SURİÇİ’NİN SESSİZ TANIĞI; TEKFUR SARAYI…

“Demiri nem, insanı gam çürütür” der eskiler. Ne zaman hüzünlü bir halet-i ruhiyeye bürünsem şehrin sokaklarına vururum kendimi şifa niyetine. Bilhassa da Suriçi’nin eski semtlerine doğru çeviririm yönümü. Yeniyle eskinin, şimdiki zamanla geçmişin harman olduğu mekânlarda gezinmek hep iyi gelmiştir ruhuma. Kendine has bir zaman diliminde yaşar çünkü bu semtler; ne şimdiki zamandır bu, ne de geçmiş zaman… İşte yine öyle bir semtin sokaklarındayım; Edirnekapı’da.

Surların yanıbaşındaki sokaktan Haliç’e doğru inerken, yıllarca birbirine yaslanarak ayakta kalabilmiş apartmanların arasında yıkılmaya yüz tutmuş köhne bir eve rastlıyorum. Belli ki variyetli sahipleri göçüp gidince yüzüne bakan olmamış. Önce neşesi sönmüş sonra da gösterişi… İçime dokunuyor bu yorgun, yalnız hali. Bir süre bakışıyoruz öylece ve hâl diliyle konuşuyoruz. Kim bilir kimler gelip geçti, neler yaşandı bu çatının altında. Bir bebeğin dünyayı teşrifi sırasında kopardığı çığlık, bir başka gün bir ölümün ardından dökülen sessiz gözyaşlarına dönüştü belki… Neden sonra bir bayram sabahının tatlı telaşı içinde koşuştururken görür gibi oluyorum evin eski sahibesini. Dünyalık işlerini, hüzünlerini, endişelerini bu evin omuzlarına yükleyip, mekâna yansıyan ruhundan başka hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmiş… 

Az ötede insanın yüzüne gülen, pencerelerinden sardunyalar sarkan, elden geçirilip yenilenmiş evi görünce istemsizce ben de gülümseyiveriyorum. Bütün canlılığı ve gösterişiyle sokağı doldurmuş olmanın neşesi yüzüne yansımış adeta. Onunla da kısa bir bakışmanın ardından mütebessim bir baş selamıyla vedalaşıp yoluma devam ediyorum.

Bu buram buram yaşanmışlık kokan sokakların arasından geçerek tıpkı ait olduğu semt gibi kendi zaman diliminde yaşayan bir eski Bizans sarayı olan Tekfur Sarayı’na varıyorum. Bahçe kapısından içeri adım atarken “Şu duvarların dili olsa da şahitlik ettiklerini bir bir anlatıverse” istiyorum. Bizans dönemindeki görkemli günlerini, 57 sene süren Latin istilasında çatı kaplamalarında bulunan kurşunların dahi eritilerek nasıl Venedikli tacirlere satıldığını; başına gelen istilalar, yağmalar, yangınlarla nasıl viraneye döndüğünü ve daha yaşadığı gördüğü ne varsa hepsini…

İstanbul’un altıncı tepesindeki Edirnekapı’da bulunan saray tüm Haliç’i insanın ayaklarının altına seren göz kamaştırıcı bir manzaraya sahip. Özellikle bahar aylarında şahane fotoğraf kareleri yakalamak mümkün. Yapının tam olarak ne zaman inşa edildiği bilinmese de 12.yy’dan başlayarak İstanbul’un fethine kadar geçen sürede Bizans İmparatoru ve ailesinin resmi ikametgâhı olarak kullanılmış.

Bizans döneminden günümüze kalan tek saray yapısı olan Tekfur Sarayı’nı benim için asıl özel kılansa 1700’lerde yapının bir çini atölyesine dönüştürülmüş olması ve hâlâ o dönemdeki çinilerin, fırın kalıntılarının mevcut olması. Kütahya’dan ve İznik’ten getirilen ustalar bu saraydan bozma yapıda kurulan atölyede öyle güzel çiniler üretmişler ki “Tekfur Sarayı Çinileri” bir markaya dönüşmüş. Bugün hâlâ Türkiye’nin ve Dünyanın çeşitli yerlerinde bu atölyelerde üretilmiş Çini örneklerine rastlamak mümkün. Ahh! Ne çok isterdim zamanda yolculuk yapabilmeyi ve sarayın katları arasında dolaşırken bir anda kendimi 1700’lerin çini atölyesinde bulabilmeyi. O ustaların dizinin dibine oturup Kütahya sarısını ve kiremit kırmızını nasıl elde ettiklerini öğrenebilmeyi, Haliç çamurundan yaptıkları çömleklerin sırrına erebilmeyi… Şöhreti cihana yayılsa da ne yazık ki ömrü uzun olamamış atölyenin ve 1911 yılında çıkan bir yangın küle çevirmiş ne var ne yoksa… Her ne kadar sözün sahibi* batınî mânada kullanmış olsa da “Harabat ehline hor bakma Zâkir, Defineye malik viraneler var.” sözüne nazire yaparcasına o virane olduğu günlerde Kaşıkçı Elmas’ını yıkıntılarının arasında saklamış Tekfur Sarayı. Şimdilerdeyse keyfi yerinde çünkü uzunca bir restorasyon sürecinin ardından müze olarak ahir ömrünü sürmekte.

İstanbul’un tarihi yarımadasını ne zaman seyre dalsam, bu şehirde tüm zamanların iç içe geçmiş bir şekilde varlığını sürdürmeye devam ettiğini görüyorum ve anlıyorum ki “Geçmiş asla ölmüş değildir, geçmiş geçmiş bile değildir.”

 

*(Erzurumlu İbrahim Hakkı) 

 

Ayşenur Aydemir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir