Baş başa bir görüşme talep ettim kendimden. Beş dakikacık… Meseleye kimseleri karıştırmadan mutfak masasında olalım diye anlaştık. İşi gücü ayarladım tam vaktinde oradaydım. Baş başa notunu altına düşen ben olmama rağmen istemeden de olsa yine taktım peşime çoluk çocuğu. Onları masaya oturtmadan üslubunca yolcu ettim tek tek. Hazır randevuyu koparmışken iyice şımardım bir de en afilisinden çay doldurdum kendime ve masaya elimi vurdum: “Kısa ve öz konuşacağım kimsenin kalbi kırılsın istemem. Bu yıl doğum günü kutlaması falan istemiyorum!” O kadar! Yok yılda bir kere olacak onda da bırak sevdiklerin bunu ispat etme fırsatı yakalamış, yok önce sen kendine değer vermelisin gibi laflara da karnım tok. Hem vallahi hem billahi. Zaten öyle çok da şatafatlı havai fişeklerle, birden fazla mekânda ve farklı günlerde çeşit çeşit pastalarla falan olmazdı ama ben yine önceden tavrımı koyayım istedim. “Anlaştık mı? Hemfikir olursak etkimiz daha güçlü olur,” dedim. Çocuklara ve eşe dosta kim söylesin diye aramızda kararlaştırdık.
Mantıklı izahlar sundum. Ona da gayet makul geldi. Akıllı kadın vesselam. Zira onca ölümlerin yaşandığı ve hiçbirine engel olunamayan bir çağda doğum günlerine sevinilmesine tavır aldım. Ne o öyle dedim düğünlerde kimliği belirsiz kişilerce yakamıza takılan, üzerimizde koca bir tabela gibi duran “Doğum günü çocuğudur dikkatli davranın” yaftası! Gün bitene kadar onunla dolaşması ve sonra o yaftayı gelip birinin sessizce söküp alması… Hoş mu? Bu mu yani bugünün anlam ve önemi? Hatırlanmak mı güzeldir yoksa doğduğuna sevinen birilerinin varlığı mı daha iyi gelir insana? Kişinin iyi ki doğmuş olduğuna gerçekten inanmak için sebeplerinin olması gerekir bence. Ve bu tek başına kocaman bir hediye olur ve yetebilir bir insana. Eğer hakiki sebepleri de yoksa ve şimdiye dek bunun üstüne hiç kafa yormamışsa yalan kutlamalara inanası gelir. Hatta buna ihtiyacı bile olabilir. Gün ertesi güne dönünce her şeyin bir mecburiyetten öte geçmediğini anlaması daha acı olur. At arabası balkabağına döner, büyü bozulur.
Beni kimler hatırlar, kimler sever sorusunun cevabını öğrenebilmenin daha esaslı bir yolu olmalı. Acaba bu sene onlardaki değerim nasıl ve bunu nasıl gösterecekler merakından çok daha sağlam şeylerin üstüne kurulmalı muhabbetler. Hele de “Ben ona yaptım, acaba o bana ne yapacak?” beklentisi insanı muhakkak çok yorar. Bir yerden sonra yüktür bu. İyi güzel, tamam anladık doğdun da yakınlarının bunca sevincini hak edecek kadar ne yapmış olabilir bir insan? Kimi savunduğu yanlıştan vazgeçirmiş, kimin öğrendiği yanlışı düzeltmiş de yeniden yazdırmış, kimi hayata sil baştan başlatmış, insanlık yararına ne bırakmış diye sormazlar mı adama? Demek kırklı yaşlar da bunları söyletiyormuş insana. Sırf bununla da kalmıyor, bu durağa yaklaşanlara benden söylemesi buralar bazı kavramları da yerinden ediyor.
Mesela cesaret nedir? Cesur kime denir? Korkak denilen kimdir? Aslında neyden korkulması gerekir. Halbuki korkmak deyince bizim aklımıza ne gelir? Bunların hepsi değişti bende. Güçlü olan kişi bileğiyle rakibini tuş eden değilmiş meğer. Ölüm bile daha sevimli şimdi içimde. Hepsinin sebebi de Gazze… Evet, elimden gelenlere bakıp bakıp üzülmekten bir hal olmuşken bir teselli gibi geldi bu aydınlanma. Gazze’de yıllarca bütün imkansızlıklara rağmen yaşamaya uğraşanların ve kılını kıpırdatmamaya yemin etmişlerin içinden sıyrılıp bu devran böyle gitmez deyip ezber bozup yola çıkanların hikayesi aydınlattı hayatımı. Ben gidenlerin değil kalanların içinde olduğumdan mı böyle oldum bilmiyorum. Aklımda gece gündüz gidenlerin duruşu, direnişi, umudu… Çok etkilendim. Bir film izledim katil hiç ummadığım kişi çıktı çok şaşırdım ya da bir kitap okudum o ne sahici bir kurguydu ve hiç tahmin etmediğim şekilde son buldu diyeceğim bir etkilenme de değildi. Bu hal, yaşanan bu soykırım, bu vahşet “etkilendim” sözüyle anlatmakla bitecek bir şey de değildi. Üstelik dünyanın her yerinden duyulan bu öfkesinde haklı olan seslerin görmezden gelinmesi kadar canımı yakan az şey oldu. Sırf, hiçbir şey eskisi gibi olmasın diye göz göre göre ölüme gidenlerin ölmekle ilgili sözleri, oturdukları yerden ölüm ve kadere imanı, hayır ve şerri anlata anlata bitiremeyenlerin ağzından daha gerçekçi geldi. Ardında yeni doğacak torununu bırakan bir anneanne, evlatlarının düğün davetiyesinin olduğu tarihi gözü görmeyecek kadar kararlı bir baba, o güne kadar parmağından hiç çıkarmadığı evlilik yüzüğünü sırf tedbirler sebebiyle çıkarıp her şeye hazır olduğunu her haliyle gösteren bir koca , sadece işini gücünü bırakmakla yetinmemiş ücretsiz izne çıkanlar yıllık izne ayrılanların yanında, profesör unvanından geçen aile hekimliğinin sözleşmesinin iptalini göze alabilecek kadar bu seferi değerli gören doktorlar hayallerini, bugünlerini, yarınlarını yakmışlar.
Kutlu bir yerden davet almış gibi, bir rüya işaretçileri olmuş gibi bütün düzenlerini bozup sefere çıktılar. Günlerdir düşünüyorum benim hayatımda birçok şeyin yerini değiştirdiler ve kim bilir daha kimlerin ezberlerini bozdular. İyi ki de şu dünyada yola çıkıp yolda olmanın hakkını veriyorlar. Dünyaya gelince işte böyle yaşayacaksın hayatı dedirtiyor insana bu duruşlar. Varlığın hakkında “İyi ki…” diye başlayan cümleler kurulacaksa arkası bu kadar esaslı olmalı. Yakanlar gemileri değil denizleri yaktı, geride de koca bir fitili ateşleyip bıraktı. Bense yapa yapa doğum günlerimi yakmışım çok mu?
Gamze Koç

Kaleminize sağlık gamze hanım çok güzel bir yazı olmuş
Elinize kaleminize sağlık… herzaman ki gibi keyifli güzel bir yazı olmuş
👏🏼👏🏼👏🏼😢😢😢😢🙏
😡
Denizleri Yakmak
Bir doğum gününü kutlamak ne anlama gelir? Mum üflerken aslında neyi söndürürüz, neyi aydınlatırız? Küçük kutlamaların ardına saklanıyoruz ama dünyanın acıları karşısında bu sahneler ne kadar sahici? Metni okurken kendime sormaktan alıkoyamadım: “İyi ki” dediğimiz şeyler hangi terazide tartılmalı? mesela…
Cesaret üzerine düşünmek de buradan başlıyor belki de. Güçlü olmak çoğu zaman rakibini yenen kişiyle özdeşleştirilir. Oysa geride bıraktıklarına rağmen yola çıkanlar vardı. Torununu göremeyeceğini bilerek yürüyen bir anneanne, evladının düğününü beklemeden direnen bir baba, mesleğini bırakan bir doktor… Onlar hayatı göze alıyor, bizse hangi korkulara tutunuyoruz?
Ve işte asıl konumuz “denizleri yakmak”… Gemileri yakmak hepimizin bildiği gibi dönmemek üzere yola çıkmaktır, gözü karartmaktır. Ya denizleri yakmak… O çok daha ötesi. Sonsuz sandığımız düzenleri, alışkanlıkları, konforları geride bırakmak diyebilir miyiz… Dünyada insanlar hayatlarını ortaya koyarken biz hangi küçük “iyi ki”lere sığınıyoruz? Belki de asıl mesele, arkamızdan kurulacak “iyi ki” cümlelerinin yükünü şimdiden taşımaktır. Gerçekten yakabilenler geriye bir fitil bırakırken belki de hayatın anlamı geriye bırakılan izlerde saklıdır kim bilir…
Kaleminize sağlık Gamze Hocam 🖊️🦋
işte benım gibi düşünen bir yazarımız. Gamze hocam bende sizin gibi yıllardır kutlamıyorum dogum gunu yahu ne gerek var dıyorum neden dogduk ne ıcın yasıyoruz ıkı mum ıle bu ılsa ne olmasa ne dıyorum. sadece çocujlarımın bızımle oldukları gune sukur için onlarla tatlı bır anı olsun dıye ama sadece cocuklara .. ben ofıste de bu gıbı etkınlıkler artık yalandan gelıyo bana .. herşey gonlunuzce olsun.. selamlar saygılar.