Bir kapının önünde durdum. Başımı kaldırıp şöyle bir baktım.
Kapı, ilk bakışta bir kapı gibi görünmüyordu. İnsan ona yaklaşınca, sanki bir eşiğin değil de başka bir dünyanın önünde durduğunu hissediyordu. Koyu renkli ağır ağacın üzerine altın yaldızlarla işlenmiş ince desenler uzanıyordu. Desenlerin bazıları eski bir medeniyetin harflerine, bazıları birbirine sarılmış sarmaşıklara benziyordu.
Kapının kenarlarında ince ince yerleştirilmiş pırlanta taşlar vardı. Loş ışıkta bile parlıyorlardı. Sanki ışığı yansıtmıyor, bizzat ışık kaynağıydı. Kapının ortasında duran büyük taşlı işleme ve o desenlerden oluşan kıvrımlarda sanki iki göz insana bakıyormuş hissi veriyordu; sessiz ama dikkatli bir bakış gibi.
Elimi cebime attım. Bozuk paraların arasında şıngırtılarla elimle seçebildiğim anahtarı çıkartım. Bir anahtara baktım bir de kapıya. Anahtar ne çok eskiydi ne de özel görünüyordu. Herkesin günlük hayatta kullandığı anahtarlardan biriydi sadece. Onu kilide yerleştirdim.
Çevirmeye çalıştım. Kilit dönmedi.
Bir süre kapıya baktım. Sonra kendi kendime hafif kırgın bir gülümsemeyle:
“Sanırım…” dedim, “Kapı anahtarımı beğenmedi. Muhatap kabul etmedi” diye düşündüm gülümsememin eşliğinde…
Fazla üstelemedim. Anahtar kilide zarar vermesin diye bir fikir şimşek gibi çaktı beynimde. Hemen bir kuyumcuya gittim. Anahtarı altın kaplama yaptırdım. Parlatıldı. Üzerindeki sıradanlık silinmişti artık. Işığın altında göz kamaştırıyordu. Sonra düşündüm; böyle bir anahtar cebimde taşınmazdı. Hem cebimdeki bozuklukların yanında ne işi vardı onun? Hiç olacak şey miydi?
Ona küçük, sedef işlemeli bir anahtar sandığı yaptırdım. İç kısmı bordo kadifeyle kaplandı. Sandığın kapağı açıldığında hafif odunsu bir koku yayılıyordu. Bir zaman uğraştım o sandık için. Sonra anahtarı dikkatlice sandığa bıraktım ve tekrar kapının önüne geldim. Derin bir nefes aldım. İşte dedim ve tekrar süzdüm o muhteşem kapıyı.
Kadife sandığı özenle açtım. Anahtarı incitmekten korkar gibi tuttum. Kapıya da nazik davrandım. Anahtarı yavaşça kilide yerleştirdim.
Ama kapı yine açılmadı. Şaşırmıştım.
“Bu kapıya en uygun anahtar buydu,” diye düşündüm.
“Demek ki yetmemiş… Neden açılmadı?” diye geçirdim içimden. Yine bir tuhaf gülümseme ile buluştu yüzüm.
Sonra tekrar kuyumcuya gittim. Durumu anlattım. Kuyumcu bana birşeyler söylemek istedi ama sonra vazgeçti zaten. Onun yerine çay söyledi.
Kuyumcunun anlamadığım bakışları altında, bu sefer daha fazlasını istedim ondan. Anahtarın üzerine ince işlemeler işlendi. Kıvrımlı desenler eklendi. Sap kısmına küçük pırlantalar, yakutlar ve zümrütler yerleştirildi. Anahtar artık bir eşya değil, gösterişli bir sanat eseriydi. Tabiki kadife sandığı da değiştirdim. Güzelleştirdim. Anahtara daha uyumlu hale getirdim.
Bin bir hevesle yeniden kapının önüne geldim.
Uzun uzun kapıya baktım.
Sonra nedense konuşmak geldi içimden… Belki dışarıdan görenler şaşıracaktı bu halime, pek te aldırmadım.
“Ey sessiz ihtişam…” dedim,
“İnsan sana bakınca açılmayı değil, hayran kalmayı öğreniyor.”
Elimi kapının üzerindeki işlemelere yaklaştırdım.
“Sen,” dedim,
“Bir marangozun değil, sabrın eseri gibisin. Üzerindeki her çizgi yılların ellerinden geçmiş gibi…”
Biraz daha yaklaştım.
“Bak,” dedim fısıldayarak, “Anahtarımı sana layık hale getirdim.
Kapının üzerindeki taşlara baktım. “Senin güzelliğinin yanında anahtarın sıradan kalmasını istemedim”
“Bu yüzden anahtarımı süsledim. Işığını sana benzettim. Belki anahtarımı kabul edersin diye…”
Bir süre sustum.
Sonra içimde bir kırgınlıkla yeniden konuştum:
“Ey gösterişli kapı….” dedim sonra zaten kelime gelmedi dilime. Zaten desenlerindeki göz görüyor çabamı diye geçirdim içimden. Gülümsedim tuhaf halime…
Anahtarı tekrar denedim.
Kapı yine açılmadı.
Çok üzülmüştüm.
Halbuki anahtarın bir parçası gibi olmuştu kapı. İkisi de ışıl ışıldı. İkisi de pırlantalarla bezeliydi. Dışarıdan bakınca birbirleri için yapılmış gibiydiler.
Düşünmeye başladım.
“Neden olmadı? Neden açılmıyor bu kapı?”
“İnsan açılmayan kapıları süsleyerek mi kandırıyordu kendini? Yoksa anahtarı mı sorun olarak görüyordu?” Sorular zihnimde dönüp duruyordu. Bu sorular bir çok cevabı açıyordu ama kapı açılmıyordu.
Yavaşça kapıya yaslandım. Olduğum yere diz çöktüm. Yere otudum ayaklarımı uzattım. Eğilirken gömlek cebimde sert bir şey battı göğsüme.
Bir şey vardı.
Ayağa kalktım. Cebimde bir anahtar olduğunu fark ettim. Anahtar ne çok eskiydi ne de özel görünüyordu. Herkesin günlük hayatta kullandığı anahtarlardan biriydi sadece
Yüzümü buruşturdum.
Hafızamı zorladım ama o anahtarın nereden geldiğini bile hatırlayamadım.
Yine de denemek istedim.
Anahtarı yavaşça kilide yerleştirdim.
Kilit döndü.
Kapı açıldı.
İçeriden hafif bir rüzgâr esti.
Ve ben odaya ilk adımımı attığım anda…
Kuyumcuyu tamamen unutmuştum.
Yusuf Emrah İlik
- KAPI - 10.06.2026
- ŞİFRE - 26.05.2026
- AYAKKABI - 18.05.2026
- MUM - 02.02.2026
- SAYILARLA KONUŞULAN BİR ŞEHİR - 16.01.2026
- DİJİTAL VİCDAN: AHLÂKÎ GRİ ALANLARDA FİKİR SAHİPLİĞİ - 31.12.2025
- GÖÇÜN İKİ YÜZÜ: KRİZ Mİ, MEDENİYET Mİ? - 20.12.2025
- KABİL’İN KAYIP RUHU: ANADOLU’NUN “ÇOCUKLUĞUNDA” AHMED ZAHİR’E BİR SELAM - 27.11.2025
