ALP EREN YOLU

Elazığ, Maden’de kimi zaman diz boyu, kimi zaman da adam boyu kar beldeyi kaplar. İkinci Dünya Savaşı çocukları olan babam ve rahmetli annem, Akdeniz ikliminden Doğu bilgeliğine memuriyet tayini ile varırlar. Doğanın ve yeni yaşam şartlarının zorluklarına da alışırlar. Kıştan bahara, bahardan yaza derken doğa ile barışırlar. Konu komşu, hep birlikte hafta sonu, doğaya doğru geziye gidilir. Gelincikler aranır, özenle toplanır ve şerbet yapılır. Pencere önündeki kavanozlar, gün görerek kırmızı rengini alır. Tayinleri ilkin merkeze, ardından İstanbul’a gelir. Bizimkilerin heybelerinden bitmeyen anılar dile gelir.

Her diyarın kendine özgü bir dili ve hikâyesi vardır. Ahmet Kabaklı, bize zorlu ve zorluğun ardında tadı saklı bir dünya anlatır. Alp Eren ruhuyla hayata kendi rengini verir. Bir dil uzmanı olduğu kadar, iyi bir öğretmendir. Elazığ, Harput’ta (1924) güne bakar. Babası Müezzin Ömer Efendi, annesi Münire Hanım’dır. Ahmet Kabaklı, Anadolu imanı ile büyür. Dağların ardında, Göllübağ Köyü’nde, Münire Annenin, “Allah bizi bırakmaz, kurtarır. Hızır gelir!” sözleriyle hayata güvenmeyi öğrenir. Büyüklerin duaları ile okur ve adam olur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde aldığı eğitimin ardından, Diyarbakır Lisesi’nde (1948) edebiyat öğretmenliği görevini yerine getirmeye başlar. Diyarbakır’dan Manisa’ya (1950) askerlik görevine giderken, tren istasyonunda gözle görülmeye değer bir uğurlama yapılır. Aydın’da (1951) lise öğretmenliği görevine devam eder. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne (1955) kaydını yaptırır. Tercüman Gazetesi Fıkra Yarışması’nın (1956) ardından aralıklarla yazmaya başlar. MEB tarafından aynı yıl Paris’e gönderilir. Eğitim alırken, Paris’ten haberler de verir. Vatana döndüğünde, karanlık günleri de bilen yazarımız, “Gün Işığında” ile ümit verir. Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Dergisi (1972) ile dünden bugüne, bugünden yarına köprü kurar. Dünden bugüne adım adım gelir, kültürünü bilmek ve bugünde bulabilmek adına gayret eder. Tarihten aldığı kültür kodlarını yorumlar. Kabaklı, Türk Edebiyatı Dergisi’ni, fikir ve sanat hayatımızdaki hercümercin içinde telâşsız ve tarafsız olarak sağduyu ve sâkin düşünceyi işaret eden gösterge olarak tanımlar. Edebiyatı, bugün ile yekpare bir bütün olarak ele alır. Zaman bağlamında, edebiyatın devirlerini yeniden yazar. Türk Edebiyatı Vakfı (1978) ilim ve sanat adamlarıyla topluma hizmet eder. Yurdun neresinde bir değer görürse yanında olur. Öylelerini arar, onları yalnızlıklarından ve kurda kuşu yem olmaktan kurtarır.

Mamuretü’l Aziz’in havasından mı, suyundan mı? Peki, Ahmet Kabaklı dengeyi nasıl sağlıyordu? Kendi kalarak, inandığını yazarak, okuyucularına akıl vermeye kalkmayarak. Devrimci olmadan yeniliği bilmek, fanatik olmadan vatan ve millet sevgisi ile dolu olmak. Özünü muhafaza ederek gelişmek, bu da bir değişmedir. Ona göre dil ve kültür olmadan millet olmaz, kültür onu meydana getiren milletle beraber doğar. Ahmet Kabaklı, Türk tarihini ve devletlerini bir bütün olarak gördüğü gibi Türk edebiyatının dönemlerini de bir bütün olarak görür. Yolu, Alp Eren yoludur. Alp Eren sevgisi, güven vermektir. İrade, temkin, kibarlık ve yiğitliktir. Hayata, “Ne mal iledir, ne câh iledir/Beyim ululuk kemâl iledir” diye bakar. Alp Eren yolu, Allah’ın elçisi ve kâinatı kurtaranların efendisi Güzel Muhammed’den mânevî hisseler alan bütün alperenlere, İslam büyükleriyle birlikte Bilge Kağan’lara, Dede Korkut’lara, Ahmed Yesevî’lere, Yunus Emre’lere, Osman Gazi’lere, Mehmed Âkif’lere, Yahyâ Kemâl’lere gönlümüz ile imrenerek bugünlere gelen bir yoldur. “Çanakkale’den Bolayır’a, Rumeli’ye sallarla geçip mübarek atlı ile Üsküp’ün, Belgrad’ın kalelerini alan kahramanlarla birlikte yaşadım. Cervantes gibi eski şövalye cenklerine öz nefsimle katıldım, insanların doğru, kadınların güzel, zamanların bereketli, haramilerin bile asaletli oluşlarına inandım, sevindim ve bel bağladım. Destanları karalayanlardan olmadım, efsaneleri başlar üzerinde taşıdım, hem de taşıtmaya gayret ediyorum.” der. Tamahtan, gururdan, hasislikten, yıkıcılık ve ayrılıktan, merhametsizlikten uzak bir dünya kurduğunu dile getirir. İdeolojinin sanatın yerini tutmadığını, sanatın ideolojinin üstünde olduğunu belirtir.

Geçmiş değil, bugün gibi… Mevlânâ, Hacı Bayram Veli, Yunus Emre, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Fuzûlî, Necip Fazıl, Mehmet Akif, Yahya Kemal gibi kültürümüzü kültür yapan değerlerimizi tekrar tekrar kaleme alır. Kendinde bulduğunu hayata sunar. Necip Fazıl, “Edebiyatsız millet olmaz.” der. Ahmet Kabaklı, “Edebiyat bilgi, gözlem ve deneyimlere dayalı duygular, düşünceler, hayaller yardımıyla güzel söz ve yazı eserleri meydana getirme sanatıdır.” diye edebiyatı tanımlar. Anadolu ve Türk Dili göz bebeğidir. Memleket, öz ve ide ile yazılarına konu olur. “Marifet, rağbete bağlıdır.” der. Memleketin dört bir yanından mektuplar, telefonlar alır. Yazıları okunur, toplantıları beklenir. Kalbi de kapısı da insanlara açıktır. Ona göre, her medeniyet bir dairedir. “Bir edebiyat, hayatını devam ettirmek için ustalarını anmalıdır. Ölmüş ya da sağ olsun, kendine hizmet edenleri değerlendirmeyen edebiyat, onlarla söylemeyen edebiyat yozlaşır ve geriler.” der. Ahmet Kabaklı; Alperen, Aşık Edebiyatı, Devlet Felsefemiz, Divan Edebiyatı, Ejderha Taşı, İrfan ve İnsan, İnsan ve Dünyası, Türk Edebiyatı, Mehmet Akif, Mevlânâ, Yunus Emre, Nazım Hikmet, Necip Fâzıl, Muhayyelât, İstanbul Güldestesi, Sanat ve Edebiyatımız, Sınırların Ötesi, Temellerin Duruşması 1, Temellerin Duruşması 2, Türkiye’yi Yoğuranlar adlı kitapları ile düşünmeye davet eder.

Ahmet Kabaklı bir okuldur. Baba Erenlere söz verir. Ahmet Kabaklı’nın toplantılarına ne yazık ki biz yetişemedik. Üniversite’de edebiyat dersini, Konur Ertop’tan aldık. Ertop dersi verir, kendini anlatmaz, halini belli etmez, sessiz yanımızdan giderdi. Konur Ertop’un Yunus Emre üzerine yazdığı kitabı gördüğümde, hayret ettim. “Neden bizimle kendi dünyasını paylaşmadı?” diye üzüldüm.  Eğitim programına katıldığım Hasan Bülent Kahraman’ın, Baba Erenler diyerek, Bektaşî anlatısından portrelere değindiğini hatırlıyorum. Demek ki, Anadolu’da kültür ve edebiyat, Baba Erenlerin gölgesinde hayat buluyor. Ahmet Kabaklı için taklit ve temelsiz sanattan korunmak, dil ve dilin imkânlarını anlamak, edebiyata ve kültüre verdiği değerden gelir. Göllübağ yolu üzerinde, yanında iki yavrusu ile yatmakta olan ejderhaya benzeyen kaya parçası etrafında teşekkül eden “Ejderha Taşı” efsâne’den gerçeğe Harput’un maneviyatını anlatır. Harput’u yutmak üzere yola çıkan ve herkesin yüreğine korku salan canavarlar, ağzı dualı insanlar ile taş kesilirler. Ahmet Kabaklı, vatan sevgini ve manevî değerleri çocuklar için yazdığı hikâye ile yineler. Ahmet Kabaklı bir okuldur. Ayla Ağabegüm Belkıs İbrahimhakkıoğlu Türk Edebiyatı Dergisi’nin kadrosunda yer alan isimlerdir. Ayla Ağabegüm, Ahmet Kabaklı’nın gayretleriyle yetişecek nesilleri bekler. Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Ahmet Kabaklı’nın kalpten kalbe yürünebilen yolunu izler. Mehmet Nuri Yardım ve Şerif Aydemir, Ahmet Kabaklı’nın yolundan yürüyen yazarlardır. Mehmet Nuri Yardım, Ahmet Kabaklı’yı “Özüyle, sözüyle, ruhuyla, yüreğiyle bizdendi.” diye anlatır.  Şerif Aydemir, “Her zaman aramızda iyiliği hatırlatacak güzel bir sözü vardı, etrafına umut yayıyordu.” diyerek zarif halini hatırlatır. Beşir Ayvazoğlu, Türk Edebiyatı Dergisi ile sesini bulur. Ayvazoğlu’nun sesi böyle duyulur. Rahmetli Ayhan Songar ve Emin Işık dostluklarının lezzetini anılarında anlatırlar.

Hocaların hocası Ahmet Kabaklı hayatındaki millî, manevî ve insanî değerler ile yol gösterir. Düşünce ve duygu dünyasını gönül ehline verir. Gülümsemeyi ve gülümsetmeyi seven bir insandır. Uzak ve yakın geçmişi, bugün ile yekpare bir bütün olarak yorumlar. Mümkünü bilerek yürür. Bilim dalı olarak tarih yazıcılığını ve sanat yoluyla yapılan aktarımları değerlendirir. Kültürümüzü dili ve edebiyatı ile yeniden yoğurur. Ahmet Kabaklı’ya Aydınlar Ocağı ve 55 gönüllü kuruluşun desteği ile Atatürk Kültür Merkezi’nde (1996) düzenlenen törende, Şeyh’ül-muharrirîn unvanı verilir. Zamanın sorumluluğunu alırken, dostluk ve vefa ile sonsuzluğu tattığını söyler. Yazarlık hayatında doğruları, doğru bildiklerini dile getirir. “Görmesini bilen her göze Lamekân’dan Adn cennetleri fışkırtan imrenmeler bahşeden Rabbime şükürler olsun.” diye dua eder. Huzur-u kalp ile Allah’a yürür. Alperen’i uğurlamaya gelen binlerce kişi Fatih Camii’nde, helallik diler. Eyüp Sultan’da (2001) gurbetten aslî vatana varır. Taha Akyol, Kabaklı’nın politik yazılara bile edebiyatın ve tefekkürün derinliğini getirdiğini, hem gazete hem kitap yazarı nadir kalemlerimizden olduğunu belirtir.

Müge Aydın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir