Kısa süreliğine Kamerun’a gitmem gerekiyordu. Yolculuk aceleye gelmişti yine. Zaten plan yapmanın çok büyük bir lüks olduğu zamanlarda insan çoğu zaman plan yapmıyordu; şartlar insanın durumuna pek aldırmadan karar veriyordu. Ben de bavulumu yarım saatte hazırlamıştım. Yanıma aldığım kıyafetlerin çoğu birbirine yakın tonlardaydı: toprak rengi gömlekler, koyu lacivert pantolonlar, ince keten ceketler… Uzun yolculuklarda insan şıklığı değil, uyumu düşünür. Çünkü her fazla eşya ayrı bir yorgunluktur.
Fakat mesele ayakkabıydı.
Kabil’de havaalanına giderken uğradığım küçük bir dükkânda onu gördüm. Koyu kahverengiyle siyah arasında duran garip bir tonu vardı. Işığa göre rengi değişiyor gibiydi. Derisi sert ama asil görünüyordu. Hem resmî ortamlara uyuyordu hem sokaklara. Ayağımda taşıdığım bütün yolculuğa yakışıyordu sanki. Onu fazla düşünmeden, “Ne olabilir ki, numarası da tutuyor, hem açılır,” diyerek aceleyle sadece sağ ayağımı deneyip aldım.
İlk durağım Fas’ın Casablanca şehri olmuştu.
Uçağın uzun yolculuğunda ayakkabı yerine, uçakta giyilmesi için verilen şu kalın, altı kaydırmaz koyu mavi uçak çorabını ve terliği kullandığımdan, belki de yeni ayakkabıyla tam olarak tanışamamıştık. Uçaktan inip otele gideceğim yolda da ayağım ve ayakkabım gayet uyumlu bir yolculuk geçirmişlerdi. Ama bunu ilk günlerde hemen anlamam mümkün değildi.
Çünkü Casablanca insanın dikkatini kendisinden çalacak kadar güzeldi. Kendimi zaman yolculuğu yapmış gibi hissetmiştim. Dar sokaklara dalıyor, otantik çarşılarda kayboluyordum. Kumaşlara dokunuyor, bakır işlemeli dükkânların önünde dakikalarca oyalanıyordum. Bir köşeden yükselen ud sesi başka bir sokağa çağırıyordu beni. Baharat kokuları havaya karışıyor, kızgın taşların üzerine düşen akşam serinliği yavaş yavaş şehre yayılıyordu. Daha önce hiç tatmadığım yemekler dilimde yeni bir coğrafya açıyordu.
İlk iki gün böyle geçti.
Yürüdüm. Çok yürüdüm.
Bir yandan da ara sıra ayakkabıma bakan gözleri hissediyordum. Bu da garip bir şekilde hoşuma gidiyordu. Ayakkabı gerçekten güzel duruyordu ve kıyafetlerimle de çok uyum sağlamıştı.
Sonra bir öğleden sonra, eski taş sokaklardan birinde sağ ayağımın arkasında hafif bir yanma hissettim. Önce önemsemedim.
“Yeni ayakkabı,” dedim kendi kendime. “Olur böyle şeyler.”
Fakat akşama doğru acı şiddetini artırmaya başladı. Ayağımı her yere bastığımda bütün vücuduma yayılan bir acı hissediyordum. Otelin küçük odasına dönüp ayakkabıyı çıkardığımda topuğumun kenarında kızarmış deriyi gördüm. Çorabın iç tarafı hafif nemlenmişti. Biraz uzandım ve ayağım birkaç dakika içinde rahatladı.
O kısa ve derin rahatlama, düşünme anlarında insanın zihnine şimşek gibi garip sorular geliyor.
“Ne yapıyorum ben?!”
Bir ara gerçekten yürürken hafifçe sekmeye başladığımı fark ettim.
İçimden:
“Bu ayakkabı senin parmaklarını mahvedecek…” demeye başlamıştım.
Ama sonra zihnim hemen savunmaya geçti.
“Şimdi nereden bulacağım ayakkabıcıyı?”
“Kime soracağım?”
“Ya aldığım yeni ayakkabı daha beter vurursa?”
“Bu ayakkabı en azından kaliteli.”
“Hem bütün kıyafetlerimle uyumlu ve iyi de para ödedim.”
“Şimdi bir de ona göre pantolon düşün, gömlek düşün…”
“Zaten yoldayım.”
“Şimdi bununla uğraşmak ayrı bir yük…”
O gece Kamerun uçağını beklerken koltuğa gömülüp uyuyakaldım.
Uçakta yine o koyu mavi çorabı giydim. Ayakkabıyı ayağıma geçirince dışarıdan gerçekten kusursuz görünüyordu. Derisinin tonu, şekli, kıyafetlerimle uyumu… Sanki bir dergi kapağından çıkmış gibiydi.
Yanımda oturan yolculardan biri uzun uzun ayakkabıya baktıktan sonra bana dönüp:
“Hayalim hep böyle bir ayakkabı almak olmuştur,” dedi.
Gülümsedim.
Ayağımı hafifçe koltuğun altına çektim. Çünkü topuğumun arka tarafı ve serçe parmağım yara olmuş, kanıyordu. Adamın ayakkabımı övmesi karşısında, çok tuhaf bir şekilde, adamın övdüğü ayakkabıyı koruma amacıyla bana verdiği zararı, topuğumdaki ve parmağımdaki yarayı göstermemeye çalışıyordum. Hem de çorapla yaranın kapalı olmasına rağmen… Derin bir koruma refleksiyle ayağımı saklamıştım ayakkabımı öven adamdan.
İnsan nedense övgülerin sarhoşluğuyla kendi düşüncelerini de felç ediyor. Sonra bu mefluç vaziyeti devam ettirmek için hep övgü arar oluyor. Ve o şeyin kendi yarası olduğunu söyleyemiyor.
Yolculuk bitip Yaoundé’ye indiğimde ayakkabıyla ayağım tekrar buluşmuştu. İlginç olan şuydu: İlk saatlerde sanki hiç vurmuyordu.
Bir an için:
“Galiba ayağım alıştı,” diye düşündüm.
Sonra başka bir düşünce geçti içimden: Belki ayakkabı yumuşamıştı. Belki ayaklarım ayakkabıya uyum sağlamıştı.
Otele gidince ayakkabıyı yatağın yanına bıraktım. Ayağım derin bir nefes aldı sanki. Sonra bu derin nefesin yerini aynı sorular aldı:
“Ne yapıyorum ben?!”
Ertesi sabah hazırlanırken özenle seçtiğim kıyafetleri tek tek giydim. Sonra gözüm yine ayakkabıya takıldı.
Uzun uzun baktım ona.
“Çok güzel görünüyorsun,” dedim içimden.
“Kıyafetlerimle de mükemmel uyuyorsun…”
Bir süre sustum.
“…ama canımı acıtıyorsun.”
Sonra yine bahaneler üretmeye başladım.
“Bugünlük idare et.”
“Zaten işim yoğun.”
“Sonra bakarız.”
“Belki zamanla açılır.”
“Belki daha ince çorap giyersem düzelir.”
“Gerçi çorapsız ayakkabı giymeyi hiç sevmem ama bu sefer denerim.”
“Hiç olmadı bir yara bandıyla hallederim.”
“Bir peçete koyarım.”
“Bir iki gün daha dayan.”
Ve yine giydim.
Sonraki birkaç gün boyunca ayağım kanaya kanaya o ayakkabıyla yürüdüm. Toplantılarda, sokaklarda, otel koridorlarında…
Dışarıdan şık görünüyordum. İçerideyse her adım biraz daha derimi koparıyordu. İşlerim kısmen bitti. Sonra İstanbul’a döndüm.
Eve girer girmez ilk yaptığım şey bavulu açmak olmadı.
Ayakkabıyı çıkardım. Sonra yatağın kenarına oturup ayaklarımdaki yaralara baktım. Topuğumun kenarı soyulmuştu. Çorabım, parmaklarımdan akan kanla ıslanmıştı. Ayağımın bilekleri şişmiş, zonkluyordu. Sessizce ve kendime daha fazla acı çektirmeden yara bantlarını çıkardım. Ayağıma krem sürdüm. O yolculuktan geriye aklımda kalan en somut şey ne Casablanca’nın sokaklarıydı ne Kamerun’un sıcak havası… Ayağımdan gelip bütün vücuduma yayılan o ince sızıydı. Ve yine aynı sorunun, “Ne yapıyorum ben?!” sorusunun yerini “Ne yaptım ben?” almıştı.
Uzun süre ayakkabıyı elimde tuttum.
Sonra başkalarının da benim de hayranlık duyduğu o deriye baktım. Biraz cilalayınca, boyayınca ve ışığa tutulunca hâlâ güzel görünüyordu. Hâlâ kaliteli gibiydi, hâlâ zarifti. Bana yük olan ama yolculuğumda uzun süre vazgeçemediğim o şeye uzun uzun baktım.
Sonra sessizce yere bıraktım.
İlginç olan şuydu:
Bazı şeyler insanı yormaya başladıktan sonra bile değerli görünmeye devam ediyordu. Ama bu sefer tecrübesiyle var oluyordu. Belki insanın en büyük yanılgılarından biri buydu.
İlk önce çok hoşuna gidip canını acıtan şeylerin çirkinleşeceğini veya kendi fikrinin yanlış çıkacağını sanıyordu insan. Oysa insanı kıskıvrak saran şey bazen tam da buydu.
Ve insan, bazen sırf bu yüzden yürümeye devam ediyordu.
O an aklıma büyük Kazak şairi Abay Kunanbayev’in bir sözü geldi:
“Ne fayda dünyanın genişliğinin, ayakkabın darsa…” ve ayağını vuruyorsa…
O ayakkabıya ne mi oldu?
Sanırım hâlâ ayakkabılığımda duruyor. Ama artık giymek istemiyorum.
Çünkü şimdi kıyafetlerime uyumlu değil…
- AYAKKABI - 18.05.2026
- MUM - 02.02.2026
- SAYILARLA KONUŞULAN BİR ŞEHİR - 16.01.2026
- DİJİTAL VİCDAN: AHLÂKÎ GRİ ALANLARDA FİKİR SAHİPLİĞİ - 31.12.2025
- GÖÇÜN İKİ YÜZÜ: KRİZ Mİ, MEDENİYET Mİ? - 20.12.2025
- KABİL’İN KAYIP RUHU: ANADOLU’NUN “ÇOCUKLUĞUNDA” AHMED ZAHİR’E BİR SELAM - 27.11.2025
