KİTAPLAR VE HAYAT

Hayatın olağan akışında her anımızı “anlamlı, güzel, unutulmaz” kılma çabasındayız. Yaptığımız şeyleri bir başkasıyla paylaşmadığımız takdirde kendimizi bir uçurumun kenarında asılı kalmış gibi çaresiz hissediyoruz. Dahası, sahip olduklarımızı göstermezsek, yaşamadığımız hissine kapılıyoruz. Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu’nda bu durumu çok güzel ifade eder: “Günümüz dünyası eylem ve duyguların temsil edildiği ve yorumlandığı bir tiyatro değil, mahremiyetlerin sergilendiği, satıldığı ve tüketildiği bir pazardır.” Herkesin birbirine benzediği, maddeye olan temâyülün her geçen gün arttığı, duyguların bile kısa ömürlü olduğu bir dönemde olduğumuzu anlamak için etrafımıza kısa bir bakış atmamız yeterli. Hayatımızı kolaylaştıran fakat yaşamımızı anlamsızlaştıran onlarca platformun olduğu bir dünyada “mutluluğu yüksek sesle anlatmak” da moda hâline geldi.

Peki mutluluğun gerçekten ne olduğunu biliyor muyuz? Daha doğrusu mutlu olduğumuz anın tadına varmanın, onu göstermekten daha önemli olduğunu idrak edebiliyor muyuz? Ömür hanemize eklediğimiz sevgi kırıntılarının kıymetini biliyor muyuz? Ismarlama duygular, ısmarlama mutluluklar piyasasında bizi gerçekten neyin sevindireceğini dahi aklımızdan çıkarmış bulunuyoruz. İnsan Olmak adlı kitabında, “Bazıları yaşayarak mutluluğa ulaşmaya çalışacakları yerde, mutlu olabilmek için kendi dışlarında “bir şey olmasını” bekler, ya da nasıl mutlu olunabileceği konusunda sonu gelmez tartışmalar sürdürürler.” diyen Engin Geçtan bu noktayı çok güzel özetlemiş aslında. Pek çoğumuz neyi, niye beklediğimizi bilmeden ömrümüzü tüketiyoruz ve “var oluşumuzu” büyük olaylara/duygulara bağlıyoruz. Oysa hayatın yadsıyamayacağımız kadar önemli olan bir başka yönü de var. “Küçük şeyler” deyip geçtiğimiz, lakin bizi biz yapan, aslımızı bulduğumuz incelikler dünyası. Zaten hayatı anlamlı kılan küçük şeyler değil midir? İnsana insan olduğunu hatırlatan, inceliğin, vefanın, değer bilmenin, hoş bir sohbetin güzelliğini hissettiren şeyler. Habersizce yanından geçip gittiğimiz kimselerin yüreğinde kopan fırtınaları, “iyiyim” sözünün arkasına gizlenen “ah bir görsen, anlasan” serzenişini, sahici samimiyeti, bizi tüm gerçekliğiyle kuşatan insanlık hâllerini besleyen o küçük şeyler. Hazır yeri gelmişken edebiyatımızın önemli kalemlerinden biri olan Samipaşazade Sezai’nin Küçük Şeyler adlı kitabını anmamız gerekir. Zira Samipaşazade Sezai bu hikâye kitabında, bizi kâh güldürüyor kâh hüzünlendiriyor; incelikle işlediği bu satırlarla bize kim olduğumuzu hatırlatıyor. Bilhassa Pandomima, herkesin okuması gereken hikâyelerden biri. “Şu gerçeği itiraf etmeliyiz ki bizler çoğunlukla en uzak bir yerde bulunan bir ailenin özel hayatını bildiğimiz hâlde oturduğumuz yerin bir saat ötesini bilmeyiz.” der Samipaşazade Sezai. İstediği şeyleri görüp, istemediklerini göz ardı etmekte mahir olan biz insanlar için bu, hiç de yanlış bir ifade değildir.

Peki inceliklere nasıl vakıf olabiliriz? Geçip gittiğimiz bu dünya sahnesinde, sahte olan şeylerden uzaklaşarak. Yüzeysel konuşmalardan, öylesine kurulmuş ilişkilerin gürültüsünden sıyrılıp yüreğimizi dolduran ve ruhumuzu doyuran kimselerle hemhâl olarak anlamlı bir dünya inşa edebiliriz kendimize. Gerçekten sevdiğimiz işleri yaparak genişletebiliriz ufkumuzu. Bunun için de yeri geldiğinde yalnızlıktan korkmamamız gerekir.

Cemil Meriç’in Bu Ülke’de söylemiş olduğu gibi, “Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz.” Oysa şahit olduğumuz olumlu veya olumsuz bütün olaylar bizi hayata hazırlayan şeylerdir. Gözümüzü dışarıdaki dünyaya kapatırsak inşa ettiğimiz “ben”i, kimliğimizi, vicdanımızı kurak bir çöle döndürmüş oluruz. Aslolan yeri geldiğinde başkalarının penceresinden de hayata bakabilmektir. Böylelikle bir nebze olsun hayatın inceliklerine vakıf olabiliriz. Bir aynaya baktığımızda gördüğümüz kendi yüzümüzdür; olaylara bakışımızı belirleyen de kendi hakikatimizdir. Ama o aynanın ardından bize bakan bir çift göz daha olduğunu bilseydik, her şey bambaşka olurdu. Doğrularımızın herkes için geçerli olmadığını, sözlerimizin anlaşılamayabileceğini, dünyadaki tek insan bizmişiz gibi davranmamamız gerektiğini aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Bu bilinci kazanmada kitapların çok önemli olduğu kanaatindeyim. Çünkü kitaplar bize başka dünyaların var olduğunu gösterir. Bir olaya farklı bakış açılarıyla bakabilmeyi, asırlar öncesindeki insanlık hâllerini görmeyi, acıların, sevinçlerin, endişelerin, iyiliğin ve kötülüğün insanlar üzerinde bıraktığı etkiyi kitaplar sayesinde öğreniriz. Okuduğumuz şiirler, romanlar, hikâyeler bize “yaşama şansımızın olmadığı hayatları” tecrübe etme imkânı sağlar. Bazen bir savaşın ortasında buluruz kendimizi, bazen de tarifi imkansız bir mutluluğun ortasında. Nitekim şahit olduğumuz bütün bu anlatılar, yüreğimizin kıyısına vuran dalgalar gibidir; bizi sakinleştirir, ruhumuzun derinliklerine sızar ve düşünce ufkumuzu sararlar. Bunun içindir ki edebiyat, insanlık tarihinde her zaman çok önemli bir yere sahip olmuştur.

Kitaplarla hemhâl olan kimseler, başkalarının hayatıyla meşgul olmadığı gibi, kendilerini olabilecek en iyi hâle getirmeye çalışırlar. İstisnalar burada da görülebilir fakat yadsınamayacak bir gerçek var ki o da, kitapların sahip olabileceğimiz en kıymetli hazine olduğudur. Bir kitaba sahip olmak, bir dünyaya hâkim olmaktır. Okuma, Cemil Meriç’in ifade ettiği gibi “İçimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtardır.” Velhasıl kelam, dışımızdaki dünyaya ulaşmak ve inceliklere vâkıf olmak, içimizdeki dünyaya ulaşmakla mümkündür. Ve okumak, iç âlemimizin en aydınlık yoludur. Umalım ki yolumuz hep aydınlık olsun. 

Zeynep Fatsa

“KİTAPLAR VE HAYAT”için bir yanıt

  1. Zeynep hanım yazınızı severek hissederek okudum yüreğinize kaleminize sağlık..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir