KAMBUR

Erkenin de geçin de yükü ağır olur. Hem de nasıl ağır… Erken sahip olduğunuz şeylerle geç kavuştuğunuz şeylerin yükünü düşünün bir. Hangisini alıp engin bir merhamet ve teslimiyetle  bağrınıza basmadınız? El mahkûm!  Yük ortada mı kalsın?

İnsanın yaşı kaç olursa olsun bir türlü “kim” olduğunu kavrayamamasının, kime nasıl davranacağını bir türlü kestirememesinin, tercih ettiği yalnızlığının, dindiremediği öfkesinin, hep göstermeye ihtiyaç duyduğu kırgınlığının “yükü” o ilk yedi yılın sırtında. O bütün ipuçlarının gizlendiği dünyaya geldikten sonraki ilk yedi yıl…

Yük dediğinin en çok taşıması güç olur. Ama bu öyle bir yük ki dolanıp ayak bağı olacak cinsten. Hem de sırf kendine de değil başkalarına da eziyet. Yükü olmayana da olana da dert. Bu yüzden insanlar kavga etmiyor aslında yükleri çarpışıyor sadece. Yollar, başkalarının yüklerine takılıp düşenlerle dolu.

Şu güvenli bağlanma süreci denilen şey meğer ne kadar kıymetli bir süreçmiş. Öyle olmasaydı klinikler ana babasıyla bir türlü bağlanamayan veya birilerine hastalıklı bağımlılıklar geliştiren insanlarla dolu olur muydu hiç?

Çocukluklarımız ebeveynlerine kaygı duymadan, güvenle bağlanabilmişse yaşamın yarısını kurtarılmış sayıyormuşuz. Yaşamın yarısı… Az buz şey değil! Ya gerisi? Daha az yükle yokuş yukarı çıkmak gibi bir şey herhalde.

Peki, ya vaktiyle yaşanmamışsa bazı hisler, geç kalanlarla doluysa etrafımız, ne yapacağız? Daha ne kadar bu yüklerinin altında kalan insanlara laf anlatmak için harcanacak ömrümüz? Bunca yükle yürümek zorsa yok mu bunun bir yolu yordamı? Olmaz mı? İnsan istesin yeter ki! Hayatta sahip olabileceğin en büyük güç vazgeçebilmektir bence. Ayan beyan ortada olan bir duygunun dahi sessiz sedasız açtığı dehlizler vardır içimizde. Ani bir yoksunlukta ölmüyorsak eğer vaktiyle o dehlizlerin içine sızan duygulardandır ama hiçbir şey vazgeçilmez değildir. Taş değiliz, bağlara ihtiyaç duyarız elbette. Ancak kurduğumuz bağlar tutsaklığa dönüşmesin o bize yeter.

Dikkatinizi çekti mi hiç gecikmiş duyguların mağduru olanlar ya karanlığa sevdalı ya aydınlığa bağımlı oluyorlar. Ya durmadan birilerini yerin dibine sokuyor ya da sürekli birilerini onaylayıp, pışpışlıyorlar. Yoksunluklarının üstünü örtmeye çalışırken insanlarla içli dışlı olma ihtiyacının insanı nasıl rezil edebileceğini de hesaba katmadan yapıyorlar bunları. Vaktiyle  düzgün kurulamamış köprülerin yerli yersiz volkan gibi taşan sevgi sözcükleriyle inşa edilemeyeceğini, alev ateş bir telaşla verilen ilginin kaşıkla verip sapıyla göz çıkarmaktan farksız olduğunu birilerinin  bilmesi gerek artık! Yükler omzumuzda kambur etti hepimizi ortalıksa kamburlarını gizleyenlerden geçilmiyor ne yazık ki!

Gamze Koç

Gamze Koç

4 “KAMBUR”yanıtını veriyor

  1. Ne güzel tasvir etmişsiniz duyguları hocam çok yerinde tespitler buldum. Selamlar

  2. Güzel tema, doğru tesbit. Hatta ilk 10 yaş diyelim.
    (Namaza başlatamamanın sınırı). Sonrası geç. Sonrası üstünüzden atılamaz sorumluluk…

  3. Gamze Hanım,
    Yazınız çok içten ve isabetli. “İnsanlar kavga etmiyor, yükleri çarpışıyor” cümlesi gerçekten her şeyi özetliyor. İlk yedi yılın yüküyle büyüyoruz ve o yük yetişkin halde hem kendimize hem çevremize eziyet ediyor.
    Geç gelen sevgi ve güven de ya aşırı yapışkan ya aşırı soğuk haliyle çıkıyor ortaya.
    En zoru da o yükü fark edip “Bu benim değil” diyebilmek sanırım.
    Kaleminize sağlık, teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir