle kokusunu içinize çekmelisiniz. Sıkı sıkı sarılmayı da unutmadan… Ben de tıpkı böyle davrandım ona. Ellerimle mıncıklaya mıncıklaya sevdim, öpüp kokladım. O ne yaptı dersiniz? Ben içeri girdikten dakikalar sonra bile burnuma kokusunu yolladı. Ah, ben bu çiçekleri nasıl sevmem!
Renk renk sardunyalarım var. Ben gübreleyip suluyorum, güneş sıcaklığını cömertçe yolluyor. Onlar da sevildikçe şımaran çocuklar gibi durmadan yeni tomurcuklar çıkarıp coşkuyla açıyorlar. Kırmızısı, beyazı, fuşyası, pembesi, narçiçeği renklisi… Bir çiçeğin coşkusunu fark eden insan hayata kötümser gözlerle bakamaz. O, daima ümitvâr olur, daima taze fikirlerle dolar.
Aralarında ufak ufak kalp çarpıntıları oluşan gençler başlangıçta utangaç davranırlar birbirlerine. Hemen açılamaz, hislerini dillendiremezler açıkça. Delikanlının imdadına bir ‘tek gül’ yetişir hemen. O kırmızı tek gülün anlatamadığı duygu var mıdır sizce? Aşkın ve tutkunun çiçeği konuştu mu başka söze hacet kalmaz. Tek gül vazoları vardı önceden, hâlâ çok severim. Kim bilir içinde ne duygular yeşertmiştir günler boyunca o vazo, en içten duyguların tercümanı olan gülü, gülleri defalarca sinesinde misafir ettiği için.
Gül, gül ki gül yüzünde binlerce güller açsın
Gül bahçesi gül yüzünden sevgi topla demet demet
Sevgide güller açsın, güller sevgi dağıtsın
Sevgiyle bakıyor gül gibi görüyorsan sen bahtiyarsın…
Diyen Muhsin Yazıcıoğlu, şirinde bir yandan çiçek olarak gülü söylerken, bir yandan da ismi Gülefer olan ve Gül diye hitap ettiği eşine olan muhabbetini kastetmiyor mudur?
Şarkı, ‘Papatya gibisin beyaz ve ince / Eziliyor ruhum seni görünce’ dese de masumiyet ve sadakatin çiçeğidir papatya. Taç yapraklarından fallar bakılır, ‘seviyor, sevmiyor…’ diye. Onda hem yabanın duruluğu, hem şehrin nazenin asaleti vardır çünkü hem kırlarda hüda-i nâbit olarak kendi kendine yetişeni vardır hem de seralarda yetiştirileni. Vazonuzu süsler, evinize bahar letafeti getirir. Çayını yapıp içersiniz, yine çayını buzluk kalıplarında dondurup alerjik kaşıntılarınıza sürer, kaşıntıyı gidermede kullanırsınız. Çok yönlü kullanımı olan bir çiçektir papatya.
Manolyayı bilirsiniz. Ağaç dallarına dikilmiş bembeyaz mumlar misali dimdik duruşuyla, dokunur dokunmaz kararıp dökülen yapraklarıyla bir başka nazenin de manolyadır. Zeki Müren boşuna mı şarkı yapmış, ’Koklamaya kıyamam/ benim güzel manolyam’ diyerek. Hassas ve kırılgan insanlarla, sevilince hırpalanmadan bu sevgiyi devam ettirmek isteyen hanımefendileri ne de güzel anlatır manolya.
Lale ve sümbül, iki ilkbahar çiçeğidir. Bahar gelince bahçelerimizi şenlendiren bu iki çiçekten birinin, lalenin kokusu yoktur. Fakat zenginlik ve varlıklı olma isteğinin dışında ifade ettiği bir mana vardır ki o da Allah’ı temsil etmek. O ne yüce bir temsildir, ne büyük bir semboldür. Yanına da ‘rahmetenlil âlemîn’ olan aziz peygamberimizi sembolize eden Gül’ü alırsa, iki muhteşem sembol, mânâ üstü mânâlar… Bütün çini desenlerinde, minyatür ve ebrularda bu çiçek desenlerini görürüz de gözümüz, gönlümüz açılır.
Laleyi görmek için boğazdaki Emirgân Korusu’na giderdik önceleri. Sadece orada yetiştirilirdi. Nisan sonuna kadar gittiniz, gittiniz; gidemediyseniz, bu görsel şöleni seyretmek için bir yıl beklerdiniz. Şimdi bütün park ve bahçelerde, yol kenarlarında yetiştiriliyor çok şükür. Çoluk çocuk laleyi fotoğraf dışında, canlı görme imkânına kavuştu.
Birlikte bahçelerde yetiştiği halde sanki kıymeti bilinmezmiş gibi dursa da, topraktaki soğanının üstündeki pembe, mavi, beyaz çiçekleriyle sümbül, hem görüntü olarak benzersizdir hem de koku olarak. Bahar boyunca yaşamaya devam eder ve kokusunu saçmaya. Sadakat, umut, sonsuz sevgi anlamları taşır sümbül. Balkonlarda ve bahçelerde baharın habercisidir. Tek bir çiçek verir, onun da kıymeti bilinir. Devamı bir başka bahara gelir.
Park ve bahçelere dikilen çiçeklerden biri de menekşedir. Parklarda yabani menekşe yetiştirilir, evlerde katmerli menekşe. Ne çok güneş ister ne ışıksız yapabilir. Yerini severse, yetiştirene zahmet vermez. Siz sularsınız, o sizi yaprağa ve çiçeğe boğar. Hele mor rengi, bambaşka güzelliktedir. Bu yüzdendir ki menekşe denince akla hemen mor menekşe gelir. Elizabeth Taylor isimli Amerikalı bir aktris vardı, Kleopatra rolüyle özdeşleşen; gözleri menekşe rengindeydi. Sadece gözleri değil, tepeden tırnağa güzel bir kadındı fakat bu güzellikteki en büyük pay, mor menekşe rengindeki muhteşem gözleriydi.
Ercişli Emrah “Salındı bahçaya girdi/Çiçekler selama durdu /Mor menekşe boynun eğdi/Gül kızardı hicabından” şiirinde nasıl da menekşeye hicap duygusunu yakıştırmış. Onu sevgi ve sadakati temsil etmesinin yanında bu hicap duygusuyla hatırlarız hep. Boynu bükülüverir onun. Şiirlerde teşhis sanatının en akılda kalan örneğidir.
Bir başka bahçe çiçeği de zambaktır. Temizlik ve saflığı ifade eden bu çiçek, soğuğa dayanıklıdır. Çok yıllıktır. Bir kere dikersiniz, çoğalarak yıllarca çiçek sunar size. Zahmetsizdir. Belki de bu sebepten mezarların üstüne de dikilir. Ne de olsa her gün gidip bakımını yapmak mümkün değildir mezarlıktaki çiçeklerin. Görüntüsü göz doldurur, gölgesi rahmet olur kabirde yatan için.
Gençliğimizde gazinolar vardı, gazino sahipleri ve gazino şarkıcıları da… Çok renkli ve şaşaalı bir hayattı gazetelere akseden tarafı. Sanatçıların doldurdukları masa adedine göre kazançlarını arttırır veya eksiltirdi patronları. Çok sevilen, dinleyeni çok olan sanatçılara, her akşam bir buket orkide hediye ederdi varlıklı dinleyicilerinden biri. Biz orkideyi, uzun bir kutunun şeffaf kapağından dışarıya taşan görüntüsüyle tanırdık. Bugünkü gibi her yerde bulunmazdı. Aldığı orkide buketi, sanatçıların gurur kaynağı olurdu. Başka hediyeler de verilirdi kuşkusuz ama bize ne el âleme gelen pırlanta setlerden, altın gerdanlıklardan. Bizim konumuz çiçekler.
Bahçelerin duvarlarından bize el sallayan kimi çiçekler de vardır ki bunlar yasemin, hanımeli, mor salkım, Acemborusu, begonvil ve sarmaşık gülüdür. Bir kenara dikersiniz, o bahçeyi çepeçevre dolaşır. Hem gözünüze şenliktir hem de rayihalarıyla âdeta parfümcü dükkânı. (Parfümcü dükkânı sözü, ürünü ucuzlatan bir söz. Eski ismi ıtriyat deposuydu ve ıtriyat, bütün güzel kokuları içine alan geniş bir anlama sahipti. Bu sebeple parfüm, parfümcü, parfümeri kelimelerini hiç sevmem.)Yasemin’in beyaz çıtı pıtı çiçekleri pek zariftir. Hanımeli kokusu yaz akşamlarında muhteşemdir. Acemborusunun gramafona benzeyen çiçeği ve arsızca büyümesi, onu çok istenen çiçekler sınıfına dâhil eder. Begonvil ise Akdeniz ve Ege bölgelerinin çiçeğidir. Bakmalara doyamazsınız, öyle güzeldir.
Begonya, krizantem, sıklamen, şebboy, çiğdem, açelya, iris, nergis, kadife çiçeği, akşamsefası, aslanağzı, Atatürk çiçeği, antoryum, ateş çiçeği, camgüzeli, çuha çiçeği, fulya, gardenya, gelincik, hüsnüyusuf, ıtır, karanfil, kasımpatı, leylak, lilyum, nilüfer, yasemin, crassula (para çiçeği), aloevera, yıldız çiçeği… Hangi birini anlatsam size, bilemedim. En iyisi, siz duyularınıza ve göz estetiğinize en uygun olanını bulun ve yetiştirmeye başlayın. İnanın ruhunuza iyi gelecek zira dünya çok materyalist, biz de her geçen gün bu materyal dünyanın çarklarında eziliyoruz. Osmanlı’da mezbahalarda hayvan keserek hayatını kazanan insanlar için bir şart varmış; on iki büyükbaş hayvan kesen biri, bir gül fidanı dikmek zorundaymış ki ruhu canavarlaşmasın, hissiyatını kaybetmesin. Ne zarafet…
Hastaya çiçek götürünce içeri almıyor bazı hastaneler. Türlü düşüncelerle, moral aşılar gerekçesiyle aldığınız cânım çiçekler kapıda kalıyor yahut çöpü boyluyor. Hastanın yattığı odanın kapısından içeri girdiğinizde, bomboş hissediyorsunuz kendinizi. Yanınızda zarafeti, nezaketi, nezaheti getirememenin üzüntüsüyle doluyorsunuz.
Yeni doğum yapmış birine ziyarete giderken çiçek götürürüz. Doğum günü, evlenme yıldönümü gibi özel zamanların en kıymetli hediyesi, çiçektir. İşe yeni başlayana, uzun zamandır görmediğimiz bir dostumuzla buluşmaya giderken, kalbini kırdığımız bir sevdiğimizden af dilemek adına, teşekkür etmek için, bir dostumuzun cenazesine ve düğününe çelenk şeklinde; hâsılı pek çok sebepten çiçek hediye edilir. Doğumdan ölüme kadar hayatımızın her safhasında yanımızdadır çiçek.
Çiçek bu; insanın içini açar, ferahlandırır, ruhu besler, kötü düşünceleri kovar, tazelik ve zindelik verir, sevince gark eder, umudu diri tutar, gökkuşağını hatırlatır, yeni doğmuş gün misali yenilik katar. Çiçek gibi olalım, çiçeklerle olalım, çiçeklerle bu güzel duyguları yaşayalım inşallah. Ruhlarımız bu duygulara âşina olsun ki kötülerden ve kötülüklerden uzak olalım.
Herkese bol çiçekli bir ömür…
NURHAYAT ÖRENCİK
- UMURUMDA DEĞİL - 17.12.2025
- ETLİ PİLAV - 11.04.2025
- KAHVE - 16.02.2025
- TEBRİK KARTLARI - 20.01.2025
- BİLMECE - 15.01.2025
- SAKLAMAK - 20.05.2024
- SEN SUS KALBİN KONUŞSUN - 03.02.2024
- MÜTEKABİLİYET - 30.12.2023
- DİKEN-3 - 18.12.2023
- DİKEN-2 - 06.12.2023
- DİKEN - 30.11.2023
- ÇİÇEK - 02.11.2023
- TÖRE - 04.10.2023
- BATTANİYE SICAKLIĞI - 25.09.2023
- ZIR DELİ - 12.06.2023

Yine çok güzel bir yazı. Kalemine sağlık.Çicekten çiçeğe giderken muhteşem kokuları burnumda hissettim. Anıdan anıya koştum.