Kavramların da kaderleri var. Kaderinde yara almak olan kavramlar… Bunlardan “ahlak”, “adalet” başı çeker, ardından “eşitlik” gelir, onu da “özgürlük” takip eder diye oturtmuşum zihnime nedense. Bu düzen içimde ne zamandır böyle yoksa aniden mi oluştu düşünmedim, zaten önceliğim de bunu sorgulamak değil. Bazen böyle olur. Dünyanın hay huyu içinde neyi, ne kadar sevdiğinizin, neye, neden kızdığınızın başlangıcını unutursunuz. Bazı duygular gibi kavramlar da bundan nasibini alır ve belli başlı kavramlar hep yara almaya mecburmuş gibi gelir. Kıskanmanın da bendeki yolculuğu böyle oldu. Evvelinden de halledip kapatamadığım bi meseleydi, geldi yine beni buldu.
Adaletsizliklerin irili ufaklı her çeşidinin burnumuzun dibine kadar sokulduğu bir toplumda sen kalk, fikri bir kavram olan “adaletin” yanına hissi bir kavram olan “kıskançlığı” koy! Heralde fikri kavramları toplum için daha önemli saydım. Belki de kıskançlığı daha dar daireye hitap ediyor diye düşündüğümden hafife aldım. Belki işin bir felsefi boyutu vardı belki çok şahsi yaklaşırım sandım hep öteledim durdum.Yanlış yapmışım! Artık kavramların da insanlar gibi birbirleriyle akraba olabileceğine inanıyorum. Zira insan kıskandığını zannederek de hakka girip adaletsizlik yapabilir!
Kıskanmak, şu an ikili ilişkilerden çok daha fazlasını ilgilendiren bir kavram olarak yer işgal ediyor. Hesapta sevilen birinin başkasıyla paylaşılmasına dayanamama, sahiplenme durumu veya birinin bir başkasının üstünlüğünü çekememe sonucu doğan olumsuz bir duygu diye ezberledik biz. Kişinin kaybetme korkusu, güvensizlik veya yetersizlik hissiyle tetiklenen durumuyla ilintili olabileceğini ise halının altına süpürdük. İlişkilerde tarafların birbiri üzerinde baskı kurması ya da haset etmesi şeklinde ortaya çıkan karmaşık bir insan davranışıyla birlikte anılır olmasına ses çıkarmadık. Hele ki “sevgi” kavramıyla beraber anılan bu marazi duyguların nelere mal olabileceği sonucunu çoğu zaman görmezden geldik. Birileri de bunların hepsini alıp bir çuvala koydu, yetmedi içine bin türlü problemi de sıkıştırdı ve “kıskanmak budur!” dedi diye biz de kavram yara aldı demek yerine boyun eğip, kabullendik. Bize tü kaka etme kısmı kaldı. El birlği ile onu da yaptık.
Halbuki kıskanmak onu gözünden sakınmaktan ötedir, pamuklara sarıp sarmalamanın mümkün olmadığını bilsen de “keşke”sini içinden geçirmektir. Bakmaya kıyamamak ama başka gözlerin de bakmasına engel olmaktan kendini alamamaktır. Seven, bunu her zaman cümle alemi tehtit ederek yapmaz. Belki gizli bir el, belki bir gölge ile yedi düvele meydan okumaktır. Herkes bilmiş, duymuş anlamıştır meseleyi oysa ortada ne ses olur ne söz. Ne kıran vardır ne kırılan. Herkes haddini de bilir gerçek sevgiyi de işitir. Seven sevgisinden, sevilen sevilmiş olduğundan emindir. Çok cephesi olan bu savaşın içinden kimse yara almadan da çıkılabilir ve herkes bu sessiz sözsüz savaşın neresinde duracağını çok iyi bilir. Saygı duyanlar olduğu kadar aksini savunanlar da olur muhakkak. Onlar da ömürlerinde bir kere doğru düzgün sevilmemiş olmanın acısını bir yerlerden çıkarmanın bedelini ödetmek için sahnededir. Benin canım acıyorsa başkasının da canı yanmalı mantığı ile çıkar yola. Benim sahip olamadığıma neden o sahip ki? O da olmayıversin fikri ne kadar da mantıklı gelir. Onun da benim yaşadığım huzursuzluktan payını alması gerek diye savunur kendini. Sevenlerin arasına girip dengeyi bozanların, o sessizze parmak sallamaları inatla anlamak istemeyenlerin hikayesi de böyle böyle yazılır. Adı “ağyar” olur, adı “el” olur. Bundandır kıskançlığı sabıkalı gibi anar bazı sözlükler.
Kıskanmak asla iki kişilik değildir! Hasarı da iki kişi arasında pay edilemez!
Sevgilerin yakmakta yarıştığı yerde kıskançlık masum görünmüyor ne yazık ki! Yoksa hem seven hem de sevildiğinden emin olan kişi bile isteye karşısındakini niye bu kör kuyunun içine atsın ki? Kıskanç olduğunu ulu orta söylemenin bir ilanı aşk gibi durduğunu düşünenler de esasen muhatabına bas bas bağırarak şunu söylemek istiyordur. “Beni bu raddeye getiren sensin, sen sevgimi uzağına koyduğun için asabiyim, senin içinde ben istediğim yerde durmuyorum, bunu da sana söyleyemiyorum ama memnun değilim beni böyle sevmenden. Olmak istediğim o sıranın çok aşağılarına düşersem, beni düşürürsen diye endişe ediyorum. Üstelik bunu da diyemiyorum. Sen de beni ya anlamıyorsun ya da anlamamazlıktan geliyorsun.” Bu halin belki biraz da kendi sevme biçimi yüzünden olduğunu hiç düşünmez. Hepsini çok “sevmelere” bağlar. Sevgi de yara alır.
Ne yerinde durmuş ki ilk sevmelerimiz hiç değişmeden aynı renkte ve aynı tazelikte dursun. Yaşımız ilerledikçe gençlik heveslerimizle hep geçmişte karşılaşıyoruz. Ya fotoğraflarda görüyoruz ya anıların içinde buluyoruz o tatlı heyecanları. Bunu rol icabı da olsa yaşatan dizilerin oyuncularını hayran hayran izlememiz de hep bundan.
Gerçek kıskançlık ya üçüncü şahısların üstesinden gelemedikleri, tek başlarına yaşadıkları bir duygudur ya da kişi kendi açmazlarının içinden çıkamayınca ona bir yeni bir ad bulur. Herkesçe kıskanç diye bilinir halbuki “kıskaç” diye okunur.
Gamze Koç
