BİR MÜBADELE ROMANI OLARAK MEHLİKA

                                                                                                        “İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir 
                                                                                                             Anadolu’da toprak damlı bir evde 
                                                                                                             Gülcemal üstüne türküler söylenir” 

                                                                                                             (Bedri Rahmi Eyüboğlu) 

   

Germanic’ten Gülcemal’e… 

Günümüzden tam 150 yıl evvel, 1874’te ilk defa denize indirilen Germanic, Pervaneli ilk transatlantiklerden biri olarak 142 metre uzunluğu, iki bacası, dört direği ile göz kamaştırıcı bir vapurdur. 1700 yolcu kapasiteli, gövdesinin tamamı çelikten bu vapurun bizim hayatımıza dahil oluşu, 1911 yılında Sultan Reşat döneminde İngilizlerden 25 bin altına satın alınmasıyla başlar. Önce adı değiştirilerek Sultan Reşat’ın annesinin adını alır: Gülcemal. 

Daha ayağının tozuyla Balkan Savaşlarına gönüllü olarak katılan gençleri Karadeniz üzerinden İstanbul’a taşır Gülcemal vapuru. Bir hayal kırıklığı ile sona eren bu savaşın ardından kaybedilen Batı Trakya bölgesindeki askerleri ve sivilleri anayurda nakil görevini üstlenir. Hatta savaşta esir düşen askerler serbest bırakıldığında yine Gülcemal’in şefkatli kucağında geri döneceklerdir evlerine. Birinci Dünya Savaşı’nda hastane gemisi olur; o ara bir İngiliz denizaltısı tarafından torpille vurularak ağır yaralanmasına rağmen hayatta kalmayı başarır. Savaş sonunda yenildiğimizi ilan eden Paris Barış Antlaşması’nı imzalamak üzere Damat Ferid Paşa’yı Fransa’ya götüreceği gibi, bu antlaşmayı hiçe sayarak Kurtuluş Savaşı’na destek veren nice gözü kara yiğidi Anadolu’ya taşır, Milli Mücadele’nin bitiminde gerçekleştirilen Lozan Konferansı’nda İsmet Paşa’yı İstanbul’a getiren de yine Gülcemal’dir. 

Ama Gülcemal’i asıl efsaneleştiren ve türkülerin, şiirlerin, romanların içine kadar sokulmasına vesile olan, günümüzden yaklaşık 100 yıl evvel gerçekleştirilen Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’dir. 

30 Ocak 1923 tarihinde Lozan’da Yunan ve Türk hükûmetleri temsilcileri tarafından imzalanan,1923 yılının ikinci yarısı başlayarak asıl 1924 yılında uygulanan bu sözleşme gereği; İstanbul dışındaki Rum Ortodoksların Türkiye’den Yunanistan’a ve Batı Trakya dışındaki  Müslümanların da Yunanistan’dan Türkiye’ye zorunlu göçünde mübadelenin adeta simgesine dönüşen Gülcemal vapuru, Selanik’ten Türkiye’ye umut taşıdığı kadar hüzün de taşımıştır, ölüm de; insanlar 500 yıllık vatanlarından ayrılmaktadır zira, kimi hastalanıp yolda ölmüş, gömülecek bir toprağa hasret, gözleri açık, öylece denize atılmış. 

Gülcemal Vapuru’ndan İnen Mehlika… 

Türk edebiyatında mübadeleyi konu alan pek çok romandan biri de Ötüken Neşriyat’tan çıkan Yılmaz Gürbüz’ün Mehlika romanıdır. 

Romanda Selanik’ten demir alıp Türkiye’ye doğru yola çıkan Gülcemal vapuru, Selanik’in en zengin ailelerinden birinin kızı Mehlika’yı ve yaşlı eşi Naim Bey’i de pek çok mübadil gibi İzmir’e taşır. 

Kapağında Gülcemal vapurunun görseli bulunan romanın merkezinde Mehlika vardır. Nüfuzlu bir ailenin tek çocuğu olan bu genç, mavi gözlü, sarışın hanım, altı yaşında annesini, mübadeleden bir yıl önce de babasını kaybeder. Çocukluk aşkı Halim Bey’le hırslı ve çıkarcı babası yüzünden evlenemez. Üstelik bu baba, onu zenginliği için ortağı olan yaşlı Naim Bey’le evlendirmiştir. Sadece kâğıt üzerinde kalan bu evliliği, İzmir’e gelir gelmez bitirir Mehlika. Yeni bir hayata başlayacağı yeni vatanında, temiz bir hayat arzular kendi için. Kocasının açgözlü, düzenbaz oyunlarına alet olmak istemez. 

Ama romanı asıl önemli kılan; mübadele ve mübadiller üzerine pek çok ayrıntıyı, bu sürükleyici kurgunun içinde vererek okuyucuyu bir taraftan da tarihi gerçekler üzerine bilgilendirmesidir. Anadolu’dan giden 1.200.000 Rum mübadile karşın, Yunanistan’dan bunun yarısı kadar Türk mübadilin geldiğini öğreniyoruz mesela. Üstelik Rumeli’den gelen Türk mübadillerin terk ettikleri topraklarda bıraktıkları taşınamaz mallarının belgelerini yanlarında getirmeleri halinde, bu belgelerdeki evlere, fabrikalara, bağ ve bahçelere karşılık, yerleştirildikleri topraklarda aynı denklikte mal mülk edinebiliyorlar. 1937 doğumlu yazar Yılmaz Gürbüz’ün 1923’de Rumeli’den gelip Kayseri- İncesu’da iskân eden mübadil bir ailenin çocuğu oluşu, bu konu üzerine kaynaklara inmesini kolaylaştırmış olmalı. Yazarın daha önce yayımlanmış, bu konuya değinen Balkan Acısı adında bir romanı da olduğunu hatırlatalım. 

Mehlika romanına dönecek olursak; romanda yazarın altını çizdiği Mehlika’nın boşadığı kocası Naim Bey gibi açıkgöz mübadillerden de bahsedelim: Evet, bazı açıkgöz mübadiller, daha Yunanistan’da iken, gariban insanları kandırıp onların evini, toprağını değerinin çok altında satın alarak bu tapularla, mübadele sonrası Türkiye’de haksız pek çok mal mülk sahibi oluyorlar. İşte bu yüzden pek çok mübadil geldikleri topraklarda sefil, perişan kalırken açgözlü, düzenbaz Naim gibiler servetlerine servet katmışlar. Mehlika ise Selanikli çok zengin bir ailenin tek çocuğu olduğundan, oradan getirdiği evraklar sayesinde, İzmir’den pek çok konak, bağ, fabrika almayı hak eder.  

Romanda Naim Bey, mübadele anlaşmasıyla, genç Cumhuriyet’in iyi niyetini kötüye kullanan, açgözlüleri temsil ederken; Mehlika’nın Selanik’ten getirdiği belgeler karşılığı İzmir’den yeni mal mülk alması sırasında tanıştığı ve bütün hukuki işlerini yürütürken ona aşık olan, Dumlupınar gazisi emekli Yüzbaşı Rüstem Bey de romanda dürüst, becerikli, yeni Türkiye’de burjuvaziyi oluşturacak, Türk ekonomisini kalkındıracak olan kesimi temsil eder.  

Romandan öğrendiğimiz bir başka gerçek de; Rumeli’den gelen Türk mübadillerin istediği herhangi bir şehirde ikamet edemeyişleri. Devletin onlar için seçtiği yerde iskân zorunlulukları var. Ellerinde getirdikleri denklik belgelerine göre Türkiye’den sahip olacakları mal mülkü de yine devletin kendilerine ikamet etmeleri için seçtikleri şehirlerden alabiliyor. Eğer o şehri beğenmeyip, başka bir şehre gitmeyi tercih ederlerse, bu durumda, yanlarında getirdikleri belgeler karşılığında mal mülk edinemiyorlar. Nitekim Mehlika ve Naim Bey, İzmir’de ikamet ederken, Mehlika’nın saplantılı çocukluk aşkı Halim Bey’i devlet, Kayseri-İncesu’ya göndermiş, buradan toprak ve ev vermiştir. 

Atatürk’e girişilen İzmir suikastının perde arkası, Terakkiperver partisinin kuruluşu, İzmir Valisi Kazım Dirik’in teşebbüsleri, İzmir İktisat Kongresi gibi tarihi gerçeklerin de içinde yer aldığı roman, yaklaşık on yıllık bir süreyi kapsıyor, 1933 yılının 29 Ekim günü Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamalarıyla sona eriyor. Bu süre zarfında Mehlika, insanî sınavlardan geçmiş, mübadil bir genç kız olmaktan genç Cumhuriyet’in idealist bir öğretmenine dönüşmüş, sonunda ülkenin ihtiyacı olan cesur, becerikli bir iş kadını olmuş, yazar tarafından ona, örnek Türk kadınının temsilciliği yüklenilmiştir. 

Zaman zaman kahramanların, bazen de yazarın bakış açısı ile anlatılan, dili çok akıcı bu hacimli romanı, bir solukta okuyup, uzun bir süre etkisinden çıkamıyorsunuz. Yazarın insanlık halleri üzerine bazı tespitleri de romanın akıcı anlatımı kadar etkileyici. Özellikle saplantılı çocukluk aşkları üzerine, Memleket Hastanesi hekimlerinden Dr. Hasan Bey’in Rüstem Bey’e söyledikleri var ki romanda, siz sevgili okurlarla paylaşılmayı hak ediyor: 

“Genç ve güzel kızların hep başına gelir. Güzellik tuzaktır onlar için… Tecrübesizlik, anne-baba ihmali ve ilgisizliği, aile içi geçimsizlik… Çocukları hiç ummadıkları bir anda hafif bir ilgi gösterene iter. Bir iki söze kapılıverirler. Çocukluk aşkı da böyle. Sevdim, sevildim sanırlar. Kendilerini en mutlu, en sevinçli gördükleri bir anda, aniden bir darbe yerler. Delice âşık olmak, aşkı öldürmek demek. Oysa aşk, karşılıklı olarak yüreğin bir başkası için çarpması demektir…”(s.505) 

Mehlika, bu saplantılı aşktan kurtulmayı ancak romanın sonlarına doğru başarıyor ve asıl mutluluğu da o zaman yakalıyor. Ama ömrü boyunca bu hastalıklı hâl ile başa çıkamayıp da yaşamını muzdarip geçiren, bu yüzden bize bahşedilen hayat mücevherinin ışıltısını, yüreklerindeki o sönmeyen ateşle körelten öyle çok insan var ki sevgili okurlar, bu romanı özellikle onların okumasını isterim. 

Gülcemal’in Akibeti… 

Amerika’ya giden ilk Türk gemisi olarak da tarihe geçen Gülcemal vapuru, mübadele sonrasında posta seferlerinde kullanılmaya devam etmiş, özellikle Karadeniz’e haftada iki defa sefere çıktığı yıllarda Trabzon’a kadar Karadeniz kıyılarında hemen her limana uğradığı için, buradan esinlenerek kapı kapı çok gezenleri kasteden “Gülcemal gibi her heye uğramak” şeklinde bir deyimin bile ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Hatta Atatürk, 1934 yılında İran şahını Gülcemal’de ağırlamış, ondan önce de 1926 ve 1933 yıllarındaki yurt içi gezilerinde yine bu vapuru kullanmıştır. 

Yıllar içinde başından türlü maceralar geçen, türlü badireler atlatmış olan Gülcemal vapuru, 63 yaşına geldiğinde, yılların üzerindeki tahribatından ötürü fazla masraf çıkarmaya başlayınca 1937’de artık emekliye sevkedilerek hizmet dışı bırakılmış, 1939’da hurda olarak bir İtalyan firmasına satılmıştır. Uzun yıllar Haliç’te bekletildikten sonra 1950’de sökülüp parçalanarak fiziki anlamda aramızdan ayrılsa bile bugün hâlâ, inşa edilişinden 150 yıl sonra dahi şiirlerin, türkülerin, romanların, manilerin ve deyişlerin içinde yaşamaya devam etmektedir.  

FUNDA ÖZSOY E.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir