Öğretim görevlisi Cem Sökmen’in doktora tezinden hareketle kaleme aldığı eseri, alt başlığından da anlaşılacağı üzere, tarihsel ve mekânsal değişimiyle “İstanbul Gazeteciliği”nin Babıali’den medya plazalara yolculuğunu anlatıyor.
298 sayfalık eser, gazeteciliğin bizdeki 200 yıllık serüvenini vermesi açısından da çok kıymetli. Sadece bu alanda akademik çalışma yapmak isteyenler için değil, benim gibi genel bilgi edinmek isteyenler açısından da sade ve net açıklamaları ve akademik dilin kuruluğundan uzak haliyle de ufuk açıcı, zorlanmadan, keyifle okunabilecek bir kitap olmuş “İstanbul Gazeteciliği”.
Üç bölümden oluşan kitabın ön sözünü ve giriş bölümünü okumadan geçmemeli. Zira okuru kitabın içine girmeye hazırlaması ve okurun eline kitabın anahtarını teslim etmesi açısından olduğu kadar yazarın kitapla olan duygusal bağını vermesi açısından da önemli.
Cem Sökmen,1831 yılında İstanbul’da, Sultan ll. Mahmut döneminde Takvim-i Vakayi gazetesi ile hayatımıza giren gazeteciliği mekânsal açıdan iki döneme ayırıyor: 1990’ların başına kadar şehrin kalbi olarak da kabul edebileceğimiz -tabii haberin de kaynağı- ve “Babıali gazeteciliği” olarak adlandırılan bir dönemin altını çiziyor. Toplumla iç içe, gazeteler arasında komşuluk ilişkilerinden kaynaklı insanî bağların güçlü olduğu bu dönem, 1990’ların başlarına kadar devam eder. Bu yıllarda şehir merkezinin sanayi kuruluşlarından arındırılması projesi kapsamına dâhil edilen gazeteler de Yenibosna- Bağcılar aksında inşa edilen medya plaza binalarına taşınmasıyla gazetecilik anlayışı dönüşüm geçirir ve İstanbul gazeteciliğinde ikinci dönem başlar. İşte Cem Sökmen, bu kitabında, İstanbul gazeteciliğindeki mekânsal değişimden kaynaklı bu dönüşümün habercilik pratiklerine ve mesleğe aidiyet hissine yansıyan etkilerini tespit etmeye çalışmış.
Bir vakitler benim de kıyısından köşesinden içine dâhil olduğum ve toy bir iletişim fakültesi öğrencisi olarak son yıllarına şahitlik ettiğim “Babıali Gazeteciliği”ndeki sıcak ilişkileri çok iyi anlatmış kitap. Özellikle gazete çalışanları için birer sosyalleşme yeri kabul edilebilecek ve tabii aynı zamanda haber alış verişinin de yapıldığı Eminönü ve Sirkeci çevresindeki kahvehane ve lokantalara ayrılan bölüm hayli ilgi çekici. Bir dönemin efsane gazetecilerinin ve yazarlarının uğrak yeri olan Meserret, İhsan, İkbal Kıraathaneleri, Talat’ın Kahvesi ve Konyalı, Sofra, İstanbul, Sirkeci Gar Lokantalarına geniş yer verilen bölümde, hangi gazeteci ve yazarın bu mekânlardan hangilerine takıldığını da öğreniyoruz.
Sözümün burasında şunu da belirtmek isterim ki, “Babıali Gazeteciliği” döneminde edebiyat ile gazetecilik iç içe geçmiş; Peyami Safa, Necip Fazıl, Tarık Buğra, Çetin Altan gibi Türk edebiyatının önemli yazar ve şairlerinden bir kısmı aynı zamanda bu gazetelerin kültür sayfalarını yöneten ve gazetelerde köşe yazarlığı da yapan edebi kimliğe sahip kişilerdir. Hatta Cem Sökmen’in kitabında belirttiği üzere1950’lere kadar gazetelerde yayımlanan tefrika romanların o gazetelerin tirajını dahi belirlemesi, edebiyatın gazeteciliğe bunca etkisi, bugünden bakıldığında hayli ilginç geliyor olabilir okura.
Tiraj demişken; 1945’li yıllardan başlayarak çok partili hayata geçilmesi, iç göçler neticesinde şehir nüfusuyla beraber gazetelerin sayısının artması ve kara yollarının açılması ile diğer şehirlere gazetelerin ulaşımının kolaylaşması neticesinde Vatan, Yeni Sabah, Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet, Güneş, Günaydın gibi daha pek çok yeni gazetenin Babıali’ye eklenmesi ile matbu gazetecilik altın yıllarını yaşamaya başlamış, gazetelerin günlük satışının 1980’lere gelindiğinde -ki bu yıllar, Cem Sökmen’in altını çizdiği üzere iş adamlarının gazete patronluğuna soyunduğu ve bunun uzantısında iletişim sektörü ile reklamcılığın ilişkilendirildiği yıllardır aynı zamanda- 3 milyonu aştığını öğreniyoruz kitaptan. İnsanların okudukları gazetelerle dünya görüşünü dışarıya yansıttığı yıllardan bahsediyoruz sevgili okur. Hatta günlük olarak takip ettiği köşe yazarının başka gazeteye “transfer” olması üzerine gazetesini değiştiren okurların varlığı, hiç de şaşırtıcı değildir o yıllarda, öylesine gündemi belirleyen bir yayın organıdır çünkü gazeteler. Sadece bu da değildir gazetede gündemi belirleyen. 1990’lı yıllarda bir promosyon çılgınlığı içine giren gazeteler, okuru öyle farklı yerlerden yönlendirmeye başlamıştır ki, Cem Sökmen’in kitapta yazdığı üzere 1995 yılında yapılan araştırmaya göre okuduğu gazeteyi ansiklopediden televizyona, mutfak eşyasından bisiklete kadar çeşit çeşit verilen promosyonlar için aldığını söyleyen okur oranı yüzde yetmişlere kadar çıkmıştır.
Ama asıl radyo ve televizyonların özelleştiği 1990’lı yıllardan itibaren özellikle 1994-1997 yılları arasında -artık Babıali Gazeteciliği’nden medya plazalara geçilmiştir- magazinin ve spor gazeteciliğinin öne çıkmasıyla matbu gazetelerin günlük toplam satışı 7 milyona kadar ulaşıyor ki, bu dönem matbu gazetecilik açısından bir kırılma olarak kabul edilebilecek 2010 yılına kadar devam ediyor.
2010 yılında ne mi oluyor sevgili okur? Bugün artık hayatımızın tam ortasında yer alan, özel hayatlarımızı yönlendiren -belki de ele geçiren demeliyim- akıllı telefonlar ile tanış(tırılı)yoruz. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır, ne özel hayatımızda ne de matbu gazetecilik için…
Böylece İstanbul gazeteciliğinin; Babıali gazeteciliğinden medya palaza gazeteciliğine uzanan, oradan internet vasıtasıyla dijital gazeteciliğe adım atan ve peşinden sosyal medyayı bünyesinde barındıran akıllı telefonların ortaya çıkması üzerine haber değeri taşıyan olay ve durumların gazetelerden ziyade sosyal medyadan öğrenilmesi ile gazeteciliğin bir medya içeriği üreticiliğine dönüşümünü Cem Sökmen’in çok titizlikle hazırladığı kitabından takip edebiliyoruz.
Cem Sökmen, kitabın son bölümünde mekânsal değişimin gazetecilik pratiklerine etkileri üzerine de bir karşılaştırma yapıyor. Toplumsal yaşamdan uzaklaşan gazetelerin haber kaynaklarından da uzaklaştığını iddia eden Sökmen, böylece gazetelerin halkın nabzını tutmakta zorlandığını, bu yüzden haber ajanslarına daha bağımlı hale geldiğini ve orijinal içerik üretemediklerini belirtiyor. Sadece bu da değil; Babıali’de “masalar yan yana, sohbetler diz dize, çalışmalar iç içe” iken, medya plazalarda “araya duvarlar” girince gazeteciler arasındaki o güzel sohbetler ortadan kalkmış, bu da sıcak ilişkileri zedelemiştir.
İstanbul gazeteciliğinin 200 yıla varan gelişimini inceleyen Cem Sökmen’in kitabını basın tarihine yapılan bir yolculuk olarak da okuyabiliriz sevgili okurlar. Bu yolculukta Sökmen’in pek çok yazılı kaynağa dayalı araştırmalarının yanı sıra kitabın içine serpiştirilen konuya dair çok sayıda fotoğraf da bize -görsel anlamda- yol gösteriyor.
Cem Sökmen, Tarihi ve Mekansal Değişimiyle İstanbul Gazeteciliği, Ötüken Neşriyat, 2022, 291 sayfa
FUNDA ÖZSOY E.

- MASUMİYET MÜZESİ ROMANI ÜZERİNE BİR İNCELEME - 15.02.2026
- WİLHELM REİCH’İN “DİNLE KÜÇÜK ADAM”INDAN ONURLU BÜYÜK KADINLARA - 08.03.2025
- BİR MÜBADELE ROMANI OLARAK MEHLİKA - 04.12.2024
- KASIMLARA YAKIŞAN AH BU VAN GOGH SARISI!.. - 06.11.2024
- MİTOLOJİDEN ROMANA “NAR AĞACI” - 05.10.2024
- MASUMİYET MÜZESİ’NE BİR MASUM GEZİ - 10.09.2024
- AŞK ESTETİĞİ; CİHANIN CANINI ARAYAN KİTAP - 02.08.2024
- HALDUN TANER OKUMA MEVSİMİ - 03.06.2024
- TRAVMALAR VE ANNELİK - 12.05.2024
- BİR SES VER BANA KENDİM - 12.04.2024
- BAZI KADINLAR VE ALİCE MUNRO - 08.03.2024
- “PALTO” SAHİBİ BİR YAZAR OLARAK ŞERİF AYDEMİR - 04.02.2024
- SEVİNÇ ÇOKUM’UN KALEMİNDEN YENİ BİR HİKÂYE KİTABI: İLKİN KUŞLAR UYANIR - 01.12.2023
- SAHİPSİZ YÜZLER - 02.10.2023
- RECEP SEYHAN’IN ‘BİR SEPET HAYAL’İ - 02.09.2023
